LUXEMBURG, ROSA

ANASAYFA

LUXEMBURG, ROSA; L’Accumulation du Capital (Oeuvres IV, C. II); Paris, Maspero, 1972. (1913).

Marksist düşünür kapitalizmi çözümlerken Osmanlı toplumu ile ilgili verilere de çok yer veriyor. Temel fikri şu: kapitalizm, etrafında prekapitalist bir hinterland olmadan artı-değerin realizasyonunu sağlayamaz! Yani kapitalizm başlangıçtan itibaren emperyalist uygulama içinde olmak zorunda. “Kapitalizm var olmak ve gelişmek için kapitalist olmayan üretim biçimleri ile çevrili bulunmalıdır. Fakat bu, böyle her türlü üretim biçiminin kendisi için yararlı olacağı anlamına gelmez. Ona ücret sistemi için işçi rezervleri, artı-değeri için de pazar teşkil edecek kapitalizm öncesi sosyal kategoriler gereklidir” (s. 40). “Bugün (1913), yani birkaç yüzyıllık gelişmeden sonra bile, diyor yazar, kapitalist üretim tüm dünya üretiminin ancak küçük bir parçasını fethetti; yerleşkesi daha çok küçük Avrupa: Avrupa’da büyük üretim alanları, tarım veya bağımsız zanaat üreticileri, geniş topraklar egemenliği altında değil” (s. 31).

Kolonyalizmin temelinde hegemonya kurulan ülkede tüm toprak tasarrufuna sahip olmak zorunluluğu yatıyor. Ancak bu şekilde kolonyalistler nerede neyin, ne zaman üretileceğine karar verebilirler. Örneğin ABD’de 1861’de iç savaş çıkıp da Amerika’dan pamuk ithal edilemez hale gelince, İngiliz kapitalistleri “Mısır’da da çok kısa bir zamanda plantasyonlar kurdular”. (s. 31).   Zaten bu olanak için kolonyalizm ideologları “Doğu’da tüm topraklar devlete ait” diye fiksiyon yaratmışlardı. Bunu da İslam’a dayandırdılar. Luxemburg bu konuda “klasik ekonominin en ünlü temsilcilerinden biri” olan James Mill’den alıntılar yapıyor. Mill, temel eserinde, Herodot’tan Volney’e kadar uzanan bir referans zincirinde bu “fantezist” kuramı savunuyor ve şu ünlü cümleyi kullanıyor:  “Toprak mülkiyeti hükümdara aittir; çünkü eğer öyle olmasaydı, kime ait olduğunu bilmemiz imkânsız olurdu”. (R.L. s. 44, dn 1; J. Mill; The History of British India, Londra, 1840, 4. ed. C. I, s. 311). Bu ideolojik fiksiyonu Maxime Kowalewsky düzeltmiş! Ona göre sözde “İslamî teori ve pratik”ten kaynaklanan bu fikir, aslında “İngiliz kökenli bir efsaneden başka bir şey değildir”! (s. 44-45; Kowalewsky, La Propriété collective du sol; causes, historique et conséquences de sa désintégration; Moskova, 1879). İngilizler, 1793’ten itibaren bu efsaneye dayanarak Bengal’de vergi tahsildarlarına (Zemindar’lar) toprak mülkiyeti vermeye başlamışlar. (s. 44). Böylece İngilizler Hindistan’da “köy cemaatlerinin geleneksel mülkiyetini ellerinden alarak yapay bir toprak aristokrasisi yarattılar” ve sonra da köylüyü bu “gaspçı”lara karşı koruduklarını iddia ederek “hukuka aykırı bir şekilde gasp edilen bu toprakların” İngiliz kapitalistlerin eline geçmesini sağladılar. (s. 46). Sonuç şu oldu: Arap, Afgan ve Moğol yönetimlerinin, aksine büyük bayındırlık (su kanalları, yol, liman vb) çalışmaları tamamen durdu. Örneğin Moğol Hanedanı’nın atası Timur tarıma, sulama tesislerine, yolların ve yolcuların güvenliğine büyük bir ilgi gösteriyordu; zamanında büyük yollar, su kanal ve kuyuları, köprüler vb inşa edilmişti. Oysa 1858’e kadar Hindistan’ı idare eden Doğu Hint Kumpanyası zamanında “Hintlilere yarayacak tek bir su kaynağı bulunmadı, tek bir köprü yapılmadı, tek bir kanal inşa edilmedi” (s. 46; Comte Warren’dan Kowalewsky alıntılamış). Cezayir’de de benzer şeyler yaşandı. Fransız yönetimine girdiği sırada Cezayir’de şehirlerde Maure’ların (Berberi’ler; bir Berberi komutan olan Tarık bin Ziya’nın Endülüs’ü fethinden sonra bu sözcük Müslüman anlamına gelmeye başladı), Yahudilerin, tüccar ve tefecilerin mülkiyeti vardı; köylerde ise Osmanlılar toprakların önemli bir kısmına el koymuş olsalar da, toprağın yaklaşık yarısı geleneksel Kabil aşiretlerinin kolektif mülkiyeti olarak kaldı. Büyük kabil aileleri patriyarkar gelenekleri içinde, seçilmiş şeflerinin idaresi altında yaşıyorlardı. Çöl kıyısında yaşayan bu büyük aileler “ilginç şekilde Güney Slavların ‘zadruga’larına benziyordu. Aile sadece toprağın değil, silahların, üretim araçlarının ve üyelerinin mesleki etkinliği için zorunlu paranın da ortak mülkiyetine sahipti” (s. 48).

 Oysa Fransızlar, Türkler tüm Cezayir toprağını devlet mülkiyeti yaptı şeklinde bir” efsane” yarattılar. “İslam’ın ve müminlerin tüm temel iktisadi inançlarına ters düşen bu saçma fikre sadece Avrupalılar inanabilirdi” (s. 49). Oysa Fransa hep “mission civilisatrice”i övdü. 30 Haziran 1873’te de milletvekili Humbert, toprakta özel mülkiyet getiren bir kanun tasarısını bunun sonucu ve taçlanması olarak sundu. Böylece geleneksel Arap ailelerin gücü kırılacak,  toprakları Fransız kapitalistlerin mülkiyetine geçecekti. İngilizlerin Hindistan’da yaptığını, Louis Philippe idaresinden itibaren Fransızlar Cezayir’de yapıyorlardı. 1873’te Fransızların elindeki 400 bin hektarlık arazinin 120 bini Cezayir ve Setif Şirketlerine aitti. Bunlar da toprağı kendi işlemiyor, yerlilere geleneksel metotlarla işletiyorlardı (s. 54). Aynı süreç Tunus ve Fas’ta da işledi. Sürecin son halkası binlerce Cezayirli’nin Asya Türkiyesi’ne (Suriye örneği veriliyor) göçmeleri oldu. (s. 55). Fransa Hükümeti ise pasaport vermeyerek bunları önlemeye çalışıyordu.

Kapitalizmin Avrupa dışında gelişmesini en çok sağlayan şey demiryolu inşaatı ve silahlanma için yapılan borçlanmalar ve yabancı yatırımlar oldu. Demiryolları Avrupa’da 1840’larda,  Amerika’da 1850’lerde, Asya’da da 1870-1880’lerde hızla yapıldı. (s. 88). Böylece önce doğal ekonomi “meta üreticiliği”ne dönüşüyor, ikinci aşamada da kapitalist ilişkiler gelişiyordu. Ulusal şirketler aracılığıyla kapitalist ülkelere sermaye transferi yapılıyor, parasal sermaye üretici sermaye şekline dönüşüyordu. Genç devletler aynı yolla kapitalistleşerek “emancipé” oluyor, fakat alacaklı ülkelerin mali vesayeti altına giriyorlardı. 16 ve 17. yüzyıllarda bu şekilde İtalyan cumhuriyetlerinden İngiltere’ye, 18. yüzyılda Hollanda’dan İngiltere’ye, 19. Yüzyılda da İngiltere’den Amerika ve Avustralya’ya sermaye transferi olmuştu. Halen de Almanya’dan Türkiye’ye gerçekleşiyor. (s. 88). “Sismondi’nin tam bir delilik saydığı şey, şu örnekte ifadesini buluyordu: İngiltere, kendi sermayesiyle ödediği demir ve malzemeyle Amerika’da demiryolları kuruyor, üstelik onları da kendisi kullanmıyordu. Tüm periyodik krizlere rağmen Avrupa sermayesi bu delilikten o kadar büyük kârlar sağlıyordu ki 1875’e doğru Londra Borsası yabancı ülkelere borç verme hummasına kapıldı. 1870 ile 1875 arasında Londra’da imzalanan borç anlaşmaları 250 milyon sterlinlik bir değere ulaşmıştı ve bu da İngiltere’nin deniz-ötesi ülkelere ihracatının hızla artmasını sağlamıştı” (s. 92-93). Ne var ki bunun sonucu da borçlu ülkelerin giderel borçlarını ödeyemez hale gelmeleri oldu. 1870’lerin sonuna doğru Türkiye, Mısır, Yunanistan, Peru, Venezuella, Uruguay, Kosta-Rika,  Honduras, Ekvator iflas bayrağını çeken ülkeler oldular. (s. 93).

Küçük Asya demiryolları 1850 ile 1880’lerin sonu arasında İngiliz sermayesi ile yapıldı; sonra da Alman sermayesi –peşinden Alman ihracatını sürükleyerek- devreye girdi. Bu sermaye 1896’da 28 milyon mark iken 1913’te 113 milyon marka ulaştı. (s. 93-94). Kimi anonim şirketler bazen kısmen, hatta tamamen sermayelerini kaybetseler bile, süreç bütününde çok kârlı idi. Peki, son tahlilde, artı-değeri gerçekleştirenler ve borcu ödeyenler kimlerdi? Luxemburg’a göre Türkiye ve Mısır’ın durumları bu soruya “en klasik yanıtı” oluşturuyor! 19. yüzyılın ikinci yarısında Mısır ekonomisinde üç önemli değişiklik oldu: 1) Büyük, modern kapitalist işletmelerin kurulması, 2) görülmemiş derecede borçlanma, 3) köylü ekonomisinin çöküşü. (s. 96). Mısır’da 1830’larda serflik vardı. Mehmet Ali fellahlardan tüm ürünlerini satın alıyor, sonra bu ürünü yine onlara ancak asgari geçim sağlayabilecekleri ve tohum tedarik edebilecekleri bir fiyatla tekrar satıyordu. Bunun dışında Amerika ve Hindistan’tan pamuk, şeker kamışı, biber ve çivit getirtiyor ve bunları –ne kadar üreteceklerini belirleyerek- köylüye dağıtıyordu. Pamuğa ve çivite (indigo) zaten devlet tekeli konmuştu, tek alıcı devletti. Ayrıca Mehmet Ali, emeğin üretkenliğini artıracak şekilde,  kanalları onardı, su kuyuları açtı, Nil’de büyük bir baraj inşasına başladı. Bunun için Fransa ve İngiltere’ye buharlı makineler, pompalar ve lokomotifler ısmarlandı. Bu baraj girişimi bir ilkti (1845-1853 arasında 50 milyon mark ve fellahların bedava emeği ile yapılan  Kalioub barajı) ve sonra da Mısır tarihi için kötü sonuçlar doğuracak olan Süveyş Kanalı yapıldı. Bu kanal Mısır’ın yabancı sermayeye tam teslimiyetine yol açtı. (s. 96). Fransız sermayesiyle yapılmasına 20 bin serf de bedava emeğiyle katılacak, ayrıca Mısır 70 milyon mark ile Süveyş Şirketi sermayesinin % 40’ını alacaktı. Bu 70 milyonluk borç, yirmi yıl kadar sonra Mısır’ın İngilizler tarafından işgaline bahane oldu. 

Mısır ekonomisinde en büyük dönüşümü pamuk ekimi sağlamıştı. 1865’te Amerikan iç savaşının bitmesiyle pamuk fiyatları düşünce, bu kez şeker pancarı ekimine geçildi. Bu yeni bir tarım devrimine yol açtı. 1868 ve 1869’da Mısır altısı İngiltere’ye, on ikisi de Fransa’ya olmak üzere 18 büyük şeker fabrikası ısmarladı. Bunlardan her biri o güne kadar mevcut olanların dört misli kapasite ile çalışıyor ve günde 200 ton şeker üretebiliyordu. Fabrikalar Nil nehri boyunca onar km aralıkla kurulmuşlardı ve her biri 10 km2’lik bir birimin merkeziydi. Bu palntasyonlara binlerce fellah getirildi. Ne var ki bunlar işin ehli değildi ve “fellahlar kırbaç altında modern işçiler haline dönüştürülemezdi” (s. 99). 

Bunları kim finanse etti?

Said Paşa ölümünden bir yıl önce, 1863’te 68 milyon (komisyon, faiz vb çıkınca 50 milyon net) marklık bir borç imzalamıştı. İsmail’e bunu ve Süveyş Kanalı’nın 340 milyon markı miras bıraktı. İsmail de borçlanmalara devam etti. Said Paşa’nın ölümünden sonra on üç yıl içinde Mısır’ın borcu 3 293 000 sterlinden 94 110 000 sterline (yaklaşık iki milyar mark) çıkmıştı. (s. 100). Sonunda Mısır’ı iflasa götüren de bu borçlar oldu. 1879’da, on bin kadar felleh açlıktan ölürken, ülkede Düyunu Umumiye idaresi kuruluyordu. “Garip şey, Avrupa sermayesi iflas halindeki ülkenin umutsuz durumundan korkmamıştı; aksine onu ‘kurtarmak’ için yeni krediler öneriyordu” (s. 102-103). Mısır’ın sömürgeleşme süreci doğal ekonomi, emtia üretimi, kapitalizm ve Avrupa sermayesi tarafından yutulma çizgisini izlemişti. Bu konuda ikinci klasik örnek de Türkiye idi.

1850 ve 60’larda İngiliz sermayesi İzmir-Aydın ve İzmir-Kasaba-Alaşehir demiryollarını inşa etmişti. Sonra bunlar Afyonkarahisar’a bağlandı; daha sonra da İzmit-Haydarpaşa hattı ihalesi yapıldı. Bu arada Fransız sermayesi de İngiliz sermayesine ekleniyordu. Sonuç, Mısır’dan iki yıl sonra, Düyun idaresi oldu. Kayser Wilhelm’in ikinci ziyaretiyle de (1898) Almanya Bağdad Demiryolu imtiyazını alıyordu.

Osmanlı Devleti’nde kapitalist birikim şöyle gerçekleşiyor: Alman sermayesi Türkiye’de demiryolları, limanlar, barajlar inşa ediyor.  Bunlarla yeni bir artı-değer üretiyor ve onu da köylülerin el emeği olarak kullanıyor. Bu artı-değerle aynı zamanda Almanya’dan alınan demiryolu malzemesi ve aletleri karşılıyor (realize ediyor). Bunu da kısmen demiryolları sayesinde doğal ekonomi koşullarındaki ticareti teşvik ederek, kısmen de zorla (“kilometre garantisi” ile doğal ekonomi ürününü paraya dönüştürerek) sağlıyor. (s. 107-108).

Aşar, Asya despotizminin en eski bir gasp yöntemi. Osmanlı, bu vergiyi Eski Rejim’in “fermiers généraux”larına benzeyen mültezimler aracılığıyla topluyor. Onlar da (tamamen ya da hisseler halinde) başka mültezimlere devrediyor. Hepsi de kazançlarını artırma peşinde oldukları için köylü giderek daha fazla eziliyor ve vergiyi ödeyemez hale geliyor. Bu durumda kendisi de tahıl tüccarı olan mültezim, muhtarın da yardımını sağlayarak, ürünü daha tarladayken ucuza kapatıyordu. (s. 108; Charles Morawitz’den naklen). Düyun İdaresi Tütün, alkollü içki, ipek ve balıkçılık resimlerini, borçlara ve km garantisine karşılık olarak da aşarı topluyordu. Mültezim bulamazsa ürün Hükümet tarafından depolanıyor, deponun anahtarı da Düyun’a veriliyordu. Böylece Düyun artı-ürünü uygun koşullarda uygun fiyata satabilecekti. Özet olarak durum şuydu: Konya, Bağdad, Basra vb ovalarında “basit kullanma değeri” olarak üretilen buğday, kısmen devlet vergisi olarak mültezimin eline geçtiği andan itibaren “emtia” haline geliyor ve paraya çevrilerek devlete aktarılıyordu. Devlet de bunu (köylülerin gaspedilmiş artı-ürününü) kısmen demiryolu inşaatı ve trafiği ödemelerinde kullanıyordu. Bu şekilde, ithal edilmiş -ve bünyelerinde Alman işçilerinin artıdeğerini taşıyan- üretim araçları da pazarda realize edilmiş oluyorlardı. Böylece Osmanlı kasalarından çıkan para sonunda Deutsche Bank kasalarına girmiş oluyordu. “Metabolizma doğrudan ve kaba bir şekilde Asya’nın doğal ekonomisi ile Avrupa’nın sermayesi arasında işliyor ve bu süreçte Osmanlı Devleti’nin gerçek rolü de köylü ekonomisini sermaye hesabına sömürmek oluyordu” (s. 109-110).

Daha sonra himayeciliğin analizine geçen Luxemburg, bu bölüme emperyalizmi tanımlayarak başlıyor ve şu tanımı veriyor: “Emperyalizm kapitalist birikim sürecinin siyasal ifadesidir. Özgür dünyanın hala kapitalistleşmemiş son parçaları üzerinde ulusal kapitalizmlerin rekabeti şeklinde ortaya çıkar. Bu kısım dünyanın hala en büyük kısmıdır. (s. 111). Klasik iktisat teori serbest ticaret ilkesi üzerine kurulmuştu ve Ricardo Okulu bunu basit meta üretimi ile malların basit serbest dolaşım koşulları şeklinde görüyordu. Sturm und Drang dönemi klasik iktisatçıları sermaye birikiminin barışçı yollarla gerçekleşeceğine (emek-sermaye harmonisine) inanıyorlardı ve 1860-1870 dönemi de bu umudu doğrular izlenimi veriyordu. Aslında Cobden, Bright ve çevresinin doktrini İngiltere’de Lancashire pamuk dokumacılarını, Kıta Avrupa’sında ise daha çok tarım çıkarlarını temsil ediyordu. 1853 ile 1862 arasında Fransa’nın eski himaye sistemi III. Napolyon’un 32 emperyal kararı ile ortadan kaldırıldı. (s. 113). 

Serbest ticaret (libre échange) orta Avrupa’da yeni ulusal devletlerin kurulması yönünde kullanıldı. Örneğin Almanya’da Manteuffel ve Bismarck onu Avusturya’yı birlikten dışlamak ve Prusya önderliğinde gümrük birliğini gerçekleştirmek için en iyi araç saymışlardı. İtalya’da ise bu politika Kont Cavour’un politik aracı oldu. (s. 113). Aynı politika ile Rusya’da da, 1860’larda, kapitalist birikimin ve sanayileşmenin temelleri atıldı. Köleliğe son verildi, demiryolu inşaatı hızlandı.

Aslında serbest ticaret politikası sermaye birikimi tarihinde ancak ikincil (épisodique) bir olgu idi. “Bu yüzden de 1870’lerin sonundaki dönüşümü ve korumacı politikaya geçişi Büyük Britanya’nın serbest ticaretine karşı diğer kapitalist devletlerin tepkisi olarak yorumlamak yanlıştır” (s. 114). Nitekim Engels de 18 Haziran 1892 tarihli (Nicola-on’a) bir mektubuna buna işaret ediyor ve bazu durumlarda (örneğin Almanya’nın korumacılında) bunun tamamen saçma olduğunu söylüyordu. Rosa’ya göre asıl neden 1880’lerde rekabetin kızışması ve yayılmacılığa dönüşmesiydi. İngiltere’nin Mısır’a ve Güney Afrika’ya, Fransa’nın Tunus’a el koymaları, Habeş harbi, İtalya’nın Afrika maceraları vb gibi olaylar da bunu gösteriyordu. Eğer İngiltere serbest ticarete sadık kalan tek ülke olduysa bunun da nedeni çok geniş bir nüfuz alanına sahip olmasıydı. Korumacılık Almanya, Fransa, Rusya ve İtalya’da militarizm ve silah yarışı ile birlikte uygulanmıştı. Serbest ticaret politikalarında öncelik kara kuvvetlerine verilirken, korumacılık ile ön plana geçen deniz kuvvetleri oldu. Tüm gelişmesi boyunca kapitalist birikim şiddet, baskı, yağma, eşkıyalık vb gibi yöntemleri ihmal etmedi. “Siyasi şiddet de iktisadi sürecin aracı ve taşıyıcısı oldu” (s. 117).