TOURNEFORT, PİTTON DE

ANASAYFA

TOURNEFORT, PİTTON DE; Relation d’un Voyage du Levant; Paris, 1717. 3 Cilt.

Yazar (1656-1708) tanınmış bir botanist. Robert Sözlük’te bitkilerin tasnifi konusunda Linné’nin öncüsü olarak sunuluyor. Seyahat 1700’de gerçekleştirilmiş. Tournefort Cizvit okulunda okumuş. Eser bitkileri resimleyen gravürlerle dolu. Osmanlı devletini ziyaret eden en önemli seyyahlardan biri. Aslında bir botanik kitabı; Türkiye’nin bitki dokusunun envanteri niteliğinde; fakat yazarın düzeyi Osmanlı toplumuyla ilgili gözlemlerini çok ilginç kılıyor.

CİLT: I.

Marsilya Ticaret Odası, İstanbul’daki Fransız elçisine yıllık 18 000 lira (livres) ödüyor. Ayrıca konsoloslukta çalışanlar da dolgun maaşlara bağlanmışlar. Paşalara “avanta ve hediyeleri” de Konsolosluk ödüyor. (s.15) Ayrıca Konsolos ve yardımcılarına da para ödeniyor ve bütün masraflar çıktıktan sonra, Ticaret Odası, yine de büyük kazançlar sağlıyor.

“Fransızların Doğu’daki ticareti her zamankinden daha önemli.” “Oradaki bütün muameleler Yahudilerin ellerinden geçiyor; zorunlu olarak ülkenin koşullarına uymak lazım.. Yahudiler tüm ihaleleri sonuçlandırıyorlar, bedelleri ödenerek sorun halledilir.” (s. 20)

“Doğu’da ne geometri ve ne de toprakları ölçmeyi biliyorlar; topraklar orada o kadar ucuz ki toprağı doğru bir şekilde ölçme zahmetine katlanmıyorlar.” (s. 20)

Girit şehrinde 800 (cizye ödeyen) Rum, 1000 kadar Yahudi, 200 kadar da Ermeni bulunuyor. Gerisi Türk (askerler). Yüzer kişilik on “orta”dan oluşan 1 000 yeniçeri bulunuyor. 1 500 yamak kapıkulu. 2500 kadar da yerli kulu, yani yerel yeniçeri (28 Orta). 1400 sipahi. Ayrıca azap, dizdarlı, topçu ve cebeci var. (s.48-49) “Paşaların çoğu para düşkünü; mevkilerini İstanbul’da satın aldıkları için, zararlarını önlerine çıkan her fırsatta telafi etmeye çalışıyorlar.” (s.51)

Girit’te hırsız, katil, dilenci vb. yok. Kapılar kilit yerini tutan hafif tahtalarla kapanıyor. “Ada’daki Türklerin çoğu Hıristiyanlıktan dönme veya dönmelerin çocuklarından oluşuyor. Bunlar genellikle gerçek Türklerden daha az dürüstler.” Haraç vermemek için din değiştirme, (kendilerini ucuza satma) durumları oluyor. Haraç senede beş Ekü kadar. Grekler çok cana yakın, iyi insanlar. (s. 103) Kazığa çekme işkencesi anlatılıyor. (s. 111)

“Grekler bir gün Moskova Grand Dükü’nün Osmanlı İmparatorluğunu yıkarak kendilerini sefaletten kurtaracaklarına inanıyorlar.” (s.117)

Patriklik 60 000 Eküye satılıyor. Bu satışı Rumlar başlattı. Türkler izin vermek için belli bir para istiyorlardı. Kudüs’te, Antakya’da, Şam’da ve İskenderiye’deki Ortodoks Kiliseler birçok kilise yönetiyorlar ve hepsi de İstanbul Patrikhanesine bağlılar. Hiyerarşide patrikten sonra “archeveque”ler, sonra “éveque”ler, sonra “protopapas”lar, sonra “papas”lar nihayet “caloyer”ler geliyor. (s. 121)

CİLT: II.

Ege adalarının betimlemeleri yapılıyor.

İstanbul’a 1701’de geliyor: “İstanbul, mahalleleri ile, kuşkusuz Avrupa’nın en büyük şehri; tüm seyyahların, hatta eski tarihçilerin üzerinde anlaştıkları gibi, konumu, evrenin en avantajlı ve en hoş konumu. Öyle görünüyor ki Çanakkale ve Karadeniz boğazları ona dünyanın dört bir yanının zenginliklerini taşımak için yapılmışlar.” (s.173)

Thevenot İstanbul’un çevresini 10-12 mil olarak yazmış; M. Spon ise 15 mil olarak hesaplamış. Tournefort 23 mil; Galata, Pera, Kasımpaşa, Fındıklı ve Tophane’de ilave edilirse 34-35 mil olur, diyor. (s.174) Türk kadınlarını hamamda gören Fransızların değerlendirmelerine göre, güzel ve temizler; canlı bir espriye sahipler. Evlenme bir “kontrat” ile oluyor. Zinaya  ölüm cezası, ya da mecburi evlenme cezası veriliyor. (s.175)

Galata’nın evleri ahşap ve çamurdan. Yangınlarda binlercesi birden yok oluyor. Yangınları ya askerler yağma için çıkarıyorlar ya da çeşitli dikkatsizlikler (örneğin yatakta sigara içmek) buna neden oluyor. “Yangınlarda sadece evler yok olsaydı buna teselli bulmak kolaydı; çünkü evler çok ucuza inşa ediliyor ve Karadeniz kıyıları, gerekli olduğu takdirde, her yıl bütün İstanbul’un inşasına yetecek kadar ağaç sağlayabilir. Fakat ailelerin çoğu malların da yanıp kül olması yüzünden harap oluyor.” (s.180) İki üç bin evin yanması çok bir şey sayılmıyor.

“Yangından sonra İstanbul’un iki belası veba ve ‘leventi’ler.” Türkler vebaya karşı hiçbir önlem almıyorlar. “Leventiler, ellerinde hançer, dehşet salan mimiklerle kendileri tanımayan insanlar üzerine giden kadırga askerleri..” (s.181) Elçilerin talebi üzerine yabancılara kendilerini savunma hakkı veriliyor. İstanbul nüfusu Paris nüfusu kadar. İstanbul’da evler genellikle iki kat. (s.184)

Ayasofya Camisi’nin geliri 800 000 lira olarak kabul ediliyor.

Esirler en kötü işlerde kullanılıyorlar. Kadın erkek esir pazarları ayrı.  Satılık kızlar eğer güzel iseler şanslılar. Müslüman yapılıyorlar. Onlar Yahudi sahiplerinin evlerinde  satılıyor ve “daha çok para etmeleri için Yahudi efendiler eğitimlerine büyük ihtimam gösteriyor.” (s. 233) Evde satılan güzel esirler bir müzik aleti çalıyor, dans ediyor ve şarkı söylüyorlar. Bunlar daha çok Macaristan, Yunanistan, Girit, Rusya ve Gürcistan’dan geliyorlar. “Zevce” de oluyorlar. (s. 233)

Siyasal rejim çok sert, hatta zulüme dayanıyor (tiranik).

“Yeniçeriler ve sipahiler, ne kadar mutlak olursa olsun sultanın iktidarını o kadar dengeliyorlar ki, küstahlığı bazen onun kellesini isteyecek dereceye çıkarıyorlar. Zamanında Romalıların yapmış olduklarından daha kolay bir şekilde imparatorları düşürüp yenilerini yaratıyorlar: Bu sultanların zulmünü önleyen bir frendir.” (s.270)

Bazı sultanlar kendi elleriyle yaparak sattıkları objelerden para kazanmışlar. “Bazı sultanların sadece el emeklerinin ürünleriyle yaşadıkları da görüldü ve Edirne’de hala Sultan Murat’ın Saray’da kendi hesabına satılan okları yaptığı aletler gösteriliyor. Görünüşe göre Saraylılar bunlara değerinden fazla paralar ödüyorlardı. Bugün Saray’da aynı sadelikten çok uzak bir yaşantı var.” (s.269)

Gelirler sabit ve geçici olmak üzere iki kısım. Sabit gelirler: Gümrük, aşar, cizye; Tatar Hanı’nın, Eflak ve Buğdan prensliklerinin, Ragusa’nın, Rusya’nın ödedikleri vergiler. Bunlara Mısır’ın ödediği  5 000 000 lirayı da katmak lazım. (s.270) Mısır’da basılan 12 000 000 ‘sequin’den 4 000 000’u milis ve idarecilere 3 000 000’u da Mekke’ye, bakım masrafları olarak, gidiyor. (s.270)

Paşalar bir eyalet valisi olurken Yahudi sarraflara % 100 faizle borçlanıyorlar. Kısa süreli borçlar. Çünkü bunların hayatı garantili değil. “Kızlarını ve kız kardeşlerini şefkatle seven Sultan Süleyman, onları devlet ileri gelenleriyle evlendirdi. Oysa o zamana kadar  uygulamaya göre, uzak eyaletlerin valileriyle evlendiriliyorlardı.” (s.283)

Devlet ileri gelenleri: Bostancıbaşı. Sultana devamlı refakat ediyor. İyi ya da kötü işler yapabilir; yabancı devletler ona kur yapıyorlar. “Bostancıbaşı tersanedeki apartmanı dışında, Boğaz’da çok güzel bir köşke sahip. Sultanın bahçelerinin ve çeşmelerinin kâhyası olduğu gibi, Karadeniz’deki kanalda (?) bulunan bütün köylerin idaresi de ona ait. Saray veya İstanbul civarındaki sultan evlerindeki (“maisons royales”) on binden fazla  bostancı ve bahçıvana kumanda ediyor. Boğazdaki zabıtayla da o görevli. Her Cuma günü bahçıvan şefleri Bostancıbaşına sultanın sebze bahçelerinin ürünlerinden elde edilen para hakkında hesap veriyorlar. Bu para tamamen sultana ait; bu yüzden, sık sık,  bahçıvanların çalışmalarını  zevkle izliyor.” (s.286) Saray’da  sebze ve meyve bahçeleri var. Kavun ve salatalık bol. “Bir sürü aile senenin yarısından fazla salatalıkla yaşıyorlar.” (s. 286)

Altı yüz kadar çavuş var. Prenslere, paşalara vb. Sultan’ın emir ve mektuplarını taşıyorlar. Dört yüz kadar da kapıcı var. Kapıcıbaşı hain eyalet valilerini öldürmeye de gönderiliyor. (s.291)

Sadrazam görevini biyik bir haşmet içinde yerine getiriyor. Sarayında iki binden fazla memur ve hizmetçi bulunuyor. Muhafız birliği dört yüz kadar Boşnak ve Arnavut askerden oluşuyor. Bunlar günde 12-15 akçe ücret alıyorlar. (s.293)

“Sadrazamın en büyük düşmanları, Saray’da sultan sonra gelen nüfuzlular: valide sultan, kızlarağası, haseki sultan. Çünkü sadrazamlık mevkiinin satışı en çok para getiren satış olduğu için, sadrazamın her hareketi izleniyor. Çevresi casus dolu. Bazen aleyhine askerleri de kışkırtıyorlar. Sadrazam bol hediye alıyor; bol hediye veriyor. (s.295)

Sadrazamdan sonra altı adet vezir var. Bunlar üç tuğlu paşalar. Divana katılıyorlar.

“Türkiye, büyük adaletsizlikler arasında, sık sık da dünyada adaletin en çok gözetildiği ülke.” (s.295) “Sadrazam, dinlenme günü olan Cuma günü hariç her gün evinde divan topluyor. Dört gün de (Cumartesi, Pazar, Pazartesi, Salı) Saray’daki divana gidiyor.” (s.297)

Saray’daki ‘Divan’da önce mali işler, sonra yabancı devletlerle ilişkiler (elçilerin istekleri, yanıtlar; patentler, imtiyazlar, pasaportlar vb.) görüşülüyor; Reis Efendi talimat alıyor. Sonra cezai davalara geçiliyor. Davalı ya affediliyor, ya da hemen mahkûm oluyor. En son olarak da sivil davalara bakılıyor. (s.298) “Bu mahkemede İmparatorluğun sonuncu insanı, ülkenin en büyük senyörlerine karşı hakkını aramakla teselli buluyor; fakirin adalet talep etme hakkı var; Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler orada aynı şekilde dinleniyorlar.” Avukat, savcı vb. yok. (s.299) Kurana, müftüye, tanıklara başvurarak davayı çözüyorlar. Bir dava en çok yedi sekiz gün sürüyor. “Başka bir açıdan, Türkiye’de davalar bizde olduğundan çok daha az. Çünkü Sultan’ın tebaası, onun keyfine göre kullandıkları mülkün ancak tasarruf hakkına sahipler; bu yüzden öldüklerinde geriye büyük ihtilaflar kalmıyor.” (s.299) Divan toplantıları dört saat kadar sürüyor.

Din adamları sıradan insanlar gibi yargılanmıyorlar. Özel ayrıcalıkları var. Birçok insan zengin olduktan sonra derviş veya “santon” oluyorlar. (s.301) “Eğer Descartes ve Gassendi, düşündükleri gibi İstanbul’u ziyaret etselerdi, Türklerin ahlakı ve siyaseti hakkında ne kadar mükemmel fikirlerle döneceklerdi! Hükümet büyükleri şiddetle hayattan ayrıldıkları zaman bile sakin bir şekilde ve aziz gibi ölüyorlar, ya da hiç olmazsa öyle görünüyorlar..” (s. 305)

‘Leventi’ler tersaneye yakın yerlerde baş belası idiler; fakat yola getirildiler.Yeniçeriler İstanbul’da “çok dürüst” bir şekilde yaşıyorlar; fakat “eski itibarlarını kaybettiler; dejenere oldular.” (s.308) Sayıları 25 000’i aşmaz.

Kaptanpaşa o kadar güçlü ki, Çanakkale dışında olunca, valileri bile sultanın emrini beklemeden idam ettirebiliyor. Bütün kıyı vilayetleri valileri ondan emir alıyorlar. (s.322) İstanbul’da 20-30 kadar savaş gemisi var. İki türlü kadırga bulunuyor. İstanbul ve Ege kadırgaları. İstanbul’dakiler yazın sefer yapıyor; seferden sonra silahsızlanıp Kasımpaşa’ya çekiliyor ve orada bekliyor. (s.323) Bey ve kaptanların çoğu Hıristiyanlıktan dönme.  Bütün malzemeyi Sultan sağlıyor. İki yüz kadar kürekçi var. Kaptanpaşa sefer olmadığı zaman, kendi kölelerinin dışında bu kürekçileri de kendi işlerinde çalıştırıyor. Ayrıca onlar için 12 000 lira para alıyor. (s.323) Kürekçi bulunmazsa köleler satın alınıyor; fakat bunlar tecrübesiz oldukları için çoğu kez denizde ölüyorlar. Daha da olmazsa bunlara yeniçeriler ekleniyor. Takım (Archipel) adaları kadırgaları her an harekete hazırlar. Kaptanlar adaların gelirlerinden her şeyi sağlıyorlar. Kadırgaları Sultan temin ediyor. Köleleri kaybetmemek için savaştan kaçıyorlar; kaptanpaşa da göz yumuyor. (s. 324) (Kadırgalar: Rodos Beyi: yedi kadırga; Sakız Beyi: yedi kadırga; Kıbrıs Beyi: altı kadırga; Metelin, Negrepont, Cavale, Selanik; birer kadırga; Naxie, Paros, Andros, Syra: birer kadırga.)

“Yahudi kadın köleler Türk hanımların büyük güvenine sahipler; mücevher götürmek bahanesiyle her zaman dairelerine girebiliyorlar ve çoğu kez kadın kılığına girmiş yakışıklı delikanlılar götürüyorlar.” (s. 369-370)

Türkler çok az konuşuyorlar; gereksiz hiçbir şey söylemiyorlar; Rumlar çok geveze. (s.377) Mevleviler diğer Türklere göre çok daha fazla içki içiyor, esrar çekiyorlar. Türklerin İsa’ya büyük saygıları var. (s. 395-396)

CİLT. III.

Köprülülere büyük övgü. Çok erdemli insanlar; halk, Numan Köprülü vesilesiyle Köprülüleri çok seviyor. 36 yaşında; tüm Osmanlı kroniklerini okumuş. Yazar, Paşayla tanışıyor. Avrupa’yı “mükemmel” bir şekilde tanıyormuş.(s.5)

Bu ciltte şehirler hakkında ilginç bilgiler var.

Sinop’ta “az miktarda yeniçeri var ve hiç Yahudi bulunmuyor. Türkler Rumlara güvenmedikleri için onları savunmasız geniş bir mahallede oturmaya mecbur ediyorlar.” (s.50)

Kervanlarda Türkler ve Frenkler çoksa emniyet var; çünkü onlar savaşıyor; Rumlar ve Ermeniler savaşmıyor. Erzurum Paşası kervanla beraber yürüyor; tüm hırsızlar kaçıyorlar. (s.87) Kalabalık bir kervan 600 kişiden fazla katılımla gerçekleşiyor. (Trabzon, Erzurum arası). Günde 12-15 mil yapıyorlar. Yazar bunun dinlenme ve etrafı görmeye bol zaman sağladığını söylüyor. 600 kişinin 300’ü paşa konağı mensupları. Kalan kısım ise tüccar ve yolcu. Ayrıca deve, katır ve köpekler de kervanın azaları arasındalar. Kervanın bir kahyası var.. (s.88) Divan efendisi ikinci memur. 70 kadar Boşnak (“bossniois” diye yazılmış) korumayı sağlıyor. Çavuşlar, müzisyenler. Hekim. Burgonyalı yaşlı bir hekim var. Apotikeri de Fransız. Yazar “nerede Fransız yok ki?” diye soruyor. (s.88)

Erzurum’da 18 000 kadar Türk, 6 000 Ermeni ve 400 Rum var. Tüm eyalette 60 000 Ermeni 10 000 de Rum olduğu tahmin ediliyor. Erzurum’daki Türklerin hemen hepsi yeniçeri. 12 000 kadarlar, geri kalan kısımda da 50 0000 Türk var. Bunlar her meslekten insanlar, Yeniçeri ücreti almıyorlar; aksine yeniçeri ağasına para veriyorlar… “En dürüst insanlar yeniçeri ocağına katılmak zorundalar; çünkü aksi takdirde şehirde mutlak hakim olan vali tarafından iyi gözle görülmezler; ayrıca komşularının devamlı tecavüzüne uğrarlar.” (s.109) “Sultan gerçek yeniçerilere günde 5 ile 20 akçe arası veriyor; bu paradan ağa yaralanıyor.” (s. 109) “Bu şehir tüm Hint mallarının geçiş ve bekleme yeri; özellikle Arapların Bağdad ve Halep etrafında dolandıkları zaman. Başlıcaları İran ipeği, pamuk, ilaç, boyalı tuvalden oluşan bu mallar Ermenisten’a geçiyorlar. Orada çok azı perakende olarak satılıyor.” (s. 110) Bunlar Trabzon’a, oradan da İstanbul’a gidiyor. İran’dan derileri ve tuvalleri boyamak için bol boya; Özbekistan’dan rübarb geliyor. Erzurum idaresi beylerbeyi paşaya senede üç yüz kese yolluyor. Her kese 500 ekü. Bunlar 1) şehre giren ve çıkan mallardan alınan % 3 (bazen iki misli) resimlerden; 2) gümüş ve altın paralardan alınan haklardan oluşuyor; ayrıca 3) beylerbeyi şehirdeki bütün görevleri, iltizam usulüyle, en çok artırana veriyor, 4) Türkler hariç, İran’a gitmek üzere Erzurum’u terk eden herkes Erzurum’da en az beş ekü ödüyorlar. (s.112)

Feyzullah Efendi’nin “doğum yeri olan Erzurum’daki tüm gasplardan hisse aldığı söyleniyordu. Orada çok geniş mülklere sahipti” Bu durumda ölümü misyonerlerin çok işine yaradı. Kendisi de Cizvit düşmanıydı. (s.113)

Erzurum eyaleti Sultan’a 600 kese gümüş para  yoluyor. Gümrükten % 9 alınıyor; bunun % 6’sı Sultan’a % 3’ü de paşaya gidiyor. (s.113) Kervanlar Erzurum’dan Haleb’e 35 günde gidiyor. Hırsızlar ve madeni kaynaklar (bakır, gümüş) hakkında bilgiler veriliyor. (s.130)

“Ermeniler dünyanın en iyi insanları; dürüst, terbiyeli, sağ duyulu ve güvenilirler. Sadece Doğu ticaretine hâkim olmakla  kalmıyorlar; Avrupa’nın büyük şehirleriyle yapılan ticaretten de pay alıyorlar. İran’ın derinliklerinden Livourne şehrine kadar her yerde mevcutlar. Yakın zamanlarda Marsilya’ya da yerleştiler.” (s.252) Merkezleri İran’da, Isfahan’ın Culfa mahallesi. Şah Abbas I. zamanında buraya yerleştirildi ve desteklendiler. Bu destekle tarımdan ticarete geçtiler. Culfa, 30 000 kişilik, şehir gibi bir mahalle. Ermenilerin dini hakkında bilgiler veriliyor. Ayrıca “bütün güçlüklere rağmen Doğu’ya yeni Capucin’ler, Carme’lar, Cizvit’ler, Dominiken’ler geliyor.” (s.278)

Tokat: “Tokat şehri Erzurum’dan çok daha büyük ve daha güzel. Evler daha iyi inşa edilmişler ve çoğu iki katlı.” “Doğu’da az görülecek bir şekilde Tokat’da sokaklar kaldırımla döşenmiş.” (s.299) 20 000 kadar Türk aile, 4000 Ermeni aile, 300-400 de Rum aile bulunuyor.. Şehirde 1 000 kadar yeniçeri ve bir miktar da sipahi var. (s 300)

İpek ticareti gelişmiş. “Fakat Tokat’ın büyük ticareti bakır kap kacak.” Temiz bir işçilikle yapılıyorlar ve İstanbul’a, Mısır’a  gönderiliyorlar. Tokat’ta çok miktarda sarı maroken deri de üretiliyor ve Samsun’a gönderiliyor. (s.301) Boyanmış tuvaller İran’ınkiler kadar güzel değiller; fakat Kırım ve Moskova’ya, hatta Fransa’ya gönderiliyorlar. Amasya ve Tokat, bunları tüm geri kalan illerden daha fazla üretiyorlar. “Tokat’a Küçük Asya’nın ticaret merkezi olarak bakmak gerekiyor. Diyarbakır kervanları oraya 18 günde geliyor. Tokat-Sinop arası altı gün. Doğrudan İzmir’e (Ankara’ya uğramadan) 27 gün. (s. 301-302) Tokat Bursa arası 20 gün. İpek satışları İzmir’de çok kârlı. Bunu Ermeni tüccarları yürütüyor. Batman (6 okka) başına üç ekü kazanıyorlar. Bir at yüz ekü, bir deve baş yüz ekü getiriyor. Tokat, Sivas eyaletine bağlı.(s.302)

“Ankara bizi Doğu’nun bütün diğer şehirlerinden daha fazla mutlu kılıyor.” Bunların damarlarında hala Galyalı (Gaullois) kanı var. 30 000 kadar “cömert Golyalı”, en önemlisi Brennus olan şeflerinin komutasında Doğu’da fetihler yapmaya gitmişler. 20 000’i Lutarius komutasında Anadolu’ya geçmiş. (s.311) “Ankara bugün Anadolu’nun en iyi şehirlerinden birisi ve her tarafta eski ihtişamının izleri görülüyor.” (s. 322) Ankara paşasının 30-35 keselik bir geliri var. Şehirde 300 kadar yeniçeri var. Türklerin nüfusu 40 000 civarında. 4-5 bin Ermeni; 600 kadar Rum bulunuyor. (s. 334)

Ankara keçilerinin övgüsü. İpliğin okkası 4 liradan 12-15 liraya kadar çıkıyor. Bütün şehirliler bununla uğraşıyorlar. İngiltere’deki perukalar dahi bunlardan yapılıyor. (s. 335)

Bursa: Asya’nın en büyük ve en muhteşem şehri. “Bedestan’da Doğu’nun tüm malları bulunuyor.” Türkiye’nin en iyi ipeklileri de burada. İran ipeklileri de var; fakat o kadar beğenilmiyor. (s.341) Şehir temiz ve kaldırımlarla döşenmiş. Türkiye’nin en iyi işçileri burada. Fransa’da ve İtalya’dan gönderilen halılara en güzel desenleri işliyorlar. (s.341) 400 Yahudi, 500 Ermeni ve 300 de Rum aile var. Şehir nüfusu yazara fazla görünmüyor. (s. 341-342)  250 kadar yeniçeri var.

İzmir: Doğu’nun en büyük ve en zengin şehirlerinden biri. 15 000 Türk; 10 000 Rum; 1800 Yahudi; 200 Ermeni; 200 de Frenk var. Şehir temiz; evler iyi yapılmış. (s.371) 2000 kadar yeniçeri; paşa yok; serdar var. Kadı adalet dağıtıyor. 1702’de otuz önemli tüccardan oluşan bir “Fransız Milleti” var. Bunun dışında daha az önemli Fransız tüccarları da var. “İngiliz Milleti” de aynı derecede önemli. Holanda’nın ise 18-20 tüccarı var. İki tane de Ceneviz tüccarı bulunuyor. İzmir’e İran’dan devamlı kervanlar geliyor. Tuval ve ilaçlar dışında, her yıl iki bin balyaya kadar ipek geliyor. (s.372)

Fransızların sattıkları: Cochenille; indigo; Salsepareille du bois de Brésil; campech; verd de gris; badem; tartres; biber; caneldoc; serges de Beauvais; cadis de Nimes; pinchinats; Floransa satenleri; kağıt; ince étain; iyi çelik; emaux de Nevers. (s. 373)

Fransızların aldıkları: Doğu’nun en zengin malları olan İran ipekleri ve Ankara ve Beypazarı keçi ipliği dışında: pamuk ipliği, coton en rame, ince yünler, batardes yünler, noix de Gale, mum, scamonée, rübarp, afyon, aloes, tutre, galbanum, arap sakızı; gomme adragant, gomme amomiac, semen contra, encens, zadoavia, sıradan büyük halılar. (s. 373-374) “Bütün ticaret Yahudiler aracılığıyla yapılıyor. Alınan ve satılan her şey onların ellerinden geçiyor. Onlara ne kadar “çıfıt” dense, “bedbahtlar” dense de her şey onların organlarıyla yapılıyor. Haklarını yememek lazım; öbür tüccarlardan daha becerikliler ve İzmir’de gayet rahat bir hayat yaşıyorlar. Her dil konuşuluyor. İnsan kendini Avrupa’da sanıyor. Sahil yoluna Türkler gitmiyorlar. (s. 374)