ÇADIRCI, MUSA

ANASAYFA

ÇADIRCI, MUSA; (Tanzimat Sürecinde Türkiye) Ülke Yönetimi; Ankara, İmge Kitabevi, 2007.

Yazarın çeşitli makale ve tebliğlerinden oluşan bir kitap.

İlk yazı muhtarlık teşkilatının kurulması hakkında. İlk muhtarlıklar II. Mahmut zamanında başlamış. Lütfi Tarihi’ne göre ilk kez 1829 yılında Bilad-ı Selase (İstanbul, Üsküdar, Eyüp) mahallelerinde kurulmuş (s. 13). Takvim-i Vekayi’ye göre (1833, sayı: 73) taşrada da ilk kez Kastamonu’da taşköprü ayanının halka zulmetmesi üzerine, ayan Hacı Ömer öldürülmüş ve yeni ayan da seçilmeyerek muhtarlık kurumu burada da uygulanmaya başlanmış (s. 15). Amaç bozulmuş olan asayişi yeniden kurmak.

Çadırcı, arşiv vesikalarına dayanarak muhtarlık kurumunu ve muhtarların görevlerini saptıyor. Eskiden ayanlara verilen görevlerin büyük kısmı (asayişi sağlamak, vergi tevzii ve toplanmasında yardımcı olmak, mürur tezkiresi sormak  vb) bunlara veriliyor.

Muhtarlar başka bir yerden gelen fertlere ne amaçla geldiklerini; nerede, kaç gün kalacaklarını vb soruyor. Bunların serbestçe dolaşabilmeleri için Defter Nazırı’ndan alınan “mürur tezkireleri” olması lazım. Çünkü (ne zaman konduğunu yazarın tespit edemediği, fakat “kökeni XVI. yüzyıla kadar uzanan”) “Men’i mürur” usulü yürürlükte bulunuyor (s. 144). Göçleri önlemek için kullanılıyor. Tanzimat’tan sonra yeni bir düzenleme yapılıyor. Tanzimat’ın uygulandığı (“dahili Tanzimat-ı Hayriye”) yörelerde yürürlüğe konulan bir “Men’i Mürur Nizamnamesi” çıkarılıyor (Takvim-i Vekayi, 27 Şubat 1841, sayı: 218) (s. 155-156).

Tanzimat Sürecinde Askerlik; Ankara, İmge yayınları, 2008.

Yazarın XIX. yüzyılda askerlikle ilgili düzenlemeler hakkında yayınlanmış makalelerini topluyor. (Ankara Sancağı’nda Nizamı Cedid Ortası’nın teşkili; Anadolu’da Redif askeri teşkilatının kuruluşu;  1846 tarihli Askerlik Kanunu  ve askere almada kura usulüne geçiş; II. Abdülhamit döneminde Osmanlı ordusu vb).

Askerlikte ilk önemli yenilik III. Selim zamanında, 1792 baharında, Levent Çiftliği’nde (İstanbul’un kuzeyinde, 12 km kadar uzakta) bir birliğin (Nizam-ı Cedid Ocağı) kurulması oldu. Fransa, İngiltere ve İsveç’ten mühendisler ve ustalar getirilerek Tophane’de önemli düzenlemeler yapıldı. Daha sonra da Üsküdar’da Selimiye Kışlası inşa edilerek, burada Nizam-ı Cedid birlikleri kuruldu. 1602 erle kurulan yeni birliğe, tepki çekmemesi için, “Bostancı Tüfenkçisi Ocağı” adı verilmişti. Buna paralel olarak Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli yerlerinde 800 veya 1500 erden oluşacak birlikler teşkili de kararlaştırılmıştı. Bu alandaki harcamalar için de “İrad-ı Cedid Hazinesi” kuruldu. Mayıs 1797 tarihinde İstanbul’da Nizam-ı Cedid askerinin sayısı 2500’ü aşmış, 1801’de ise on bin kişiye yaklaşmıştı. (S. J. Shaw; Between Old.., 1971, s. 132).

Bu reformlar için ayrı yasalar çıkarılmış, her sancak için 12 “bölük”ten (her bölük 100 er) oluşacak “orta”lar teşkil edilmesi kararlaştırılmıştı. Her orta (12 bölük) iki guruba ayrılacak, aralarından bir bölük sancak merkezinde bir ay süreyle eğitim görecek, nöbet tutacaktı. Bu süre sonunda da izinli sayılarak işlerinin başına döneceklerdi. Böylece bir yandan Sancak merkezinde asayişin sağlanmasına katkıda bulunacaklar, öte yandan da tarım ve ekim işleri aksamamış olacaktı. (s. 125).

“1826 yılına kadar geçen sürede önemli bir düzenleme yapılamamış, Yeniçeri Ocağı merkezde ve taşrada tek egemen askeri güç olarak varlığını sürüdürmüştür” (s. 126). Yazar, daha sonra Yeniçerilerin nasıl yozlaştıklarını –egemen ideoloji çerçevesinde- özetliyor. Düğüm, II. Mahmut “Eşkinciler” adı altında yeni bir birlik kurma kararı alınca kopuyor ve Yeniçeriler önce direniyor, sonra da 15 Haziran’da kazan kaldırıyorlar. Sonuç: Vak’ayı Hayriye!

Vak’ayı Hayriye ile beraber modern bir ordu kurmak içim Asakir-i Mansure-i Muhammediye adı altında birlikler kurulması kararlaştırıldı. Temmuz 1826’da kararname çıktı. Bu birliklere komuta etmek üzere de “seraskerlik” kurumu kuruldu. Buraya önce Ağa Hüseyin Paşa, o başarısız olunca da Hüsrev Paşa tayin edildi. Hüsrev Paşa bu görevde 1836 yılına kadar kaldı.

1828 yılında ordu “Alay” (daha önce “Tertip”), Tabur (“Kol”) ve Bölük (“Saf”) esasına göre tertiplendi. Eğitim için Prusya’dan piyade, süvari ve topçu subaylar getirildi. Harb Okulu ve Askeri Tıb Okulu açıldı. Dışarıya öğrenci gönderildi ve askeri eserlerin çevrilmesi için “Tercüme Odası” kuruldu. (s. 31).

1834 Ağustos başlarında da Meclis-i Şura kararı ile Redif askeri teşkilatının kurulması kararlaştı. Karara göre ordu 12 bin kişi olacak ve erler 1500’er kişilik sekiz birliğe ayrılacaktı. Buna göre bütün sancaklardan, kura ile, 23-32 yaşları arasında asker toplanacaktı. Vali ve mutasarrıflar, emirlerindeki mütesellim ve voyvodalar ile bu işi yürüteceklerdi. Subaylar (zabitler) de kazaların ileri gelen ailelerinden seçilecek ve isimleri İstanbul’a bildirilecekti. Ne var ki bunlar askerlikten hiç anlamadıkları için bunların peyderpey İstanbul’a yollanıp Asakir-i Mansure talimlerine katılmaları kararlaştırıldı. Asakir-i Mansure subayları da senede iki defa sancak merkezlerinde yapılacak genel talimlere katılacaklardı. Talimlerin ziraat mevsimlerine rastlamamasına da dikkat edilmişti. Sancak merkezlerinde de kışlalar inşa edilecekti. Bu birlikler kısa sürede bütün ülkede kuruldu.

Ne var ki işler kağıtta yazılan şekle uygun olarak yürümedi.

Redif ordusunun masrafları için “Redif-i Mansure Hazinesi” adı altında bir fon oluşturulmuş ve Anadolu ve Rumeli’de birçok bölgenin geliri buraya tahsis edilmişti. Masrafların defteri tutulacak, bunlar kontrol için de İstanbul’a gönderilecekti. Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Mütesellimler ve redif subayları masraf adı altında “halktan gerekenin iki üç misli” vergi toplamaya başlamışlardı. (s. 37). 1836’da kontrolü sağlamak için redif teşkilatının kurulduğu bütün sancaklar “Müşirlik” denilen yeni idari birimlere (Bursa, Konya, Ankara, Aydın, Erzurum, Edirne müşirlikleri) bağlandı. Bazı sancaklar da “feriklik” olarak bu müşirliklere bağlandı. Böylece Kanuni zamanından beri devam eden klasik eyalet sisteminde şeklen de olsa bir değişiklik yapılmış oluyordu. Ne var ki yağma düzeni devam etti. “Çoğu azledilmiş âyan ve voyvodolarla yerli mütegallibe, aşiret reisleri ve beyleri redif taburları subaylıklarına getirilmişlerdir. Bunlar alışık oldukları soygun düzenini asker masraflarını karşılama adı altında zorluk çekmeden rahatlıkla yürütmek imkânı bulmuşlardı” (s. 39).

Haziran 1844’te Zaptiye Teşkilatı kuruldu ve alınan kararla bütün timar toprakları belli şartlarla bu teşkilata devredildi. 1843-1846 arasında yapılan düzenlemelerle askerlik sistemi baştanbaşa değiştirildi. Ocak usulü terk edildi; yerine kura usulü geldi. Silah, eğitim, öğretim dışında kuruluş ilkeleri de Avrupa sistemine uyduruldu. (s. 68).

Yazar, Yeniçeriliğin kaldırılması ile 1844 arasındaki dönemi şöyle özetliyor: Bu sürede “askere almada uygulanan yöntem oldukça sert ve kaba idi. Hükümet gereksinme duydukça, padişahın emriyle, valilerden, bölgelerinden asker toplatılıp göndermelerini isterdi. Bu iş için görevlendirilen memurlar gittikleri yerin ileri gelenleriyle birlikte istenilen sayıdaki erleri halk arasından zorla seçerlerdi. Bekâr ve evli ayrımı düşünülmeden gençler yakalanıp, bir suçlu imiş gibi elleri kelepçeleniyor ve en yakın kasabaya gönderiliyordu. Bunlar, diğer yerlerden gelecek olanları beklerken bakımsız bir şekilde hapis hayatı yaşıyor gibi idiler” (s. 68).

1846 tarihli Kanunname ülkeyi beş ordu bölgesine ayırıyor, askerliği kura usulüne bağlıyor ve beş yılla sınırlıyordu. 20-25 arasında olan ve engeli bulunmayanlar kuraya katılacaklardı. Ancak kura isabet edenler, “bedel” karşılığı bu görevden kurtulabileceklerdi. Ticaret ve sanatta önemli bir işi olanlar bu suretle yerlerine kendi ordu dairesinden bir “vekil” yollayabiliyorlar.

Bu Kanunname 1869 yılına kadar yürürlükte kaldı. Hüseyin Avni Paşa’nın Serasker olması ile askerlikte yeni düzenlemeler yapıldı. Askerlik süresi 20 yaşından kırk yaşına kadar 20 yıl olarak belirlendi. Bu sürenin 6 yılı nizamiye, altı yılı redif ve sekiz yılı müstahfız hizmetine ayrıldı. Altı yıllık nizamiye süresinin dört yılı orduda, iki yılı ihtiyatta geçecekti. (s. 69). Askere alma şeklinde 1886’da değişiklik yapıldı; 1846 Kanunu bu tarihe kadar yürürlükte kaldı.

1877-78 Savaşı’ndan sonra bazı değişiklikler yapıldı. Avrupa’da olduğu gibi “tümen” düzenine geçildi. Bir tümen iki tugay (liva); tugay iki alay, dört tabur; tabur ise dört bölükten oluşacaktı. 1881’de subay sayısı 12 998, erat sayısı ise 274 046 idi. Asker sayısı 1908’de 380 964’ü buldu. (s. 114). Fakat ordunun durumu gerçekte feci idi. Yazar bunu 1892’de serasker olan Rıza Paşa’nın anılarından (Hülasa-yı Hatırat, 1325, s. 11 vd), Osman Nuri’nin hacimli eserinden (Abdülhamid-i Sani ve Devr-i Saltanatı, s. 1123-1225) ve Tahsin Paşa’dan alıntılar yaparak anlatıyor.

Rıza Paşa’ya göre Nizamiye Hazinesi’nde (ordu bütçesi) 260 kuruş kalmış; buğday ambarları boş. Rusya ve Romanya’dan buğday ve arpa ithal ediliyor; ithal şekli de aracı ve tefecilere yarıyor. Maaşlar son derece düzensiz, yılda ancak beş altı defa maaş ödenebiliyor; subaylar zorluk içinde, borçlanıyorlar. 

Rıza, Sait ve Tahsin paşalar orduda terfi işinin tamamen keyfi olduğunu ve iltimasa dayandığını yazmışlar. “Birinci fırka ve merkez kumandanı olan zat, Abdülhamit’in cariye mültezimi bir müşir idi” (s. 117; Osman Nuri).  Ayrıca bu dönemde yüksek komuta (müşir, ferik, mirliva, miralay, kaymakam) kadroları da devamlı şişmekteymiş!