ABDURRAHMAN ŞEREF

ABDURRAHMAN ŞEREF; Tarih Konuşmaları; İstanbul, Kavram Yayınları, 1978.

(İlk Baskı, Tarih Musahabeleri, 1923).

Abdurrahman Şeref Bey (1853-1925) Osmanlı Devleti’nin son vakanüvisidir. Bu kitabı Vakit gazetesinde yazdığı makalelerin bir araya getirilmesi. Bunların akademik nitelikte olmadığını, sohbet niteliğinde olduğunu söylüyor. Bilimsel eseri Tarihi Devlet-i Osmaniye. Temel kaynağının Mehmet Süreyya Beyin Sicil-i Osmani’si olduğunu söylüyor.

Önemli gördüğüm bazı notlar:

II. Mahmut döneminin en etkili kişiliklerinden Halet Efendi Yeniçeri kırımı sırasında ikiyüzlü; bir gün Sadrazam Hacı Salih Paşa’ya “Efendim, her zaman Yeniçeri ocağını kaldırmaktan söz eder durursunuz. Ocak kalkar ise arslanımı (Padişahı) nasıl zapt ederiz?” demiş (s. 27). Sonra da kırımın hazırlanmasında rol oynamış.  Gizemli, acımasız, entrikacı, fakat bilgili ve yetenekli Halet Efendi hakkında dedikodularla karışık bir sürü bilgi var. Konağında şair ve edipleri toplayıp hoş sohbetler sağlıyormuş.

Eserde Tanzimat paşaları hakkında ilginç bilgiler veriliyor. Koca Hüsrev Paşa “hırslı, çıkarına düşkün, kurnaz, becerikli ve karşısında bulunanları aldatmaya hazır idi”. Reşit Paşa, hariciye nazırı iken, yeni tahta çıkmış olan Sultan Mecid’e bir “ariza” (dilekçe) sunarak Hüsrev Paşa’nın yok edilmesini istemiş. “Hüsrev Paşa eski tarz yönetime alışık olduğundan yeniliklere taraftar değildi” (s. 14). Ali Paşa’nın ise övgüyle karışık bir resmi çiziliyor. Tüm işleri Babıali’ye bağlayan devlet adamı. “Devletin kendisine kazandırdığı siyasi gücünü herkes için eşit kullanarak, resmiyetten ayrılmayarak ün kazanmıştır” (s. 62).

Tanzimat, esprisine karşıt devlet adamları olduğu için uygulanamadı. Esasen “Dini yasalarda ve eski yasalarımızda da bu hükümler vardı. Gerçekleşme durumundan uzak olduğundan dolayı bunların hükümsüz ayetler gibi sahife satırlarını süslemekten öteye gidemedikleri söylenebilir.” (s. 43). Tanzimat’ın vergi reformu hakkında da “muhassılların mültezimlerden daha insaflı olmadıkları bilinen bir konudur” deniyor. (s. 36). Vergi sistemi son derece adaletsiz idi; aşar’ın toplanmasında var olan kusurlar diğer vergilerde de vardı. Vaktiyle kayda bağlanmış vergiler zamanla uygulama bozukluğu içinde kontrolden çıkmış ve halk ne kadar vergi vereceğini bilemez hale gelmişti. Yılda birkaç kere vergi ödeyenler olurdu. Tanzimat vergilerin de düzene bağlanacağını ilan etmişti. Her sene devletin gelir ve giderlerini kapsayan bir “muvazene defteri” tanzim etmek öteden beri usuldendi. Divanı Muhasebet (Sayıştay) görevi gören bir “Baş muhasebe kalemi” vardı. Muhasebe-i Evvel denen bu kalemin görevlileri uzun yıllar muhasebecilik yapmış tecrübeli kimseler arasından seçilirdi. Görevleri dengeyi sağlamak, öngörülmemiş harcamaları önlemek vb. Kalem müdürleri göğüslerinde atlas keselerde mali evrakları taşıdıkları için “kesedar” adı taşırlardı. Eskiden bu iş çok titizlikle yapılırdı. Tarhoncu Ahmet Paşa’nın bir bütçe sorunundan dolayı öldürüldüğü bilinmektedir. (s. 36-37).

Okullar ve ulusal hareketler: Rum ve Ermeni okullarında “fena şeyler okunduğu” ve devletin bunları kontrol yetkisi olduğu halde “bu işi yapacak güçte olmadığı için” denetleme yapamıyor (s. 185).

Reşit Paşa Tanzimatçıların, Mithat Paşa da Meşrutiyetçilerin lideri idi. “Aralarındaki fark Reşit Paşa’nın yalnız olması ve sebze pazarında elmas satıcısı durumunda bulunması yanında, Mithat Paşa’nın kamuoyunu aydınlatan basınla birlikte Avrupa’da bulunmuş bir hayli yurtseverin yardımını görmüş olmasıdır.” (s. 53).

Reşit Paşa övülmekle beraber şu da söyleniyor: “Reşit Paşa yaratılış olarak kıskanç idi. Ali Paşa’nın sivrilerek kendine rakip olmasını bir türlü hazmedemedi. Paris Anlaşması’na yazdığı itiraz bu yüzdendir.” (s. 59).

Ali Paşa’nın babası Mısırçarşılı Ali Rıza Efendi. Dükkânı kapıya bitişik olduğu için kapıcılık görevi de yapıyor. Babası bir vezirin yanına girince oğlunu on beş yaşında Divanı Hümayun Kalemine sokuyor (s. 61).

Ali Paşa çok otoriter bir kişilik; aynı zamanda “Padişahın yanında alçak gönüllülüğü ileri dereceye götürür, kan-ter içinde kalır; yürürken ayakları titrermiş.” (s. 64).

“Ali Paşa ticari ilişkileri güçleştiren ve hükümetin çalışmalarına engel olan zamanı geçmiş eski sözleşmelere dayanarak açıklamalarda bulunmuştur. Avrupalıların eski anlaşmalarla sahip oldukları imtiyazların Osmanlı Devleti’nin güvenliğine, işlemlerinin genişlemesine engel olduğunu, zarar verdiğini söyledikten sonra bu durumlarda Osmanlı Devleti’nin doğrudan işe karışabilme olanağının kısıtlı bulunduğunu, bu yüzden her elçiliğin kendi uyrukları üzerindeki haklarıyla hükümet içinde birçok hükümetlerin meydana gelmesine yol açtığını ve her türlü yeni düzenleme girişimlerine karşı en büyük engel olduğunu etraflıca anlatmıştır” (s. 65).

“Kuleli olayı (1859) denilen ve bazı kimseler tarafından yaratılan olay sadece Sultan Abdülmecid’i hedef aldığından Devlet yönetiminde bir yenilik veya düzelmeyi amaçlayan bir düşünceye dayalı değildi” (s. 120).

“Akıllı bir Devlet adamı olan Ali Paşa böylesine uzun bekleyişlerin sonunda toplumların sabrının ümitsizliğe dönüşeceğini kestirerek, Avrupa’da kendilerine taraftar ve arka edinen Hıristiyanların dışarıya başvurmalarına gerek bırakmaksızın onların hukuki isteklerinin Hükümet tarafından kendiliğinden benimsenmesine taraftar gözüküyordu.” (s. 188).

Ali Paşa’nın uzun süren sadaretinin başlarında ortaya çıkan Genç Osmanlıların “bir örgütten yoksun, dileklerinin şekil ve sınırı belirsiz olduğu” ifade ediliyor. (s. 133). “Yeni Osmanlıların programında gerektiğinde Ali Paşa’yı ortadan kaldırmak bile varmış” (s. 121). Bu topluluğun manevi lideri Mehmet Ali Beydi. Ara sıra toplanıp aralarında kararlar alıyorlar. “İleride yeni kabineyi oluşturacak elemanları belirlemek üzere bir gün Ayasofya camisinde toplanmışlarsa da oy birliğini gerektirecek bir karara varamamışlardı” (s. 121) Mehmet Bey, Mahmut Nedim Paşa’nın kardeşinin küçük oğlu. Kaçma hazırlıkları haber alınınca babasının yalısı basılıyor; fakat o yok, kaçmayı başlatmış..

Paris’te aralarında üç de hoca var. Yanya’lı Tahsin Hoca, Rais’teki elçiliğin imamı. Alman Tabiyyun (naturalizm) ekolünden etkilenmiş. Açık fikirli. Musul kökenli Hoca Hayali. Paris elçisi Cemil Paşa’nın hocası. İçkici; Paris dilberleri hakkına nazire şiirler okuyor; Parisliler gibi giyinmeye çalışıyor.  Mustafa Fazıl paşazadelerin Hocası İskender Hoca ise tam bir bağnaz olarak anlatılıyor (s. 127). Yeni Osmanlılar özgürlükten ne anladıklarını pek bilmiyorlar; sadece beğendikleri, güvendikleri bir sadrazam arayışı içindeler. Bunun ya Mahmut Nedim ya da Ahmet Vefik Paşa olabileceği kanısındalar. Oysa zamanla ikisinin de bu çapta olmadıkları anlaşıldı. Yazar en çok Fuat Paşa’yı bu işe uygun görüyor, fakat o da tam emin olmadığı bir işe girişebilecek bir kişilik değil. (s. 128).

Bir ramazan günü toplanıyorlar; aralarında Fransızlar da var (Leon Cahun vb). Fransızlar vatan, millet şarkıları söylüyor; siz de söyleyin diyorlar. Bildikleri bir şey yok (Ey Gaziler Gaziler; Sivastopol önünde yatan gemiler..), fakat Mehmet Efendi ayağa kalkıyor ve tekbir getirmeye başlıyor. Sonra hep birden tekbir getiriyorlar. “Fransızlar kendinden geçerek şaşırıp kaldılar” ve tekrarlatıyorlar. (s. 129).

Yeni Osmanlılar “amaçlarına ulaşmak için Hükümet ileri gelenlerini inandırmak ve en saygınlarının birinin bayrağı altında toplanmak gereğini duyuyorlardı; aradıkları önderi Mithat Paşa’nın kişiliğinde buldular ve onun elindeki iktidara teslim oldular.” (s. 133). Mithat Paşa “tutuculuktan uzak, Osmanlı etnik gruplarının birleşmelerini yürekten istemekte ve bu yolda gayret göstermekteydi. Mithat Paşa türlü sorunlarda pek çok işe girişir, bir sorun karşısında gerekli olanı önemli olan karşısında önde tutmayı, hangilerinin kolaylıkla uygulanabileceğini düşünmezdi. Nabza göre şerbet vermemesi, durumlara göre davranışlarını ayarlamaması, bir yerde uzağı görme yeteneğinin yeterli olmaması yüzünden zorluklarla karşılaşmıştır”. (s. 141). 1877 Rus Savaşı Londra Protokolü’nün Babıali tarafından reddi üzerine başladı. Bu sırada Mithat Paşa iktidardan uzaklaştırılmış bulunuyordu. Söylendiğine göre, Londra Protokolü –istenildiği gibi- İstanbul Konferansı’nda alınan kararları hafiflettiği için kabul edilmeliydi, demişti. (s. 142).

Boğazlar sorunu özetleniyor. 1841 anlaşması ile –savaş halinde bile- tüm ticaret gemilerine açılmış. Yazar Osmanlı Devleti’nin “karadeniz’in kapıcılığı görevini hakkıyla yerine getirdiğini” söylüyor (s. 233). Boğazlar sorunu Lausanne’da çözüldü. Bu vesileyle yazar Osmanlı diplomasisinin “üç hali”ni inceliyor. 1) “Avrupa’nın siyasi dengesinde söz sahibi olan Düvel-i Muazzama’nın çıkar zıtlaşmasından yararlanarak onların birbirlerine düşmesiyle işin içinden sıyrılmayı ve diplomatik aldatmacalar arasında hafif zararlarla kurtulmayı emin bir yol olarak görmek”; 2) “Bazen diğer devletleri kendi işlerine karışmaya davet etmek”. Yazar bu konuda Mehmet Ali Paşa ayaklanması ile Kırım ve 1876 Rus savaşlarını örnek veriyor. 3) Lausanne’da yürütülen ulusal ve diplomasi. Bu konuda da A. Şeref Bey şunları yazmış: “Devletimiz bu zamana değin toplanan kongrelerde, konferanslarda, konuşma meclislerinde ulusal gayelerini bu kez Lausanne’da olduğu kadar açık, dürüst, haklı ve kesin bir dille anlatamamış ve açıklayamamıştır” (s. 229).

Yargı reformu.

Osmanlılarda yargı sistemi çok bozulmuştu; doğru dürüst yargıç bulunamıyordu. Eskiden beri ulema takımı müderrisliği kadılığa yeğlediği için ancak ikinci, üçüncü sınıf medreseliler hâkim (kadı) oluyordu. Ayrıca Arapça yazılmış olan fıkıh kitaplarından ticaret ve ceza davalarında hüküm çıkarmak zordu. İşte bu nedenlerle Şeyhülislam Meşrebzade Arif Efendi’nin öncülüğüyle reform girişimi başladı ve önce bir Mektebi Nüvvap (kadı vekili-“naip”ler mektebi) açıldı. (s. 202). Böylece Mahakimi Nizamiye (düzenli mahkemeler) dönemine geçilmeye başlandı. Bunların ilkini de ticaret mahkemeleri teşkil etti. Ticaret mahkemeleri Ticaret Nezareti’nde nazır yardımcısı başkanlığında toplanırdı. Bu mahkemenin tüccarlarca seçilmiş bir üyesi de bulunurdu ve bu mahkeme Osmanlı yurttaşları ile yabancılar arasındaki davalara bakardı (s. 203). Berlin Anlaşması’ndan sonra adalet örgütüne özel bir önem verildi ve 1879 Temmuz’unda hukuk muhakemeleri usulü ve ceza muhakemeleri usulü yayınlandı; 1880’de ise Hukuk Mektebi açıldı. (s. 203). Adliye Teşkilatı’nın kurulması (1878) ile Meşihat’ın (Şeyhülislamlık) görevleri kısılmaya başlanmıştı. İlk savcılık kurumu da bu şekilde sisteme dahil etti (s. 204). Yazar Mekteb-i Mülkiye’de öğrenci iken, hocalarına bu yeni kurumun (“müddei-umumi”lik) işlevini soruyorlar. Bununla da yetinmeyerek bazı davaları izlemek üzere mahkemeye gidiyor ve uygulamayı kavramaya çalışıyorlar. Bir davada avukata bir saldırıya uğramasına tanık olan yazar, “eğer mahkeme salonu kalabalık olmasa, savunma avukatının birkaç yumruk yiyeceği kesindi” diyor ve şunları da ekliyor: “Halk tarafından alışılana kadar savcıların bile öfkelere hedef oldukları ara sıra işitilirdi” (s. 206).

Osmanlı Tarihi; Fezleke-i devlet-i  Tarih-i Osmaniye; İstanbul; Volga Yayıncılık;

(bugünkü dile çeviren M. Sait Karaçorlu; 2014)

Egemen görüşleri yansıtan bir eser. A. Şeref, sunuşunda yüksek okullar için iki ciltlik bir Osmanlı tarihi yazdığını, bu Fezleke’yi de “yeni programa tevfikan Mekteb-i idadiyede tedris olunmak üzere” kaleme aldığını söylüyor ve “Es Sultan el-gazi han-ı sani efendimiz hazretlerine” Cenab-ı Hak’tan “afiyetle, kudret ve kuvvetle dünyalar durdukça Osmanlının şevketli tahtında oturmayı nasip etmesini” diliyor.  Önemli  olaylara ait bazı notlar:

Osmanlı Devleti’nin kuruluşu (Bidayet-i zuhuru Osmaniyan): “Selatin-i İzam-ı Osmani’nin cedd-i alâları Türk aşiretlerinden Kayı Han kabilesinin serdarı Süleyman Şah bin Kaya Alp’tir”. Horasan’ın Mahan yöresinde otururken “Cengiz fitnesi zamanında” Batı’ya göç ediyorlar. Süleyman Şah Fırat nehrini geçerken kazayla boğuluyor. Aşiretin bir kısmı Horasan’a dönüyor. Kalanlar Ertuğrul liderliğinde “dört yüz hane halkı” ile Konya’da hükümdar Alaeddin-i Selçuki’nin himayesine girip Ankara civarında Karacadağ’a yerleşiyor. Sonra tanık olduğu bir savaşta bilmeden Selçuklu tarafına yardım edip zafer kazanınca kendisine Bursa vilayetinde Söğüt ve Eskişehir ovalarını ve Domaniç yaylağını veriyor..

Alaeddin ve kurumsal gelişme: Alaeddin Pala Orhan Gazi’nin büyük kardeşi idi; veziri oldu. Çandarlı Kara Halil Paşa ile kurumsal gelişmelere imzasını attı. 1328’de Osmanlı padişahı adına sikke basıldı. Her sınıf ahaliye, askere, memura ayrı ayrı elbiseler tahsis edildi. Devşirme usulü getirildi. İslam adabına göre yetiştirilen çocuklar askerlik çağı gelince günlük bir akçe ile yeniçeri oluyorlardı İlk iki sene bin çocuk alındı. Ocağın kuruluşunda “Meşayihi kiramdan Hacı Bektaş”ın duası alındı. Timar sistemi de bu tarihte kabul edildi. (s. 9).

I. Murat: kurumsal gelişme: “Kavmi Türk beyninde büyük evlada paşa demek adet” idi. Çandarlı Kara Halil 763/1361’de kazasker, 1373’te “Hayrettin Paşa” namıyla vezir tayin edildi. Sonra çocukları da paşa oldu. Paşalar çoğalınca Çandarlı zade Ali Paşa vezir-i azam oldu ve Fatih Sultan Mehmed’e kadar vezarete Çandarlılar hakim oldular (s. 15).

Şeyh Bedrettin Olayı: “Şeyh Bedrettin, Musa Çelebi’nin kazaskeriydi. Mehmet Çelebi zamanında İznik’te ikamete memur edilmişti. Alimliği ve faziletli kişiliği ile tanınmıştı. Pek çok talebesi ve müridi vardı. Vaktiyle kethüdası olan Börklüce Mustafa, onun adına İzmir taraflarında halkı saptırmaya ve fitneye tahrik etmeye başlamıştı. Şeyh Bedrettin bu vakada kendini kabahatli sayıp Rumeli’ye firar etti. Silistre yakınlarında Deliorman içlerine çekilip orada saklandı. Börklüce Mustafa tutulup idam edildi. Şeyh Bedreddin yakalandı. Ulema sınıfından olduğu için sorgulaması Ulema Meclisi’ne havale edildi. “Huruc-ı ales sultan/ Sultana başkaldırma” ile itham edildi. Mevlana Haydar ve Hirevî fetvasıyla Sirs pazarında idam edildi. Hakkında verilen fetvayı kendisi de imzalamıştı” (s.

25).

1453: İstanbul’un fethi konusunda da egemen görüşler yineleniyor. Kuşatma elli üç gün sürdü “Bir gecede kızaklar üzerinde Dolmabahçe’den  denizine yetmiş parça savaş gemisi indirilmişti” (s. 36). Ayasofya hemen camiy çevrilerek ilk Cuma namazı orada kılındı.  “Hiçbir fatih mağlup olan millete onun kadar merhamet ve cömertlik göstermemiştir. Çünkü İstanbul’un yağmalamasına izin vermedi” (s. 36). Fatih İstanbul’da 21 gün kalarak düzenlemeleri yaptı. “Altı lisana aşina idi” (s. 43).

Kürdistan: “Kürdistan ahalisi Şah İsmail’e mail ve tabi idi. Bigalı Mehmet Paşa ile Mevlana İdris Bitlisî memur edilerek birinin keskin kılıcı diğerinin hüsnü tedbiri sayesinde Kürdistan şehirleri pek çok uğraşılarak fethedildi” (s. 51).

Mısır Seferi: Mısır’da “Şerif-i Mekke-i Mükerreme, Haremeyn-i muhteremeyn-in miftahını (anahtarını) irsal ve takdim” ediyor ve “Hadim-ül haremeyn” ünvanını alıyor. Mısır’dan Halife Mütevekkil’i de getiriyor ve İstanbul’da ondan da hilafeti (Hilafeti Kübrayı İslamiye) devr alıyor. (s. 54).

III. Murat’ın ölümü (1594) sırasında Devlet’in örgütlenme şekli ile ilgili geniş bir tablo çiziyor.  Merkezde Divanı Hümayun var. Tatil günleri hariç her gün toplanıyor. Veziriazam, vezirler, şeyhülislam, kazaskerler, nişancı defterdarı, İstanbul kadısı. yeniçeri ağası, bölük ağaları katılıyor. Fatih zamanında sultanlar kafes arkasında izliyorlar. Ülke vilayet (beylerbeyi, mir-i miran), liva (alay beyi, mir-i liva) ve kazalara (kadı) bölünmüş. Kadılar hem mülki hem adli yönetici. Vezirler genellikle beylerbeyi olarak temayüz etmiş, üç tuğlu, yetenekli kişiler. Debdebeli bir yaşamları var; her biri 3-4 bin bölük askerine sahip. (s. 75).

Celali isyanından da geleneksel görüşe uygun şekilde söz ediliyor. Kuyucu Murat “…sergerdeleri tepeleyip yerle bir etti; bunların etrafına toplanmış avaneleri öldürüp kuyulara doldurdu. İstanbul’a döndüğünde (1603) bu başarısından ötürü fevkalâde iltifata ve övgüye mazhar oldu”. (s. 98).

Yeniçeri ocaklarının bozulması: Yeniçeri nüfus çok artmış, maaşlar zamanında verilemiyor. Verilse bile “züyuf akçe” ile veriliyor. Bunun üzerine baskı yapıyorlar; sorumlu gördükleri bazıları Sultan Ahmet meydanında ağaçlara asılıyor. Olaya (1656) Vak’a-i Vakvakiyye deniliyor; efsaneye göre “vakvak” meyvesi insan olan bir ağaçmış..

Lale devri ve Damad İbrahim Paşa övülüyor. Nevşehirli İbrahim Paşa oldukça okur-yazar, ilim irfan sahiplerine iltifat ve itibar eder, nabza göre şerbet, mizaca göre hareket etmeye aşina, cömert, zeki, zevk ve sefaya mail, cerbezeli konuşan bir hatip, rind meşrep bir zattır”. (s. 146). “Fazla masrafları kısarak her sene iki üç bin akçe tasarruf etmişti. Bu meblağın bir kısmını sınır boylarındaki kalelerin sağlamlaştırılmasına, şurada burada dokuma tezgahları, kumaş imalathaneleri açmaya, tükenmeye yüz tutmuş dahili sanayin yeniden canlanmasına, cami, mektep, kütüphane gibi hayır kurumlarına sarf ederek terakki sağlamıştı. Terakki perverliğinin en faydalısı da sultanın mektebinde matbaa açmış (1727) olmasıdır”. Yazar burada baş rolü Mehmet Sait Efendi’ye verir. Sait Efendi, babasıyla elçilik heyetinde Paris’e gittiğinde matbaa dikkatini çeker; dönüşte İbrahim Müteferrika’ı da yanına alarak matbaayı kurar. (s. 149).

III. Selim de övülüyor: “Müceddid-i erkan-ı devlet” ünvanını “hakkıyla kazanmış” (s. 176). “Düzenli orduya geçmek, tophane ve tersane işleyişine nizam vermek, hendesehane, baruthane ve matbaalar ve dokuma tezgahları ve benzeri medeniyet ve bayındırlığın benzeri olan şeyler icat eylemek gibi devlet ve memlekete pek büyü hizmetler ifasına önem ve özen göstermişti” (s. 188). Bunu göstermek için eski düzenin ne kadar bozulmuş olduğunu anlatıyor. Örneğin mülkiye! Ülke genellikle savaşta olduğu için valiler de zamanlarının çoğunu savaş meydanlarında geçiriyorlar, “boşluğu önceleri celali eşkiyası, daha sonra vilayetin zengin ve kudretli zorbaları” dolduruyordu. (s. 176). İlmiye ve seyfiye de öyle. “Ulemanın rütbesini gösteren mansıplar terfi yoluyla değil de kendi aralarında dönüşümlü olarak dağıtılıyordu. İlmiyeye mensup memurların rütbelerini gösteren mansıplar yerine ‘paye’ denilen suni bir makam ifadesine başvuruldu” (s. 177). Öte yandan askerlik hizmeti sırf devşirme çocuklarına münhasır iken 1582 tarihinden itibaren hariçten de kimseler alınmaya başladı. Yeniçerilerin sayısı hızla arttı. 1640 tarihlerinden itibaren de devşirme usulü “büsbütün terk edildi”. (s. 177). 1737 tarihinden sonra da yeniçeri ulufeleri irat gibi alınıp satılmaya başladı. Gerçek yeniçeri kayıtlı olanların yarısı kadar bile değil. “Yeniçeri olmakla böbürlenip gezen bir çok adam aslında hamal, börekçi çırağı cinsinden kimselerdi” (s. 178). Altı bölük halkı ve timarlı sipahiler de çöküş halinde. Dirlikler hak edenlere değil, yetkililerin yakınlarına veriliyor. Geliri yüksek olan olanlar da “mukataa” adı altında devlete gelir olarak veriliyor. “Ziraat tarım vergisini uhdesine alan mültezimlerin eline ve insafına bırakılmıştı” (s. 179).

Yeniçaeri darbesi, Alemdar Mustafa Paşa tenkili, Sened-i İttifak: Devlet ricalinden beş kişi (“Rusçuk yaranı”) Rusçuk’a gidip Alemdar Mustafa Paşa’yı duruma müdahaleye davet etmişlerdi: Mektupçu Tahsin Efendi; Birinci muhasebeci Ramiz Efendi; Vezir kethüdası Refik Efendi; Reisülküttap Galip Efendi; Mübayaat memuru Behiç Efendi. Ayaklanma bastırıldı. Alemdar’ın İstanbul’a davet ettiği ayan arasında “bazı durumlarda sadrazamın emrini bile duymazlıktan gelebilecek güçte mütegallibeler” de vardı. Onlar da geldiler. Alemdar sadrazam oldu; fakat adamları “İstanbul’un ahvaline vakıf değildi; iş başında olanlar zevk ve şevke dalmış insanlardı”. Yeniçerilerin bir karşı darbesiyle Rusçuk Yaranı da (Galip Efendi dışında) dahil hepsi öldürüldü. İlginç olarak yazıda “Sened-i İttifak” sözcüğü geçmiyor. (s. 193-195).