TOTT, FRANÇOİS de (BARON)

ANASAYFA

TOTT, FRANÇOİS de (BARON); Mémoirs du Baron de Tott sur les Turcs et les Tartares;

Amsterdam, 1784.

Baron de Tott (1733-1793) Macar asıllı bir asil.  Babası İstanbul’daki Fransız büyükelçiliğinde çalışmış. Villeneuve ve daha sonraki elçilere hizmet etmiş. Türkçe ve Lehçeyi de iyi konuşuyordu. 1755’de Fransız elçisi Vergennes’e refakat ederek İstanbul’a geliyor. Kırımda da misyonu oldu. Maksud Giray Han üzerinde büyük bir nüfuz kazandı. Fakat onun yerine geçen Devlet Giray, Kırım’a girişini yasakladı (1769). 

Ruslarla Osmanlıların arasını açmada etkili olmuştu. Sonra İstanbul’a döndü. Rus savaşında Orloff’un ordusuna karşı Çanakkale savunmasının planını yaptı. Topçulukta reform gerçekleştirdi. 1771 muharebesi için 150 top parçası döktürdü. Sultanın huzurunda Türk topçulara dakikada üç top atışı yaptırmış ve bu “mucizevi” bir olay olarak karşılanmıştı. 1773-1775 arasını kale tamiratı ve yeni kaleler inşaatı ile geçirdi. Türk topçularını da yetiştirdi. Babıali ona çok önem verdi ve bir samur kürk hediye edildi. Fakat o Türkler hakkında “karakterlerinde olan”, “Avrupa sanatları için şifa bulmaz nefretleri” yüzünden “sıkıntı ve tiksinti” duyguları içindeydi. Türkiye’den kendi isteğiyle ayrıldı.

1784’de anti-Türk duygularını şiddetle ortaya koyan dört ciltlik eserini yayınladı. Eser ilgiyle karşılandı; iki kez Almanca, iki kez İngilizce, bir kez İsveçce, bir kez Danimarkaca, bir kez de Holandaca yayınlandı. 1786 (veya 1787)de Douai şehri komutanı tayin edildi. Devrim’den sonra erler ona aristokrat diye saldırdılar. Asılmakla tehdit edildi ve hayatını zor kurtardı. Bazı subaylar, erler uyurken onu kaçırdılar. Paris’e, oradan da Macaristan’a gitti ve eski bir aile dostunun topraklarına sığındı. Orada öldü. Ressamlığı ve müzisyenliği de vardı. Douai müzesinde “Kırım Manzarası” adlı bir tablosu bulunuyor. (Michaud’un Biographies Universelles’inden alınan bilgiler.)

Tott, Türklerin despot ve vahşi (féroce) olduğu kanısında. Kadercilikleri de (prédestination), “top atışlarına deliler gibi saldırmaları” gibi  “hem fanatizmlerini hem de gözü kara cesaretlerini” besliyor. (s. XV)  Sunuş kısmında Perikles, Homer ve Euclid’in ülkesinde ilim alay konusu diyor. (s. XV). “Şöhret her yerde istenen bir şey; fakat ona cinayetle ulaşmak isteyen tek insanlar Türkler! Onu bile “soğukkanlı bir şekilde işleyecek enerjiye sahip değiller.” 

Tott’a göre Türkler lehinde ne yazıldıysa yanlış! Adetleri bile model gösterildi!  Lady Montagu’nün eseriyle alay ediyor. Kitapta baştan aşağı cehalet ve fanatizm vurgulanıyor. (s. XXVI).

Tott’un eserinde Türklere karşı sergilediği antipati bizzat Fransız yazarlar tarafından eleştiri konusu olmuştur. Bunlardan Peyssonnel’in görüşlerini özetledim.

Cilt I:

Yazar Sultan Mahmud ve Fransız Elçisi Desailleur’ün ölümü üzerine Vergennes elçi seçilince ona refakat emri alarak İstanbul’a geliyor. “Türkçe öğrenmesi ve Türklerin hükümet sistemi, örf ve adetleri üzerinde bilgilenmesi” istenmiş.. Vergennes daha önce de birkaç kez Türkiye’ye gelmiş. Türkçe de biliyormuş.

Fransız elçisinin verdiği baloya birkaç ileri gelen Türkle gidişi ve onların dans eden İsveçli elçiyi soytarı sanmaları (s. 12-13). 

Uzun bir Vezir Ragıp Paşa (“l’esprit le plus séduisant et beaucoup de force”) portresi. Herkesi satın almayı çok iyi biliyor; çok da acımasız. Bir işareti ile dokuz kafanın nasıl uçtuğunu anlatıyor. Övülen “hızlı adalet” bu! (s. 35-36). Tott’un kölelikte dikkatini çeken husus da şu: Köleler sahiplerinin karakterlerini benimsiyor. İyiliksever, kibar efendilerin köleleri de öyle; zalimlerinki de zalim! Yazar bunu köleliğin mükemmelliği (“perfection”u) ile açıklıyor. (s. 129).

İstanbul’un iaşesi için buğday sahil bölgelerden gemilerle geliyor. “İştirak” adı altında ucuza alınıp Sultan’a satılıyor. O da fırıncılara (perakendecilere) satıyor; bu arada silolarda bozulma, kıtlık vb olayları yaşanabiliyor.. (s. 38).

Ragıp Paşa, Sultan Mustafa’yı tamamen nüfuz altına almış.  Onu şiddete yöneltti. Sultan Incognito geziyor ve kıyafet yasağına uymayan zimmîler idam ediliyor! (s. 140-141). Yakınlarından birinin teşviki ile para tağşişine gidiliyor ve kalpazanlık yaygınlaşıyor. Para o derece değersiz hale geliyor ki “bugün kalpazanlar halkın lehine çalışır haldeler; paranın miyarı (madeni terkibi) ne olursa olsun, sultanın parasınınkinden yüksek!” (s. 146-147).

Ne var ki Ragıp Paşa aynı zamanda ortalamanın üstünde bir kültüre sahip. İstanbul’da ilk kez bir kitaplık yaptı ve sahip olduğu 1000-1200 Arapça, Farsça elyazmasını oraya verdi. (s. 165).

Baron de Tott, Rumların da çok batıl itikatlı oldukları kanısında. “Batıl itikatlar (préjugés) hep korkudan daha fazla nüfuza, despotizmden de daha fazla güce sahip oluyor” diyor (s. 123).

Yönettikleri eyaletlerin aynı zamanda mültezimleri olan paşalar halkı soyuyor. Dervişler ise halkın cehaletinde yararlanarak… 

Süleymaniye Camii yapılırken meydanda evi olan bir Yahudi evini vermiyor. Oysa Müslümanlar bile vermiş. Süleyman, Müftü’ye soruyor; o da  “kim olursa olsun, özel mülkiyet kutsaldır” diye bir fetva veriyor. (s. 173).

Sultan Hanım bir “prenses” doğurmuş, yedi gün bayram! Yazarın tanık olduğu bu bayram, tüm despotizmlerde ve eski Roma “Saturnale”lerinde olduğu gibi, bir lisans (tüm kuralların çiğnenmesi) ve bir “nefes alma” için vesile oluyor. Rumlar eziklikten küstahlığa geçiyorlar; Yahudi ve Rumlar devlet görevlerini gülünçleştiren oyunlar oynuyorlar; yeniçeriler ve “efendi”ler taklit ediliyor vb (s. 187-192).

Sultan Mustafa bir sürü müsadere yapıyor. Bağdad valisini de gözüne kestirmiş! Ne var ki “zenginlik ve uzaklık büyük bir savunma aracı” ve valinin başını almaya gönderdiği kapıcı başı, kendi kellesini kaybediyor! (s. 208). Soygunu Saray ile paylaşan valiler rahat ediyor. Her paşa eyaletinin mültezimi; fakat o da mukataasını ikincil mültezimlere (“sous-fermiers”) veriyor ve böylece bir sürü “mini-despot” ortaya çıkıyor. Her zengin, valinin gözünde bir “suspect”; sadece din adamları servetlerini rahatça kullanabiliyorlar. (s. 218).

Kanunlar Kuran’a dayanıyor, Kuran’ı da ulema tefsir ediyor ve bu yüzden Sultan ulemadan çekiniyor; ne var ki eğer bir ahmak değilse denge kendi lehine! Müftüyü bir işaretle işinden atabiliyor. (s. 216).

Gümrüklerde Frenkler % 3 ödüyorlar; fakat bu haraç vb (avanies) ile % 7’ye, hatta bazı maddelerde % 10’a kadar çıkabiliyor. (s. 220). Mahkemelerde hükümler tanıklara göre veriliyor; bu da “yalancı şahit”liği teşviş ediyor. Bu arada Müftü’den fetva da alınabiliyor; fakat her iki taraf da bunu yapabiliyor. Tek iyi taraf şu: Herkes kendi davasını savunma olanağını buluyor! Hıristiyan ve Yahudiler davalarını dini liderlerine havale ediyorlar; fakat kaybeden taraf Türk mahkemesine başvurabiliyor. (s. 224). Her mahallede kadısı ve naibi ile bir mahkeme bulunuyor.

İstanbul Efendisi (Muhtesip) şehri elinde sopa, atın üstünde dört yeniçeri refakatinde dolaşıyor; şehrin iaşesini sağlıyor; narh koyuyor. Fırıncılar ona önemli bir para ödüyorlar. Narh sistemi (“extraction ruineuse”) üreticileri perişan ediyor. (s. 238). Bizdeki (Fransa’daki) kişisel cezaları tamamlar gibi, Türkiye’de kişisel cezalardan doğan aşağılama, suçlunun yakınlarına da teşmil ediliyor, diyor. (s. 250-251).

İstanbul’da şarap yasak, ama şehir meyhanelerle dolu. Bunlar ancak Ramazanda kapalı, fakat onun da kaçamak yolları bulunuyor. Şarap vergisi bile var ve şarap eminine iltizama veriliyor. Üstelik bu iltizam da ancak bir Türk’e veriliyor. (s. 252).

Cilt III.

Esnafın merasim alayından istihfafla söz ediyor. Başta Sancak-ı Şerig, her meslek erbabı alet edevatlarıyla birlikte “Alay”a katılıyor. Tott bunu “gülünç” buluyor.

Kaleleri Ruslara karşı tahkim için Çanakkale’ye gönderiliyor. Durum acıklı; askerle zavallı halde. En büyük düşmanları moralleri.  Bazı Rumlar Tott’un Ruslara karşı aldığı topçuluk önlemlerini Ruslara haber veriyorlar. (c. ııı, s. 57). 

Tott, Sultan Mustafa’nın itimadını, Müslümanları şaşırtacak ölçüde kazanıyor. Kağıthane’deki okulda ilk derse Sultan da katılacak; 50 topçuya ders anlatacak; bu yeni usul top atışını görmek için on binden fazla insan gelmiş; Tott bunlar arasından zor geçiyor! (c III, s. 109). Top tokaçlarını Yahudiler yapıyor; yapımda domuz kılı kullanılıyormuş. Defterdar tuzak kuruyor; “fetva lazım!” diyor. Halk homurdanıyor; fakat o da bir boyacı buluyor ve ona cami duvarlarını boyayan fırçanın da domuz kılından yapıldığını söyletiyor. Top atışları (dakikada beş atış) başarılı olunca defterdar da memnun oluyor. (c. III, s. 116). Tott bir “topçu birliği” oluşturmaya çalışıyor; fakat zaten bu ad altında 40 bin askerlik “faydasız olduğu kadar da masraflı” bir birlik var. (c. III, s. 167).

Yeniçerilerin “esame”leri ticaret konusu. Kağıt üzerinde 400 bin kadar yeniçeri var; tekmile gelenler 20 bin kadar (s. 168). 

Sultan Mustafa Süveyş kanalı açmaya ilgi duyuyor; “eğer buna girişecek derecede uzun yaşasaydı, mahallinde kendisini siyasette mümkün olan en büyük devrimi gerçekleştirecek konuma sokacak kolaylıkları bulacaktı” (c. III, s. 209). 

Cilt IV

Bu ciltte eyaletler ve çeşitli uluslar inceleniyor. Girit’le başlıyor. Girit üç paşalığa ayrılmış; ticareti sıvı yap ve bundan yapılan sabuna dayanıyor. Narenciye de bol. Sabunculuk çok gelişmemiş; daha çok Marsilya’da yapılıyor. Giritliler oradaki Türk milisi ile evlilik bağları kurmuşlar; yeniçeri akrabaları sayesinde aşağılamalara (vexations) katılıyorlar. (s. 11). Dağlarda da düzeni bir eşkıya gurubu koruyor.

Mısır, 24 eyalete ayrılmış; beyler yönetiyor. Kahire Beyi de “Şeyh’ül Beled” konumunda. Hukuken üç tuğlu bir paşa başkanlığında bir divan yönetimi var. Paşa, beylerin tutsağı durumunda. (s. 18). Tott, Kahire’de törenle karşılanıyor. Paşa’yı (İzzet Paşa) İstanbul’dan tanıyor. Beyler aralarında kavga halindeler. “Kazanan partinin memlukları” kaçanların yerini alıyor. Padişah asi beylerin sürülmesini istemişti; onlar ise, aldırmadan, düşmanlarını kurşuna dizdiler ve dağa çıktılar. 

Tott, sayfalarca ve teknik özelliklerini sayarak piramitleri anlatıyor.

Süveyş kanalı projesi: Grek Diodorus de Sicile’e (MÖ. 90-20?) göre eskiden, Darius zamanında, böyle bir kanal varmış! (s. 70-71). Sultan Mustafa da, barış zamanında uygulamak üzere, kendisinden bunu incelemesini istemiş. Yönetimdeki yozlaşmaya ve despotizme karşı bir eğilim içindeymiş ve “eğer imparatorluğu çöküntüye götüren bahtsız gelişmeleri aşabilmiş (survécu)” olsaymış buna çalışacakmış.

Yazar Kahire nüfusunu 700 bin olarak veriyor (s. 72, dn 1). İslam, Muhammed’in öğretisinden çok teatral bir zevkle uygulanıyormuş: Tarikatlar, geceleri mumlu ayinler, özel giysiler, ölüleri gömerken söylenen şarkılar vb daha çok eski Roma ve Yunan’ı anımsatıyormuş! (s. 90). Tott, Mısırlıları Türklerden daha az batıl itikatlı (superstitieux) buluyor! (s. 91).

Halep 50 bin kadar nüfuslu. Büyük çoğunluk Müslüman, biraz Yahudi, bir hayli de Ermeni var. Ticaret gelişmiş; şehir Türk şehirleri, hatta İstanbul’dan daha temiz (s. 142-144). Ticaret ve sanayi despotizm baskısı altında değil; Frenkler de haraç vermiyor. 

Yazar Kıbrıs’a da gidiyor. Ada bir müsellim tarafından yönetiliyor. Nüfus azalmış ve kalanlar eski vergiyi aynen ödemekte zorlanıyor. Şaraplar da eski kalitesini kaybetmiş (s. 163-164).

İzmir civarında birçok büyük mülk sahibi “her gün biraz daha artan bir bağımsızlık sistemi kurmuşlar”. “Dayanılmaz” para güçleri var. Hükümet bu ağalardan birini ezmeye çalıştı, fakat başaramadı; sadece kendi zaafını ortaya koydu. Ticareti de bu ağalar yönetiyor. Kervanlar malları (bu arada Fransız kumaşlarını) Anadolu’nun her tarafına  yayıyor. (s. 171). 

Selanik de önemli bir paşalık. Birçok paşa sultanın despotizmine kurban oldu; fakat kendileri de despot. Yeniçeri ağası da onun ortağı. Yeniçerilerden Paşa bile korkuyor. Askerler devlet içinde devlet!

Tunus’ta bey mutlak otoriteye sahip ve beylik babadan oğula geçiyor. Şehrin biraz uzağında “barde” denilen konağında oturuyor. Divanı var. Kölelerin durumunun iyi olduğunu anlatırken, Tott şu ilginç gözlemini ifade ediyor: “İtiraf etmeli ki sadece Avrupalılar kölelerine kötü muamele ediyorlar. Nedeni de şu: Doğulular onları satın almak için birikim yaparken bizler birikim yapmak için onları satın alıyoruz”. (IV, s. 185).