ÖZKAYA, YÜCEL

ANASAYFA

ÖZKAYA, YÜCEL; Osmanlı İmparatorluğu’nda Ayanlık; Türk Tarih Kurumu yayınları, Ankara, 1994.

Eserde çok bilgi var; fakat son derece sistemsiz; baskı hatalarıyla ve tekrarlarla dolu. Kavramsal açıdan tam bir karmaşa ifade ediyor.

Ayan ve Eşraf” kavramı XV ve XVI. yüzyıllardan itibaren kullanılıyor. “Bu sınıfı teşkil eden kapıkulları, yeniçeri serdarları, sipahi, kethüdayerleri, mültezimler, mukata’a eminleri, azledilmiş veya tekaüd olmuş beylerbeyleri, sancak beyleri, kadılar, müderrisler, müftüler vb ve bunların çocuklarından ibarettir. Paşaların evlatları babalarının sağladığı imkânlar sayesinde şehirlere yerleşmekte, müteferrikalık yahut çavuşluk gibi görevler almaktaydılar.” (M. Akdağ’dan almış; s. 7). (Yazar, XVI. yüzyılda ayanların “Ehl-i Örf’ün aksine olarak ilerlemiş” olduklarını yazıyor; anlaşılan bunlar XVIII. yüzyılda devlet tarafından kabul ediliyorlar. s. 8).  XVII. yüzyıl sonlarından (özellikle de 1683’ten) itibaren Anadolu’nun muhtelif yerlerinde resmi ayanlar görünmeye başlıyor. Ayan ve eşraf iltizam sayesinde XVI. yüzyıl ikinci yarısından itibaren zenginleşiyor ve bu tarihlerden itibaren büyük çiftlikler kurulmaya başlanıyor. “XVIII. yüzyıla ait şeriyye sicillerinden edindiğimiz bilgilere göre, azil olunmuş kadı, sancak beyi, müftü veya bunların çocukları, yeniçeriler ve başkaları ya ayanlıkları resmen ele geçirmişler veya ayan olmak için mücadele etmişlerdir. Örneğin Karaosmanoğlu bir sipahi emeklisidir. Ve ailesine kazandırdığı servet ve itibar ile Saruhan bölgesinin ayanlığını Karaosman-oğullarına kazandırmıştır. Müderris-zade, görevinden azledilmiş bir kadıdır. Katip-zadeler müderris ailesine mensupturlar. Musul Paşa-zade bir sancak beyi olmasına rağmen cezalandırılması cihetine gidilmiş, fakat sonraları oğulları Murtazabad kazası ayanlığını ele geçirmişlerdir” (s. 7-8). Para darlığı; altın ve gümüşün azalması; ribahorlar ve topraklarını bunlara kaptıran köylüler.. vb.  Timar sistemi çökmeye başlayınca, “rical-i devlet” ve “ayan-ı vilayet” timarları ele geçirmeye başlıyorlar (s. 10). I. Ahmet zamanında yayınlanan “Adalet fermanları”nda köylülerin beylerbeyi, sancak beyi, voyvoda zulmünden topraklarını bırakarak kaçtıkları, çoğunun Celalî eşkiyalarına sığındıkları anlaşılıyor. (s. 9).

Özkaya’nın yazdıklarından anlaşıldığına göre önce (XVII sonları) ayanlar (ayan-ı memleket) farklı anlamda (mütegallibe?) kullanılmaya başlıyor, sonra da Devlet bunları resmen tanıyıp bunlara görev vermeye başlıyor. Yazar ilk resmi belge olarak da 1726 yılında “bazı henedan ailelerine” verilen görevleri içeren belgeleri zikrediyor (s. 13). “Elimizde devletin ayanlar ile ilgili bir kararı olmadığına göre, ayanlık örgütü kendi kendine teşekkül etmiştir” (s. 120). Bu tarihten sonra devlet ismen zikrederek (“zi kudret ayan makullerinin”) yardımlarını istiyor (s. 121). 1739’da Avusturya Savaşı bittikten sonra “ayanların, hâkimlerin ve zabitlerin İstanbul’a olan göçlerin önlenmesi için çalışmaları istenmiştir” (s. 122).

“Anadolu XVIII. yüzyılda eyalet, liva (sancak), kaza, nahiye ve köylerden kurulu bir düzene sahiptir” (s. 14). Beylerbeyi tayin olmak için bir “Mansıp caizesi” (rütbe hediyesi) ödüyor; merkez sancağı (paşa sancağı) kendi yönetmezse, bir buyruldu ile yerine bir mütesellim gönderiyor (s. 15). Eyalet valisinin (beylerbeyi) “divan kurup dava dinlerler, kadıyı önlerine getirip dava dinlettirirler” (s. 15). Her valinin bir “kapu halkı” var. Sancak beyleri, “ferman harcı”, “berat harcı”, “mübaşiriye” gibi adlar altında bazı harçlar ödüyorlar. Bazı sancakları “voyvoda”lar, “muhassıl”lar ya da “mutasarrıf”lar yönetiyor. Asayişi (kadının emrinde olan) “subaşı” koruyor. Savaş ve barış zamanları için toplanacak “imdad-ı seferiye” ve “imdad-ı hazeriye” miktarını sancak beyi kadıya bildiriyor; o da halk arasında paylaştırıyor. (s. 17).

“Sancak”ların “arpalık” olarak dağıtılmasındaki artış mütesellimlerin de artmasına neden luyor (s. 17). Arpalık, devlet ileri gelenlerine (ulema dahil) emekli oldukları ya da boş kaldıkları zaman geçimleri için verilen dirlikler. XVIII yüzyılda artan arpalıklara çare bulmak için III. Selim zamanında bir meclis kuruluyor; alınan kararda arpalıkları yönetmeye “dindar kimseleri göndermeleri” emrediliyor (s. 17). Beylerbeyi ya da sancak beylerinin “kaimmakam”aları var; bunlar da mütesellim gibi “buyruldu” ile tayin ediliyorlar. Bir eylaete yılda iki ya da üç kez tayin yapıldığı oluyor; bunlar masrafları halktan çıkarıyor. Aslında emirlerinde sarıca, sekban ve leventlerden oluşan kuvvet var; halktan “tekalif-i şakka” alıyorlar. Adalet vali, ayan ve kadı arasındaki kuvvet dengesine göre tecelli ediyor (s. 19). Çok sayıda ferman beylerbeyi ve sancakbeylerinin iki yıl için tayin edildiklerini, her altı ayda da görevlerinin yenilendiğini gösteriyor (s. 19; dipnotu 82). Mütegallibe çok sıkı hareket eden valileri merkeze şikayet ediyor. Bu arada yalancı seyyidlikler de artıyor ve devlet bunları önlemek için tedbir alıyor (s. 25). Sancak voyvodalarından başka bir de “havas-ı hümayun voyvodaları” (otuz veya daha fazla köyün hasılatını toplayan) var (s. 25).

Nahiyelerde daha çok kadı naipleri var; çok cahil kimseler; adalet hiç yerine getirilemiyor. Müftüler “şeri hükümleri en iyi bilen” “fetva makamları” olarak kazalarda kadıya yardımcı oluyorlar. Bulundukları kazanın imam, hatip, müezzin, müderris ve diğer ilmiye mensuplarının başkanı. Zümre arasında çıkan ihtilafları çözen de müftü; Şeyh’ül-islam’a bağlı. Yerleşik düzenin dışında “aşair ve kabail boy beğleri” var; savaşlarda ve eşkıya takiplerinde devlete yardımcı oluyorlar (s. 26). Şeriye siciileri XVIII. yüzyıl ikinci yarısında çiftliklerin çok arttığını gösteriyor (s. 28). “Serbestiyet üzere idare olunan köylere müdahale etmek yasaktır. Oysa ki incelediğimiz dönemde buna da pek riayet olunmamıştır” (s. 26).

İstanbul ile Anadolu ve Rumeli arasında “menzilhane”ler (ulakların dinlenmesi, beygir değiştirmesi vb için) var; ayan bunların masrafı için “menzil ücreti” topluyor ve toplananın bir kısmını cebe atıyor (s. 29). Sancak da aslında bir “kaza” ve temel birimi teşkil ediyor. Sadece temel kaza sancak beyi tarafından yönetiliyor. Devlet “yüzlerce” kazadan oluşuyor. Hepsinde (adli, beledi ve mali işlerden sorumlu, fakat kaba kuvvetten yoksun) bir kadı bulunmalı; fakat XVIII ortalarına doğru çoğu “naip” ile yönetiliyor. Kadı medrese mezunu olmalı; önceleri padişah huzurunda imtihan olurlardı; sonra kadıasker tayin ediyor. Yardımcıları muhzırbaşı, muhzırlar, katipler.. Düzen bozulunca onlar da soyguna katılıyorlar. Örnek 1776’da ölmüş Abdi Efendi’nin “çiftlikleri ve çeşitli mülkleri” buna örnek (s. 37). “Bu incelediğimiz devirde kadılar fazla para toplamayı adet haline getirmişler”, ayrıca halka zulmediyorlar: Mahsul-u def adıyla halktan akçe toplamak; devlet işleri için arz ve ilam harcı istemek; ölen kişilerin terekesini yazarken “resmi kısmet” adı altında pay almak; “devre çıkıp” köy köy gezerek halkı soymak vb.. (s. 38-39).

“Anadolu’da bulunan sipah, silahdar ve bölük-ü erba (sağ ve sol garipler; sağ ve sol ulufeciler) başına bir kethüdayeri tayin olunuyor; bunlar kazalarda bulunuyor ve İstanbul’daki altı bölük halkı başkanının imzasını taşıyan mektupla tayin oluyor. Yeniçeri serdarı ise cebeci, topçu, lağımcı, top arabacısı gibi yeniçeri askerlerinin başında bulunuyor (s. 40). İncelenen dönemde, özellikle XVIII sonlarında  yeniçeriden mütegallibeler artıyor. Yeniçeri ağasının mektubu ile tayin oluyorlar. Timar ve zeamet askerlerinden (eyalet askerleri) alaybeyi sorumlu.

Miri (beylik) topraklara el koyan devlet görevlileri: yeniçeri, kadı, çavuş, müderris, müftü, tahsildar. Perişan olan reaya bazen kendiliğinden mütegallibelere sığınıyor. Kayseri’de bir “derebeyi” medreseyi eşkiyalarıyla kontrol altına almış ve öğretimi kendisine bağlamış (s. 66). Eşkiyalık yapanların çoğu “kapusuz ve bacasuz levendat”. (s. 73). Kürt ve Türkmen aşiretlerinden de yağmaya katılanlar var. Raiyet arasından yerleri değiştirilenler. En çok İstanbul, Bursa ve Edirne’ye (Bilad-ı Selase) göç var. İstanbul’a çevreden geli bekar odalarına yerleşen ya da (sicillerde söylendiği gibi) “müceddeden gerek kargir, gerel tahta hane icad ve icasına kat’an bir ferde ruhsat ve müsaade (edilmemesi)” emrediliyor. (s. 84).

XVIII. yüzyılda ayanlık kavgası veren (ve çoğu kez de sonunda ayan olan) bazı güçlü aileler: Çapar-zadeler; Karaosman oğulları; Derviş Ağa-zadeler (İzmir); Topçu oğulları (Üsküp); Tuzcu oğulları (Trabzon ahlisinden Rize ayanı); Zenneci-zadeler (Kayseri); Müderris-zadeler (Ankara); Gaffar-zadeler (Konya) ; İlyas oğulları; Çavuş-zadeler; Canikli zadeler (Amasya); Emir Ağa-zadeler (Ankara); Çalık-zadeler vb. (s. 105-106). XVIII. yüzyıl başlarında mültezimlerin çoğu ayandan; sonra bunlar daha da artıyor (s. 108). “1765 senesinde ölen Suğla sancağı ayanı İlyasoğlu 25 seneden beri o civardaki malikane, zeamet ve timarların iltizamını almakta ve tegallüp yoluyla halkı soymaktaydı” (s. 109).

“XVIII yüzyıl ortalarına doğru ve XVIII yüzyıl ikinci yarısında artık şehir kethüdalığı sözünün vesikalarda pek geçmemesinin nedeni, bu görevi ya ayanların kendilerinin yapmalarından ya da adamlarına yaptırmalarından ileri gelmektedir” (s. 112). Halktan gelen şikayetler üzerine ayanlara hitap eden çok sayıda adaletname yollanıyor; fakat pek etkili olmuyor. Kapusuz leventler ve (Adana, Erzurum, Kütahya, Karaman, Sivas, Maraş, Aydın ve buralara yakın eyalet ve sancaklardaki) “aşiret ve kabileler halkı” vergiden kaçmak için ayanlara kapulanıyor (s. 127). Aslında mütesellimlik ayanlıktan çok daha önemli; yerli aileler mütesellimliği tercih ediyor. Ayanların “hemen hepsi” eski memurlar; zenginlikleri de genellikle memurlukları sırasında yapılmış (s. 127-128).

Kalyoncı Ali adında Gölmeye ayanı Sarıca zade’nin buzağılarını güden bir çoban eşkıya oluyor; Bilecik ayanını “bilaemr ü ferman” katlediyor ve kendisi ayan oluyor; diğer ayanları da bertaraf ederek rakipsiz hale geliyor. Büyük bir güç topladığı için devlet kendisine rütbeler (imrahor, kapucubaşı) veriyor. Alemdar Mustafa Paşa’ya refakat eden ayan arasında o da var (s. 131). Devlet özellikle 1768 Savaşı’nda bunların gücünden yararlanmak istiyor. Çaparlı-zadeler – Canikli-zadeler kavgasına komşuyan da bir tarafı tutarak katılıyor. Ankara ayanlık mücadelesi hakkında çok sayıda örnek veriliyor. Büyük hanedan aileleri olarak özellikle ve sık sık Çapar-zadeler ve Kara Osmanoğulları vurgulanıyor..

İstanbul’da “devlet kademelerinde görev almış” bazı kimseler taşradaki “ayan ve derbeylerini açıkça korumaktaydılar” (s. 175). Bunlar verdikleri “hediyeleri” kat kat halkın sırtından çıkarıyor.

Devlet ayana idari, mali ve askeri görevler veriyor; Devlete asker temini, eşkiyalığın basıtılıması, güvenin tesisi, İstanbul’a zahire, kereste, araba, askeri malzeme (güherçile vb) temini, vergi (cizye, koyun vergisi vb) toplanması vb gibi hususlar. Ayan vergi toplarken suiistimal yapıyor; “ayaniye” adı altında fazla vergi alıyor.

Özkaya’nın sonuç bölümlünden alıntılar:

“Vali ve kadılar, görevlerini yapmaktan çok kendi çıkarlarını gözetmekte, görevleri sırasında servet edinmek için halkın ezilmesine göz yummakta ve ayan zulmüne ses çıkarmamakta, onlarla beraber çalışarak halkı bizzat soymaktaydılar” (s. 303). “Zeamet, tımar, mukataa sahipleri, bunların dışında vakıf mütevellileri türlü sebeplerden dolayı borca girmiş, yerlerini bir sene önceden sarraflara dolgun bedellerle iltizam etmişler, sarraflar da faizler eklemiş, ayrıca buraları başka mültezimlere iltizama vermişler ve böylece halk soyguncularının adedi artmıştır” (s. 303).

“Ayanların statüleri kanunnamelerde mevcut değildir. Ayay tayin olunan şahıs eğer devlete karşı gelmez, hakkında şikayet olmaz, yahud rakibi tarafından bertaraf edilmez ise ölünceye kadar bu görevde kalırdı” (s. 304). “Bu örgütün kuruluşu ve işleyişindeki amaç, ileri gelenlerin ve halkın kendi reisi olan kişiyi kendi seçmesi ve böylece devletin isteklerinin daha çabuk yürütülmesiydi. Bunların iş başına getirilmesi bölgedekilerin isteği, yani bir seçim olması gerekirken buna pek itibar edilmemiştir. Belgelerde de görüldüğü üzere, mahzarlarda yalnız ileri gelenlerin (seyid, hacı, müderris, imam vb) adları bulunmakta halktan hiç kimsenin ismi zikredilmemektedir”; halkın mahzarlarında “bi’l cümle ulema ve suleha müderrisin-i kiram ve ayan ve eşraf” gibi cümleden sonra “fukara ve zu’afa”dan da söz ediliyor (s. 304). 1785’te “ayanlık” sözü kaldırılmış, yerine “şehir kethüdalığı” konulmuş, fakat beş yıl sonra tekrar eski duruma dönülmüş. 1768-74 savaşında devlet bunlara muhtaç olduğu için itibarları arttı; fakat güçleri ve keyfilikleri de arttı. II. Mahmud bazı yerlerde ayanlığı kaldırmak ve buraları merkezden gönderilen kimselerle yönetmeye çalıştı; fakat böyle yerlerin (Bursa, Bolu gibi) “sayısı çok azdı” (s. 305).

—XVIII. Yüzyılda Çıkan Adaletnamelere Göre Türkiye’nin İç Durumu; Belleten, Temmuz, 1974, no: 151.

XVIII. yüzyıl belgeleri “özel çiftlikler”in arttığını açıkça göstermektedir. (s. 446) Yersiz-yurtsuzlar İstanbul’a göçüyor. (s. 447) “Salgın”dan çok “aynî” bir vergi olan “devir” söz konusu. (s. 448) Devlet sarıca sekbanların kalkması için ferman çıkarıyor. (s. 449) “Tekâlif-i sakka” denilen vergiler (tüfenkçiyan akçesi, zahire akçası, kaftan akçası, şerbet akçası, peşkeş, devir, konak akçası, selamiye, bayrak akçası vb) hem Anadolu’da hem de Rumeli’de uygulanıyor. (s. 450) Kadı yolsuzlukları için de –yüzyılın sonlarına doğru artan bir şekilde- adaletnameler çıkıyor. (s. 455) Adaletnameler daha çok başıboş leventlerin eşkiyalığına karşı çıkıyor. Bunlar eşya, hayvan vb çalıyorlar. (s. 467)

XVI ve XVII. yüzyıl adaletnamelerinden farklı olarak XVIII. yüzyıl adaletnamelerinde menzil, mübaşir, ayan, leventlik, leventlerin kaldırılması gibi yeni konular var. (s. 489)

XVIII. Yüzyılın Sonlarında Timar ve Zeametlerin Düzeni Konusunda Alınan Tedbirler ve Sonuçları; Tarih; Mart 1979, Sayı: 32.

Canikli Ali Paşa’nın (1720-1785) risalesinde anlatıldığına göre,

1) İşe yarayan timarların çoğu vezirlerin ve ricalin eline geçmiş;

2) Büyük timarlara sahip olanlar korkularından  “gedik” peyda etmişler ve bayraklarda asker kalmayıp kendilerinden yardım umulmaz olmuş;

3) Cebeli defterleri seraskerlere gittiğinde işe yarar timarları kendi taraftarlarına vermişler ve işe yarayan alaybeylerini de değiştirmişler. (s. 220)

Ayan ve derebeyleri sivrilmeye başlıyor. Ehli Örf ve Ehli Şer, mütegalibe haline geliyor ve timarlalılara zulüm etmeye ve kaçırmaya başlamış! (s. 222) Selim III, 1792 Hattı Hümayunu ile durumu düzeltmeye çalışıyor. Bir sürü ayrıntılı önlemle eski düzeni geri getirmek istiyor. (s. 225-233) Fakat timarlara fazla bir rağbet kalmadı. “Pek çok timara rağbet olmadığından, talip yokluğundan bunların Hazine’ce zapt edildiğini tespit etmekteyiz.” (s. 233) Anadolu’da (Kütahya, Hamid, Teke sancakları) timara rağbet çok az. Geliri çok az. Devlet iki üç timarı birleştirme kararı aldı. Sonra bu karar Rumeli’ye teşmil edildi. (s. 240)

1796’daki bir hüküm: “Anadolu eyaletinde bulunan bütün timar ve zeamet sahiplerinin sancaklarıyla Levent Çiftliği’nin Üsküdar Ocağı’na bağlanmaları..” kararlaştı. (s. 242) 1826’dan sonra da timar ve zeametlerin çoğu Asakiri Mansure süvari taburlarına bağlandı. (s. 243)