NERVAL, GERARD de

ANASAYFA

NERVAL, GERARD de; Voyage en Orient; Paris, 1875. 2 Cilt.

Nerval, Foucault’nun “deliliği estetikleştiren” yazarlar arasında gördüğü bir edebiyatçı. Eseri ve referansları geniş bir kültüre sahip olduğunu gösteriyor. Doğu hakkında bazı nüfuz edici gözlemlerin yanı sıra  “gerçek ile hayal”in birbirine karıştığı bir eser kaleme almış. Doğu seyahatini 1843’de,  35 yaşındayken yapmış. Daha önce (1841’de) ilk psişik bunalımını geçirmiş.. Dr. Emil Blanche (Esprit Blanche’ın oğlu) tarafından tedavi edilmiş.

Eser 1950 yılında 4 cilt olarak (Ed. Richelieu) yeniden basıldı. Notlarımın bir kısmı  bu baskıdan alındılar. Bunları bir notla belirtiyorum. Son olarak da yazarın “Oeuvres Completes, 1867, c. I ve II’den alınmış notlar var.

Ünlü edebiyatçı  İstanbul’u Abdülmecid döneminde, 1843’te ziyaret ediyor. Ülke hakkında çok olumlu görüşler ileri sürüyor.

Türk hoşgörüsü çok övülüyor. (II. 364) “Şahane” pazarlara büyük hayranlık duyuyor: “İstanbul’un ortasındaki şahane pazarı gezdik… Özellikle, pazarın bedestan denilen kısmındaki  kadın elbiseleri ve pabuçları; işlemeli ve sırmalı kumaşlar kaşmirler; altın, gümüş ve sedef kakmalı mobilyalar; kuyumculuk eserleri ve daha da çok parlak silahlar takdire şayanlar.”  (II. 152) Sultan Abdülmecid Pera’daki Mevlevi tekkesi’ni ziyaret etmiş. Yazar Pera Mevlevileri için “bu dervişler, bu sahillerde yüzyıllar boyunca dans eden ve haykıran ‘cabire, dactyle ve corybante’ların (antik din adamları?) geleneğini kesiksiz bir şekilde temsil ediyorlar” diyor. (II, 222) (Mevlevilere Batılıların ilgisi buradan mı doğuyor?)

Yazar Kahire’de de bir köle satın alıyor. On sekiz yaşında bir kız. Ona hikayesini anlattırıyor. Anlatılanlar için, “Adrienne de Terence’den Mlle Ayşe’ye kadar mümkün olan bütün köle hikayelerine benziyor” diyor. (1950, II, 32) (Bu Ayşe’nin öyküsü ile ilgili bir makalem “Aykırı Çehreler” başlıklı kitabımda çıkmıştı).

Yazar Topkapı Sarayı ile ilgili izlenimlerini de anlatıyor. Bir salonda tüm Osmanlı sultanlarının (önce Bellini’ler sonra diğer İtalyan artistler tarafından yapılan) minyatür portreleri asılıymış. Abdülmecid’inki ise bir Fransız, Camile Rogier tarafından yapılmış. Nerval “Rogier’ye bir modern Bizans kostümleri serisi de borçluyuz” diyor. (1950, III, 356)

Eskiden milletler farklı renklerde giyiniyorlardı. Reformdan sonra herkes türdeş ve Avrupai giyiniyor. (Reform etkisi ve Türk kostümü için bk. Henri Cornille; Souvenirs d’Orient; Paris, 1836)

Nerval Türklerin resim sanatı için yazılar yazmış. Bk. L’Artiste, 1844 ve 1845.

Türkler köpekleri hem çok seviyor hem de onları tiksindirici (impur) buluyorlar. (1950, ııı, 143)

Oeuvres Complètes; Voyage en Orient, c. II, Paris, 1967.

Eserin ilk cümleleri: “İstanbul, ne garip şehir! İhtişam ve sefalet; gözyaşları ve sevinç; başka her yerden daha fazla keyfilik, fakat aynı zamanda daha da çok özgürlük; pek de birbirinden nefret etmeden bir arada yaşayan ve bizdeki farklı eyalet ve partilere mensup insanlardan daha fazla birbirini hoşgören dört halk, Türkler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler;  aynı toprağın çocukları”. (C. III-2, s. 1).

Sultanı Haliç kıyısından “fort etrange” bir arabada camiye giderken görüyor; göz göze geliyorlar; basit, yakasına kadar düğümlü bir redingot giyinmiş; tek ayırt edici unsur tarbuşunun üzerindeki “chiffre” (tuğra). Sultanı selamlıyor; o da kendisine şaşırarak bakıyor; adet değilmiş sultanı selamlamak. (s. 5-6). Sultan solgun fakat yumuşak hatlı bir çehreye sahip. Fener’de “gerçek saraylar olan” evler görmüş.

Balıkpazarı’nda bir Ermeni öldürülmüş. Halk cesedi çevrelemiş seyrediyor; önce ayı oynatıyorlar sanmış; fakat aradan sıyrılıp bakınca dehşet verici bir manzara ile karşılaşmış. Bu Ermeni üç yıl önce bir Müslüman kadınla ilişki kurmuş; Kanun icabı ihtida ile Müslüman olarak hayatını kurtarmış ve sonra da başka bir yere göçmüş; üç yıl sonra nasıl olsa beni unutmuşlardır diye dönmüş ve yakalanmış. Bu kez müslümanlığa dönmeyi kabul etmemiş. Kaçmasına göz yumulacağı da ihsas edildiği halde “Ben İstanbul’dan başka yerde yaşayamam!” demiş. O zaman da Kanun’u uygulamaktan başka çare kalmamış! Bunu anlattıktan sonra Nerval şu gözlemde bulunuyor: “İngiltere’de olduğu gibi burada da, Kanun, daha iyi yorumlanıncaya kadar tüm esprileri ve iradeleri zincire vuruyor” (III, 2, s. 4).

Sultan neden affetmemiş Ermeniyi? İstanbul’da yaşayan dostu “buna gücü yetmezdi” demiş. Ona göre “Sultan’ın iktidarı meşruti bir monarkın iktidarından da kısıtlı; Sultan, ülkenin hem yargı hem de dini gücünü oluşturan ulemanın gücünü ve halkın ayaklanmalar ve yangınlar şeklinde ortaya çıkacak protestolarını hesaba katmak zorunda” imiş. Orduya dayanarak bir şeyler yapabilir, fakat o zaman da yakın çevresinden biri onu zehirler.. (s. 7).

Yazar Karagöz oyunu için “büyük bir düş kırıklığı” diyor. (s. 45).

Pera’da tiyatroya gidiyor. Bir İtalyan temsili: Buondelmonte. Orkestrayı Donizetti’nin kardeşi yönetiyor. Baş roldeki aktris de Rossini zamanının (Stendhal’in hakkında çok güzel şeyler yazdığı) ünlü şarkıcısı (cantatrice) Ronzi. Locaların hemen hepsi elçiler ve bankerler doldurmuş. Parterde birkaç Türk de var. Bunlar da yöneticilerin erkenden Paris veya Viyana’ya gönderdikleri çocukları olmalı. Çünkü bizim müzik bu toplumun zevklerine uygun değil.  (s. 40). “Müslüman toplumun organizasyonu ciddi bir tiyatronun kuruluşuna engel teşkil ediyor. Bir ciddi tiyatro kadınsız olmaz ve bu toplumda ne yapılırsa yapılsın, kocalar karılarının ortada görünmesini kabul etmezler” (s. 57).

Akka’da (Acre) paşa konağında yemek yiyor. Paşa Metz’de (Lorraine) topçuluk okumuş; Fransızca biliyor. Frenk misafirler için masa, sandalye koduruyor. Nerval (Pierre Loti’yi önceler şekilde) “itiraf edeyim ki Doğu’da giderek yayılan bu adetleri sevmiyorum” diyor. (s. 411). Nerval’e göre, Paşa, “yarısı köylü yarısı senyör bale oyuncularına benziyor; Avrupa’ya centilmen kısmını gösteriyor; Asya’da ise daima tam bir Osmanlı”. (c. III, 1; s. 412).

Bu Paşa Tophane’de önemli bir yerde imiş; Avrupalı konsolos müdahalelerinden bizar olmuş. “Bana bir büyük şehir tahayyül ediniz ki, diyordu, orada yüz bin kişi yerel adaletin etki alanı dışında kalmış olsun! Herhangi bir konsolosluğun himayesine sığınmayı beceremeyecek tek bir hırsız, tek bir katil, tek bir sefih yok”. (s. 412).

Yazar Aurélia (Paris, Lachenal et Ritter, 1985) adlı kitabında aşık olduğu oyuncuyu anlatıyor. “Deliliği” hakkında “zihnimin derinliklerine tamamen yerleşmiş uzun hastalık” dedikten sonra şunu yazmış: “neden bu hastalık sözcüğünü kullandığımı bilmiyorum; çünkü kendimle ilgili hususta hiçbir zaman kendimi bu kadar sağlıklı hissetmedim; bazen gücümün ve etkinliğimin iki misline çıktığına inanıyordum; her şeyi bildiğimi, her şeyi anladığımı sanıyordum; hayal gücü bana sonsuz lezzetler veriyordu. İnsanların akıl dedikleri şeye yeniden kavuşunca, onu kaybetmiş olmaktan üzüntü duymak gerekecek mi?” (s. 17-18).

Alexandre Dumas’nın karısına yazdığı mektupta da (9 Kasım 1841) “akıllı adamlar arasında serbestçe dolaşmama ancak hastalığıma kesin olarak inandığım  andan itibaren izin verildi; bu da onurumu ve hatta gerçekliğimi çok yaralıyordu. Eskiden büyücülere ve heretiklere bağırdıkları gibi, bana da ‘itiraf et! itiraf et!’ diye bağırıyorlardı. Kendimi hekimlerin tanımladığı ve tıp sözlüklerinde fark gözetmeden teomani ya da demonomani adı altında sınıflanmış bir ruh hali içinde görmeyi kabullendim”. (s. 8).

Correspondance 1830-1855; Paris 1911.

Şu cümleyi not etmişim: “İstanbul’a gelişimden beri, kendimi, Türk’ün de kendisini yabancı hissettiği bir Avrupa şehrinde hissediyorum.” (Mektup, 19 Ağustos 1843 tarihli; s. 137) Yazar henüz İstanbul yakasını ve Üsküdar’ı gezmemiş.

Yazar başka bir mektubunda da Dürzilerin Maruni köylerini yaktıklarını yazıyor. (s. 139)