RAYMOND, ANDRÉ

ANASAYFA

RAYMOND, ANDRÉ, Yeniçerilerin Kahiresi; Abdurrahman Kethüda Zamanında Bir Osmanlı Kentinin Yükselişi; İstanbul, çeviri: Alp Tümertekin; Yapı Kredi Yayınları, 2016. (Le Caire des Janissaires; Paris, CNRS, 1995).

Osmanlı Mısır’ından bir kesit; 1736’da bir emir kırımı ile başlayan ve 1739-1765 arası Mısır’ı refaha kavuşturan Kazdağlı ailesi, özellikle de bu aileden sıra dışı bir yeniçeri olan Abdurrahman Kethüda dönemi inceleniyor. Kırımı yapanlar bunlar değil; yapanlar ya öldürülüyor ya da sürgüne gönderiliyor; şefleri Eyalet valisi Ebubekir Paşa da sürülenler arasında.

Osmanlılardan önce 250 yıl kadar ülkeyi Memluklar (kul-köle demek) yönetiyor. 1517’de Mısır fethedilince son Memluk Beyi Tumanbay idam ediliyor ve Yavuz Sultan Selim idareyi Gürcü asıllı bir Memluk emirine, Hayırbay’a (1512-1522) verdi. (s. 19).

Memluklar, para ile satın alındıktan sonra azat edilerek yönetime hâkim olmuş Çerkes ve Türk asıllı köleler. Mısır’ın fethinden sonra burada Osmanlı modeli ile yerel (Memluk) kurumlar düzenlenerek uygulanıyor. Kesin statüyü 1525’te Kanuni’nin veziri Kahire’de bir kanunname ile ilan etti. 13’ü Arap, 32 eyalet var; ülkeyi eyalet valileri (ortalama üç yıl için), kadı (bir yıllık kadıasker ve yerel kadılar) ve yeniçeri ocakları (7 ocak) üçlüsü yönetiyor. Başka askeri birlikler de (Çerkessiye, Cemaliyye, Tüfekçiyye ile Müteferrika adlı beş sipahi ocağı) var. Valilerin bir de –askeri, mali, dini yetkililerden oluşan- “divan”ı var. Diktayı önlüyor. Eski sistemi de 24 Memluk emiri ve bunlara karşılık 24 bey temsil ediyor. Emirler timar sahibi olmayıp, toprakların ömür boyu iltizamına sahipler ve bu hak çocuklarına da geçiyor. (s. 28). 

Sistem 16. yüzyıl sonuna kadar işledi; daha sonra valiler ayaklanmalarla uğraşmak zorunda kaldılar. 1609 ayaklanması büyük bir şiddetle bastırılması bir vakanüvis tarafından “Mısır’ın ikinci fethi” olarak nitelenmişti. Fakat valinin gücünü asıl sarsan olay Memluk beylerinin yükselişi oldu. 1623’te valinin gönderdiği valiyi tanımadılar ve daha sonra da tayinler için merkezle pazarlığa başladılar. 1631-1656 arasında valilik yapan Rıdvan Bey, adeta Osmanlı Devleti ile eşit statüye gelmişti. Hakkında hayali –ve Kureyş Hanedanına kadar uzanan- bir de şecere uyduruldu. Yine de Rıdvan Bey İmparatorlukla tüm bağları koparmaya kalkmadı. Oysa yüz yıl sonra başka bir emirin, Ali bey’in yapmak isteyeceği şey tam da bu (kopmak) idi. Rıdvan Bey’in ölümünden sonra vergi artırılmış, Sadrazam İbrahim paşa (1661-1664) zamanında vergi 15 milyon paradan 31 milyona yükseltilmişti. 1672’de de Mısır’da idari ve mali yeniden yapılanma için 2000 kişi eşliğinde Kara İbrahim Paşa yollandı (s. 34). Oysa beylerin çöküşü askerlerin (Yeniçeri ve Azap ocaklarının) yükselişi anlamına geliyordu. Bunların sayısı, yüzyılın ikinci yarısından sonra Anadolu’dan gelenlerin akımla, çok artmıştı. Üstelik merkezle sıkı bağlantıları yeniçerilere büyük bir avantaj sağlıyordu. Yeniçeriler Kahire’ye yerleşince yerel dükkan sahipleriyle ticari ilişkilere girişmişlerdi. Onlarla zora dayanan bir “ortaklık” kuruyor ve “korumacı” olarak hasılatın yarısına el koyuyorlardı. Ayrıca en zengin tüccarlar da (kumaş, baharat, kahve) himayeden yararlanmak için bir ocağa kaydoluyordu. Gümrük iltizamını da alıp, yavaş yavaş dış ticareti ele geçirdiler. Bu iltizamı almada gerekli parayı sağlayanlar da Yahudilerdi. 1700’e doğru sadece kahve ticaretinden kazandıkları 60 milyon paraydı ki, bu, Mısır’ın Osmanlı Devleti’ne ödediği verginin yaklaşık iki katı idi. (s. 37-38). Siyasi hegemonyayı temsili gurupların hizipsel ortaklıkları oluşturuyordu. “Söz gelimi Hasan Ağa Bilifiyye (Cemaliyye Ocağı), defterdar İsmail Bey ve Kethüda Mustafa Kazdağlı’dan (Yeniçeriler) oluşan triumvirlik, 1698 tarihli bir padişah fermanında yönetici grup olarak belirlenmişti. 1730 yılından sonra ise Kahire’deki siyasal güç, aralarında Muhammed Katamış Bey, Kazdağlı Osman Kethüda (yeniçeribaşı), Yusuf Kethüda el-Birkevî (Azapların başı) yer aldığı bir grubun elindeydi” (s. 39).

18. yüzyılda tüm güçler (Vali, Yeniçeriler, emirler) birbiriyle savaşmaya başladılar. Paşalar saf dışı bıraktıkları emirlerin miraslarının bir kısmına da el koyuyorlardı. Bu arada yeniçeriler kendi aralarında da bölünüp savaşmaya başladılar. 1722’de ilk kez “şehyh’ül beled” unvanı çıktı ve emirleri güçlendirdi. Beyler giderek güçlenmeye başladı.

18. yüzyıldan itibaren ocaklarda memluklar Türklerin yerini almaya başladı. Memluk köle fiyatları arttı. (Yazar Jane Hathaway’in doktora tezi bulugularına dayanıyor). Bunlar daha çok Kafkasya kökenli, sadakat duyguları çok yüksek. Özel bir eğitimden de geçiyorlar. Böylece bir takım önemli “sülale”ler de ortaya çıkmaya başladı. Kazdağlılar bunların en önemlisi. Bu sülaleden İbrahim Kethüda iktidarında Mısır tam bir dikta yaşadı. Muazzam bir servete sahipti. Fransız elçisi Lironcourt, “İbrahim’in despotluğu karşısında her şey ona boyun eğiyor, her şey tir tir titriyor” demişti (s. 46). O 1754’te ölünce Abdurrahman Kethüda (1714-1776) ön plana çıktı; o da muazzam bir servete sahipti. İbrahim onu sürmüştü. Çatışmalı başlayan emirliği Azapların komutanı Rıdvan Beyi yok ettikten sonra 1755’te başladı ve 1765’e kadar sürdü. Rıdvan Bey’in konağına kahve ticareti anlaşmazlığı yüzünden saldırmıştı.

1719-1772 döneminde, 1759 veba salgını ve onu izleyen kıtlık dışında, bir bunalım yaşanmadı. 1725’ten sonra da Fransa ile ticaret çok arttı. İbrahim Bey de Fransa ile ticareti ve Fransız tüccarları korumuştu. 1725 ile 1768 arasındaki kırk üç yılda hacmi 25,5 milyon paradan 59 milyon paraya çıkmıştı. Bunda Suriye’den gelen bir cemaat oluşturan Katoliklerin de bir rolü olmuştu. Bunlar Frenk tüccarlarına aracılık yaparak çok zenginleşmişlerdi. (s. 73). 1780’den sonra Mısır bunalıma girdi ve fakirleşmeye başladı.

18. yüzyılın sonlarında her yıl Hicaz’dan değeri 250 milyon parayı aşan miktarda (toplam ihracatın 1/3’ü) kahve ithal ediliyordu. 1798’e doğru Kahire’de 1200 kadar kahve var; iç tüketimden kalan kahve İstanbul ve diğer Osmanlı eyaletlerine ve Avrupa’ya ihraç ediliyor. Kahve ticareti 500-600 büyük tüccarın elinde. En büyük servet bunların elinde. Bunlardan Şeraybî (Fas kökenliler) ve Şuveyhîler ön plana çıkıyor.

Büyük tüccarlar ile Yeniçeriler arasında eskiden beri bir ilişki vardı. Kahve tüccarları 17. yüzyıl sonlarından itibaren korunma amacıyla ocaklara (Yeniçeri ve Azap) girmeye başlamışlardı. Girerken bir bedel ödüyorlardı. Ölüm halinde miraslardan da pay alıyorlardı. 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren iltizamını aldıkları gümrükler de başka bir gelir kaynağıydı. En önemli gelir kaynağı da kahve ticaretinde anahtar durumundaki Süveyş gümrüğü idi. Yeniçeri ocağı yöneticileri Osman Kethüda, İbrahim Kethüda ve Abdurrahman Kethüda gümrük mültezimi idiler. (s. 89).

Kahirelilerin sırtına binen yük –tahminen- 400 milyon para kadardı. Bunun en büyük bölümü, gümrük ve iltizamlar kanalıyla, yeniçerilere gidiyordu. Kırsal alandan da, başta beyler olmak üzere, 412 milyon para topluyorlardı. Oysa Mısır’ın Babıali’ye gönderdiği yıllık vergi 30 milyon para kadardı. (s. 89).

1730-1770 arasında, Mısır, özellikle Kazdağlılardan çıkan emirler (Osman, Süleyman, Abdullah, İbrahim ve Abdurrahman kethüdalar) sayesinde, bir bolluk dönemi yaşadı. Yazarın esas olarak incelediği Abdurrahman Kethüda devri ise zirve teşkil etti. Eser bu dönemde Kahire’nin büyümesi ve yapılan mimari eserler hakkında ilginç ve ayrıntılı bilgiler veriyor. Raymond, Osmanlıların Mısır’da mimariye pek bir şey katmadıkları yolundaki görüşün önyargılara dayandığını söylüyor ve bu konuda Marcel Colombe’un, 16, 17 ve 18. yüzyılları Mısır için bir çöküş sayan sözlerini aktarıyor: “Artık pek az düşünülür oldu; pek az yazılır oldu; yeni inşaatsa pek nadirdi” (s. 129).