PERROT, GEORGES

ANASAYFA

PERROT, GEORGES; Souvenir d’un Voyage en Asie Mineure; Paris, 1864.

Yazar (1832-1914) Sorbon Edebiyat Fakültesi’nde profesör. Fransız Akademisi’ne bağlı Enstitü üyesi. Helenist ve arkeolog. Anadolu’ya da antik eserleri incelemek üzere bir misyonla gitmiş. Bu misyonun bulgularının katalogunu da yapmış. Antik sanat ve arkeoloji konularında çok sayıda eseri var. Amasya; Kapadokya; Küçük Asya Sanatı vb. başlıklı kitapları da bizi yakından ilgilendiriyor.

Seyahat 1861’te yapılmış. Eserin ilk baskısı 1863’te yapılmış. En ilginç seyahatnamelerden biri.

Eser taşra aristokrasisinin çöküşünü ve yerel, küçük sanayinin azınlıkların ve yabancıların eline geçişini anlatıyor. Rumlar Osmanlı yönetiminden çok memnunlar. Bir İstanbul Rum bankeri Yunanlıların İstanbul’a egemen olmalarını hiç arzu etmediklerini söylüyor. “Hiç olmazsa Türkler sizi idareyle, nizamlarla sıkmıyorlar” diyor. (s. 11) Pera’da halka göre “İstanbul’un üç belası: yangınlar, veba ve dragomanlar.” (s.11)

Abdülmecit zamanında Sultanlar, elmas rehin ederek Ermeni veya Frenk mücevhercilerden mücevher alıyorlarmış. (s. 28)  Mahmut II’den beri Evkaf Nezareti vergilerini kendi ajanları vasıtasıyla topluyor. (İmparatorluk mülkünün 1/3 ü devlet mülkiyeti) İğrenç ve saçma iç gümrükler devam ediyor. (s.33)

Rumlar reformlar sayesinde eşitliğe yaklaştıklarını söylüyorlar.

20 yıl kadar önce ipekçilikte Avrupa tekniği girmiş. Bursa nüfusu 35 000 kadar. Şehir fakir; en fakirler de bin kadar Yahudi. (s.53) Bursa’da 35 tezgah (filature) var. 7-8 tanesi Avrupalılar, gerisi Ermeniler elinde. (s.73) Bursa’da buharlı makineler dahi imal ediliyor; beş bin kadar işçisi olan tezgahlar (filatures)  sarsılıyor; Bir yandan hipotekler, öte yandan tecrübe, yol ve kömür yokluğu bunları çökertiyor. (s.77) Ancak ham maddelerin ihraç resimlerinin çok yüksek olmaları dolayısıyla ayakta kalabiliyorlar. Birkaç yıl sonra, 1861’de Fransa’yla yapılan anlaşma sonucu  bu ihraç resimleri hissedilir bir şekilde azalıyor. (s.79-80) Eğer Müslümanlar işçi olmaya yanaşırsa ücretler düşer ve dokumacılık (filature) yaşayabilir. Bursada dokuma tezgahları (metiers), Avrupa rekabeti karşısında azalıyor. Ülkede üretilen ham ipeğin pek cüzi kısmı Bursa’da kalıyor. (s. 82)

Grek ruhban sınıfının güçlü durumu ve soygunculuğu.  (s.95, 105)

“Küçük Asya’nın hemen her tarafında ne Rumlar Rumca, ne de Ermeniler Ermenice konuşuyorlar.” (s.114) Hepsi Türkçe konuşuyorlar. Kütahya’nın bir köyünde (Zemmeli) Rum cemaati lideri Rumca bilmiyor. Fakat oğlu açılan bir okul sayesinde biraz öğrenmiş. Büyük toprak sahibi fakir köylü gibi yaşıyor. (s. 115.) Derviş, bir subay ve Rum lider Stefan birlikte rakı içiyorlar.” (s. 166) Sivrihisar’da Burunoğlu aşireti 500-600 köye hükmediyor. Çifteler’de büyük bir devlet harası ve toprakları var. “Bu malikanenin topraklarını çeşitli sıfatlarla işleyen köylüler zenginleşmişler; şimdi aralarında iki, üç bin koyun sahibi olanlar var.” (s. 192)

Sivrihisar’da eski derebeyin elinde 4-5 müzisyen, bir çok hizmetçi, iki keman, iki mandolin var. 33 kap yemek veriliyor. 22 küçük bardak şarap. Adamın içki ve kadından başka düşündüğü yok. (s.292)

Ankara’da 25 000 Türk, 11-12 bin Katolik Ermeni, 4 bin Ortodoks Ermeni, bin Yahudi varmış; yazar bu rakamları fazla buluyor. (s.302) Memurlar (Paşa, kadı, molla vb) genellikle şehre yabancı. En güçlüler yerel zengin toprak sahipleri. Yerel zengin aileler yüksek memurlarla işbirliği yapıyorlar. Merkezi memurlar da seyahat vb. dolayısıyla “bazı sathi bilgiler ve biraz da açık fikirlilik” kazanmışlar. (s. 304) Ermeni (Katolik) tüccar tefecilikle köylüleri borçlandırıyor. Sonra Paşa’nın verdiği zaptiye ile gidip buğdaylarını alıyor. (s.319) Ankara Türkleri kısmen Gallo-Grek kökenli. Şehrin en zenginleri Grek. Bunlar Kayseri, Ayvalık, İzmir kökenli. (s.331) XVII ve XVIII. yüzyıllarda tiftik keçisinde uzmanlaşmış Fransız ve Hollandalı aileler vardı. Napolyon’un seferinden sonra terke mecbur oldular. Bunların yerini Grekler aldı. (s. 331) En yoksul Yahudiler. Tamamen tecrit edilmiş durumdalar. Son derece güçlü bir antisemitizm var. (s. 335)

Küçük Esat bağları anlatılıyor. Kadınlar geçenlere üzüm ikram ediyorlar. (s. 339) (Bu satırları K. Esat, Bağlayan Sokak’ta yazıyorum. Fakat  artık “üzüm dağıtan kadınlar” yerine canavar bir trafik var. Ağustos, 2001. T. T.) Milletler, bir kez vergiyi ödedikten sonra, kendilerini oldukça bağımsız idare ediyorlar.  En küçük birim, komün değil, “paroisse”. “Belediye birliği olmadıkça, Türkiye’de ulusal birlikten söz etmek mümkün değil.” (s. 342) Mahalli idare meclislerinin temel zaafı şurada: Türk üyeler orada bütün diğer ulus üyelerinin sayısına eşit. En zengin Hıristiyanlar Meclis’e gitmiyorlar.. Yozgat valisi paşa altı yıldır eyalette ve Katoliklerle arası çok iyi. Tayin olmaktan çok korkuyor. Şehri iyi tanımıyor. Ayda beş bin kuruş alıyor; illegal yollarla bunu iki üç misline çıkarıyor. Rum papazlarla (primat), daha çok da Katolik Ermenilerle anlaşarak başlıca ürünler üzerinde spekülasyon yapıyor. Yerine göre kasap, yün tüccarı, fırıncı, vergi toplayıcı vb. oluyor. Ankara’da Hıristiyanların durumu başka her yerden daha iyi. (s. 349) Haymanalı Kürt ve Tatarlar soyguncu.. Eskiden İzzet Paşa diye bir vali varmış. Cürüm işleyenleri hemen asarmış. O zaman düzen iyiymiş. Tanzimat’tan sonra idamlar için merkez onayı gerekiyor. Düzenin bu yüzden bozulduğu söyleniyor.

Dünyanın hiçbir yerinde Türkiye’deki kadar, yüksek ücretlerle düşük ücretler arasında uçurum yok. (378)

Yozgat beş altı bin nüfuslu büyük bir köy. Kurucusu Çapanoğlu Ahmet Paşa. Oğlu Süleyman Paşa gerçek bir senyörmüş. 100 000 kişilik bir ordu çıkarabilirmiş. Onun zamanında buraları çok daha iyi ekilip biçiliyormuş. (s. 387) Karaosmanoğlu da öyle. Bunlar bir ölçüde halktan yana. 1820’ye doğru Süleyman Bey ölünce oğulları aralarında anlaşamamış ve Sultan da oraya kuvvet göndererek hakimiyet kurmuş. (390) En küçük oğlu devam etmek istiyor; merkezi güçler onu da yenip Ankara’ya götürüyor. İki yıl sürgünde kalıyor. Aşağılanıyor. (391) Ermeni zengini Hacı Ohan efendi, Çapanoğullarının himayesinde işe başlamış ve zengin olmuş. (iltizam, ticaret, sarraflıkla) Nüfuzlu Türkler gizlice İstanbul’a yazıp alacaklılarından kurtulmak istiyorlar. “Fakat Hacı Ohan’ın  İstanbul’da güçlü koruyucuları, çıkar ve sempatiyle bağlı olduğu zengin Ermeni bankerler, Divan üyeleri vb. vardı. Birkaç ay sonra geri dönüyordu.” (s. 394) Zenginler git gide Hıristiyanlar elinde toplanıyor. İngiltere’deki “gentry” gibi aileler var. “Onlardan pek azı, mallarının akıllıca yönetilmesi sayesinde, servetlerini çalışarak yenilmeyi ve büyütmeyi becerebildikleri için, bir kaza, ailenin çökmesine neden olabiliyor.” (s. 409) Bütün devlet hizmetleri de (idare, diplomasi vb)  İstanbul’da ve diğer birkaç büyük şehirde oturan ailelerin çocuklarına nasib oluyor. (s.412) Taşra aristokrasisini yıkmak neye yaradı? Bu güçler ilkel aşiretin ve çadır hayatının öz yeteneğine (“génie propre”) daha uygun yaşıyorlardı. “Kuşkusuz, bunlar, düzene sokulması gereken güçlerdi; fakat, eğer Mahmut ve onu izleyenlerin tek amacı Doğu Hıristiyanlarını kalkındırmak değildiyse, bunları yok etmek ihtiyatsız ve öldürücü oldu. Yeni rejimin yükü altında Türk ırkı, Anadolu’nun eskiden çok yoğun ve müreffeh oldukları eyaletlerinde sayı, iş ve zenginlik itibariyle hızla azalıyor. Kötülük yapmaktan başka hiçbir gücü olmayan bir idari despotizm karşısında savunmasız kalan köylü fakirleşiyor ve yok oluyor; oğulları bir daha dönmemek üzere askere gidiyor; vergi tahsildarı öküzlerini satıyor; evleri kapanıyor ve yıkılıyor; bir sürü köyde her yıl bir iki ocak sönüyor.” (s. 412)

Bey aileleri de farklı durumda değil.

Bu sırada Hükümet, İstanbul’da pazarı istila etmiş olan “kaime”leri kaldırmak için, Hicaz ve Yemen hariç, tüm İmparatorluğa vergi koydu. Kaybeden yine taşra oldu. (416)

Amasya 25 000 nüfuslu çok dindar bie şehir. 18 Medrese, 2 000 softa (suhte) var.

Vakıf arazilerin tüm İmparatorluk topraklarının üçte biri olduğu söyleniyormuş. II. Mahmut’tan beri Evkaf Nezareti vergisini  ve gelirlerini kendi ajanları ile topluyor. (s. 454.)