GÜRAN, TEVFİK

ANASAYFA

GÜRAN, TEVFİK; 19. Yüzyıl Osmanlı Tarımı; İstanbul, Eren Yayınları, 1998.

Yerli ve yabancı çeşitli dergilerde yayınlanmış altı incelemenin bir araya getirilmiş hali.

İlk makale; İstanbul’un iaşesinde devletin rolü:1793-1839.

19. yüzyıldan önce İstanbul’un zahire ihtiyacı “kapan tüccarları” tarafından karşılanıyordu. Bunu daha sağlıklı yürütmek için kurulan Zahire Nezareti, 1793 tarihli talimatnamesine göre görevler üstleniyor. Güran bunları sekiz madde halinde sunmuş. Eflak, Buğdan, Tuna ve Karadeniz sahillerinde, hatta gerekirse Akdeniz kıyılarından buğday nakletmek;  miri depolarda en azından iki milyon kile zahire bulundurmak; denetim işleri yapmak; buğday fiyatını belirlemek; kalite denetimi; zahire taşıyan gemi sayısını artırmak; alacakları takip etmek vb (s. 17-18). İstanbul’un 19. yüzyıl ortalarındaki nüfusu –ilk sayım sonuçları tashih edilerek- (1830 yılı için) 450 bin kadar tahmin ediliyor; sivil nüfusta gayrimüslimler daha fazla. Oysa E. Z. Karal bir milyona yakın olduğunu söylemiş. (s. 16). 18. yüzyıl sonlarına kadar zahire “miri mübaya” ile temin ediliyor; Nizam-ı Cedid ile haksızlıkları önlemek için buna “rayiç mübadele” de ekleniyor. Bu usul Nizam-ı Cedid sona erince kaldırılarak tekrar “miri mübayaa”ya dönülse de uygulamada devam ediyor. (s. 20).

İkinci Makale; Zirai Politikalar ve Ziraatte Gelişmeler (150. Yılında Tanzimat; TTK Yayını, 1992).

Bu dönemde bir “zirai bürokrasi” kuruluması için adımlar atılıyor. 1838’de Hariciye Nezaretine (!) bağlı bir “Ziraat ve Sanayi Meclisi” kuruluyor (Ahmet Lutfi). 1839’da müstakil bir Ticaret Nezareti yapılanıror; daha da önemlisi 1843’te buna (ilk kuruluşta Maliye Nezaretine) bağlı bir Ziraat Meclisi oluşturuluyor (s. 45). Tarımsal ürünün artması, dış ticaretin dengeye kavuşması vb konularında araştırmalar yapıp, önerilerde bulunacak. Bu konuda Meclisi Vâlâyı Ahkâm-ı Adliye’nin hazırladığı kapsamlı bir tarımı geliştirme programı da bu Meclis’te görüşülüyor. Sonra bir Nafia Hazinesi kuruluyor ve çeşitli bölgelerden çiftçilere 1843-46 arasında -12,5 milyon kuruşu aşan miktarda- kredi veriyor. En önemli gelişme ise 1868’de Şurayı Devlet içinde bir Nafıa Dairesi kurulması. Bu daire tarımın gelişmesi konusunda vilayet meclislerinden gelen önerileri (yol, liman, okul, sulama tesisi vb yapılması; bataklıkların kurutulması; vergi indirimleri; kredi verilmesi vb) ve bu alanda verilecek imtiyazları karara bağlayacak yetkilerle donatılıyor (s. 47). Eğitimle ilgili olarak da, 1848’de Amerikalı bir uzmanın yönetiminde bir -kısa ömürlü- “Ziraat Talimhanesi” açıldı. 15 öğrencisi olan okul (9 Müslüman, 6 gayrımüslim) bekleneni vermedi ve 1851’de kapatıldı (s. 47).

Tanzimat döneminde iki çok önemli karar alınıyor; tekellerin kalkması ve ticaretin –mübayaa usulüne son verilerek- serbestleşmesi. Özellikle İstanbul’un iaşesi “Zahire Nezareti”adı altında kurulmuş İktisadi Devlet Teşekkülünün (TPO’nun atası?)  yaptığı “miri mübayaa”larda sembolik bir para ödeniyordu. 1860’larda pamuk üretimi de teşvik edildi. ABD ve Mısır rekabeti karşısında gerilemiş olan bu üretimi artırma yolları arandı. 1862 yılında bu alanda bir çok ayrıcalıklar tanındı (öşür muafiyeti, yol köprü vb yapımında öncelik, araç gereç ithalinde gümrük muafiyeti vb). Fakat üretilen pamuk düşük kalitede olduğu için başarı elde edilemedi.  Aynı şekilde zeytincilik ve hayvancılık da teşvik edildi. Özellikle -1839’da Edirne’den başlayarak- merinos beslemeciliği. 1843 yılında bu cins koyunlardan on yıl süreyle hiçbir vergi alınmaması kararlaştırılıyor. Hayrabolu ve Mihalıç’taki devlet çiftliklerine çok sayıda damızlık merinos getirilmişti. Ne var ki yerel üretimde merinos cinsi saflığını kaybettiği için “gayret hızını kaybetti” (s. 53).

Çiftçilere düşük kredi konusunda da çabalar sarfedildi. Kütahya 1848’de pilot bölge yapılarak tarımsal krediye % 8 faiz tavanı kondu ve 1851’de bu tüm ülkeye yayıldı. Ne var ki uygulanamadı ve ertesi yıl faiz haddi  % 12’ye çıkarıldı.

Yazar daha sonra (Ş. Pamuk ve Reşat Kasaba’ya da göndermeler yaparak) tarımda otarşik küçük işletmelerin yaygınlığına dikkati çekiyor ve çiftliklerin tüm tarımda az bir yer tuttuğunu söylüyor. “1878 yılı için yapılan bir tespite göre Anadolu’da her 27 kırsal yerleşim biriminden yalnızca biri, Rumeli’de ise her dört yerleşim biriminden biri çiftlik durumunda bulunmaktadır” (s. 56). Anadolu’da toprak bol, emek kısıtlı idi; köylüler verimliliği artıracaklarına eski teknoloji ile yeni toprakları işletmeye açıyorlardı. Yine de 1848-1879 arasında üretim arttı ve öşür gelirleri dört katına, ihracat 3,5 katına çıktı. Ne var ki, bu, vergi tahsilinde daha etkin metotlar kullanma, paranın değer kaybetmesi vb gibi nedenlerle, üretim artışlarından çok fazlaydı (s. 59).

Osmanlı Tarım Ekonomisi 1840-1910 başlıklı makale: İ.Ü. İktisat Fakültesi, 50. Yıl Armağanı, 1988.

Yazarın Orman, Maadin ve Ziraat Nezareti 1907 verilerine dayanarak 16 milyon 675 bin nüfusu kapsayan 19 vilayetle ilgili tablosuna göre ekilen toprak oranları çok düşük. % 11,7  (Adana, Trabzon), ile % 1, 6 (Van) arasında değişiyor. Konya, % 6,9; Ankara % 7,6; İstanbul çevresi % 5,5; Bursa % 10,2; Kosova % 10,6; Diyarbakır % 6,6 (s. 61). 

Tarımın gelişmesine en büyük engel yolların ve taşıma araçlarının korkunç yetersizliği. Anadolu’da bu konuda daha çok atlar ve develer kullanılıyor. Yüzyılın ortalarında Anadolu müfettişliği yapan bir kişinin raporlarına göre Orta Anadolu ile İzmir arasında 20 bin deve ile 50 bin attan yararlanılıyor. Bu şekildeki taşımacılık Pazar alanını 75 ila 100 kilometre arasında sınırlıyor ve  demiryolu taşımacılığından 7, deniz taşımacılığından da 24 kat daha pahalıya mal oluyor (s. 71). Yüzyıl sonlarında Anadolu ve Rumeli’de km2 başına 0,01 km; oysa İngiltere’de mil kare başına 4,72 mil düşüyor. Elazığ’dan öküz arabasıyla taşınan 25 kile (yaklaşık 650 kg) buğday Samsun’a ancak 20 günde taşınabiliyor ve Elazığ’da beş kuruşa alınan buğdayın sadece taşıma masrafı 12 kuruş oluyor. Oysa aynı tarihte Odesa’da deniz yoluyla gelen Amerikan buğdayları on kuruşa satılıyor (s. 72). Demiryolu işletmeciliği 1865’te başladı. 1875’te Anadolu’da 180 km’yi aşmıyorken, Rumeli’de 1300 km idi. Anadolu’da yüzyıl sonlarında bu yapım hızlandı. 1910’da Rumeli’de 2553, Anadolu’da ise 2371 km demiryolu vardı (s. 73). 

Tarım ürünleri (1907 Rumeli ve 1910 Anadolu verilerine göre) şunlar: Tahıllar (genellikle % 50’nin üstünde; en yüksek Erzurum % 82; Sivas % 76; Konya % 74; Ankara, % 71); baklagiller (en düşük oran; en fazla olduğu Aydın’da bile % 2,9), sınai bitkiler (Daha çok pamuk ve tütün; Adana’da % 32’yi buluyor; Selanik % 18,9, Edirne % 10,5; Trabzon % 16,3); bağ ve bahçe ürünleri (dört bölgede % 20’nin üzerinde: Aydın, üzüm ve yaş meyve; İstanbul çevresi, Bursa ve Yanya üzüm ve kozacılık) ve hayvan ürünleri (en düşük Aydın % 11,8; bir çok vilayet -Manastır, Kosova, Yanya, Trabzon, Van, Bitlis, Bursa, İstanbul çevresi % 25 ve üzerinde; en yüksek Diyarbakır, % 41) (s. 76).

“Orta ve Doğu Anadolu vilayetlerinde tahıl ve hayvan ürünlerinin toplam payı % 80 ile 90 arasında değişmekte olup, hatta bazı vilayetlerde zirai ürünün tamına yakındır (Konya’da % 90,3; Ankara’da % 92, 4; Bitlis’te % 97,9 ve Erzurum’da % 98,5)” (s. 80).

Tarım işletmelerinin büyüklüğü: Zamanın istatistikleri bunları “sağir” (10 dönümden küçük; “mütevassıta” (10 ila 50 dönüm arası) ve “cesim” (50 dönümden büyük) olmak üzere üç kısma ayırıyor. İstatistiklere göre Anadolu’da 1,7; Rumeli’de de 0,5 milyon işletme vardı. Anadolu’da bunların % 26,6’sı küçük, % 48,2’si orta ve % 25,2’si de büyük işletmelerden oluşuyordu (s. 82). 

Sermaye donatımları şöyle oluşuyor: 1) Ev, samanlık, anbar, ahır, ağıl ve kümes gibi binalar; 2) hayvanlar; 3) çift araçları; 4) toprak (s. 83). Toplamda en küçük oranı tarım araçları (teknoloji düzeyi) teşkil ediyor. Örneğin Hayrabolu kazasına bağlı Umurbey ve Müsellim çiftliklerinde bu oran % 2 bile tutmuyor (s. 84).

Tarım metotları: Genel olarak ağaçtan yapılmış saban, el orağı, tırpan, çapa ve sürgü gibi ilkel araçlar. Tarım tekniği ileri olan ülkelerde kullanılan pulluk kara sabandan çok daha üstündü. Kara saban toprakta ancak 19-15 cm derinliğe nüfuz ederken, pulluk 20-25 cm’ye kadar iniyordu. “Üstelik pullukla sürülen toprağın kalitesine ulaşabilmek için aynı toprağı kara sabanla üç dört kez sürmek gerekiyordu. Zira kara saban toprağı yeterince altüst edemiyor, yabani otları temizleyemiyordu. Kara sabanla bir dönüm tarla sürene kadar pullukla aynı kalitede 16 dönüm tarla sürülebilirdi ” (s. 85). Çift sürmede öküz, at ve katır kullanılıyor. En çok da öküz. Oysa atların verimi çok daha fazla. Buharlı makine kullanılmıyor; hem çok pahalı, hem de tarlalar küçük olduğu için verim düşüyor. Tohumlar serpme metoduyla atılıyor; ayıklama kalburla yapılıyor; Amerika’da bir ayıklama makinesinin bir işgününde yaptığı ayıklamayı Osmanlı tarımında ancak 400 tarım işçisi yapabiliyor. Biçme işlemi ise el orağı ile yapılıyor. Kısıtlı şekilde de orak makinesinden yararlanılıyor. Bir orak makinesi bir günde 40 dönüm tarla biçerken, aynı işi bir işçi ancak 14 günde yapabilirdi (s. 86). Ürünü harmanlama ve harmandan anbara taşıma işlemleri de aynı derecede ilkel idi. Osmanlı çiftçisi yağmur mevsimi başlamadan ürünü kaldıramama endişesi ile  tüm topraklarını ekmiyordu. 

Gübre olarak da daha çok hayvan gübresi kullanılıyor. Bu da yetersiz kalıyor; düzgün gübrelikler yok, ayrıca gübrenin tamamı kullanılamıyor, yakacak olarak da kullanılıyor. Konya’da tüm gübreler kullanılsa bile bu ancak ekili toprakların 1/3’üne yetiyor. Suni gübre ise çok pahalıya geliyor.

Rotasyon usulü ile (her yıl değişik ürünler ekerek) nadaslama usulü yaygın değil. İzmir, Aydın, Adana, Edirne ve Selanik gibi illerde kullanılıyor. Büyük kısımda topraklar iki veya üç yılda bir nadasa bırakılıyor. Konya da (1328/1910 yılı verilerine göre) ekime elverişli 48 milyon dönüm araziden ancak 8 milyonu ekilebiliyor. 

İşçilik ve ücretler: El emeği iki şekilde kullanılıyor. Ya altı ay veya bir yıl için tutulan ve “hizmetkâr” denen işçiler; ya da etkinliğin en yoğun aşamalarında günü birliğine kullanılan “harmancı” veya “orakçı”lar. Ücretler ise kısmen para kısmen de mal olarak ödeniyor. Bunlara yiyecek de veriliyor. Hizmetkârlar giyecek de alıyorlar; üstelik gayrimüslimlere ait çiftliklerde bunların cizyesi de ödeniyor (s. 94).

Bütün bu veriler verimin de çok düşük olmasına neden oluyor. Verim en yüksek değere sınai bitkilerde ulaşıyor. Buna uygun olarak buğday ekimi giderek en az kaliteli topraklara kayıyor.

Hayvancılık da tarımın çok önemli bir dalı. Tarım yapılmayan toprakların genişliği hayvancılığın gelişmesi için zemin teşkil ediyor. Yük taşımada kullanmak, gübre elde etmek ve et, süt, yağ, peynir, deri, yapağı üretmek için yapılıyor. Çiftçiliğin ağır bastığı Konya, Ankara, Sivas gibi şehirler de hayvan ihtiyacını bu işin geliştiği Erzurum’dan sağlıyorlar. Bazıları da yük çekiminde kullanmak üzere büyük baş hayvanları kendi üretiyor. 

Hayvancılık yapan yarı göçebe aşiret ve yörükler çiftçilik için tehdit oluşturuyor. Yer değiştirirken tarlalara zarar veriyorlar, ihtilaflar doğuyor. Örneğin “Maraş yöresindeki dağlara yaylaya çıkan Reyhanlı, Delikanlı, Bozdoğan ve Tacirli aşiretlerinin ova halkına ve ekinlerine verdiği zararlar ve yarattıkları korku atmosferi nedeniyle Maraş ve Pazarcık bölgesindeki geniş ve verimli ovaların ancak dörtte biri ekilebiliyordu” (s. 111). Nüfus artışı dolayısıyla bazı çiftçiler de meraları gasp ediyor. 1274 Arazi Kanunnamesi 97. maddesi ile bunu yasaklanıyordu, fakat kanun -özellikle kıtlık yıllarında- çiğneniyor (s. 110).

Kırsal alanda gelirlerin çok büyük kısmı çiftçilikle sağlanıyor. Bununla geçimini sağlayamayanlar ek işler (esnaflık, ticaret, taşımacılık, orman işleri) de yapıyorlar. Mirasla toprak kaybı, borç ya da salgın dolayısıyla satışlar da buna yol açıyor. Yazarın incelediği köylerden Filibe’ye bağlı Kadı köyünde nüfusun önemli bir bölümü tarım işçisi; Aydına’a bağlı Canbazlı köyünde ise tüm nüfus köylü (s. 115). 

Köyde hayat şartları hakkında bilgiler çok kıt. Güran bu konuda Menteşe sancağına ait bazı köylerle ilgili bilgiler veriyor. Dağ köyleri yamaçlarda ve genellikle açık manzara kaygısı olmadan, dağınık şekilde yapılmışlar. İyi durumda olanların evleri taştan; duvarları kireç ve kum veya toprak karışımı bir harçla kaplanmış. Genellikle tek katlılar. Çatılar kalın ağaçlarla örtülü ve üstleri bir karış toprak veya kumla örtülü. İklimin daha ılımlı olduğu yerlerde evler tamamen tahtadan. Ovalarda ise çiftlik sahipleri iki katlı, bazıları 3-4 odalı kârgir binalarda oturuyorlar. Buna karşılık işçilerin evleri son derece kötü. Kare ve dikdörtgen şeklinde kazıklar çakılarak araları çubuklarla örülmekte ve üzerleri ağaç bir çatı ile örtülerek otla kaplanmaktaydı. Genellikle tek oda, bazılarında ocak bile yok; evin ortasında ateş yakılarak yemek pişiriliyor. Sağlık koşulları çok kötü; salgın hastalıklar önlenemiyor. Eğitim de zavallı durumda. Ancak dört köyden birinde okul var ve doğru dürüst okuma yazma bile öğretilemiyor (s. 126).

— (Aynı yazar) Tanzimat Döneminde Osmanlı Maliyesi, Bütçeler ve Hazine 

Hesapları (1841-1861); Ankara, TTK Yayınları, 1989.

Bu konudaki yayınlardan yapılmış bir derleme özelliği taşıyan kısa bir inceleme.