BRAYER, A.

BRAYER, A.; Neuf Années A Constantinoples; Paris, 1836. 2 Cilt.

Yazar doktor. İlk kez 1815’de İstanbul’a gelmiş. Orada doktorluk da yapmış. Tam bu sırada İstanbul’da bir veba salgını varmış. Eserin ikinci cildi de tamamen veba hastalığı hakkındaki açıklamalara ayrılmış. Türkiye’de tedavi yöntemleri hakkında ve her kategoriden hastalarıyla ilgili öğretici gözlemleri var.

Osmanlı fanatizmini, Türk’lerin Batı’ya karşı ilgisizliğini vurguluyor. Buna karşılık Türkler de çok olumsuz ön yargıların hedefi. Yazar şu görüşü ileri sürüyor: “Hükümetine ve dinine sataşılmadığı ve fanatizmi bunlardan birini savunmak  için kışkırtılmadığı durumlarda, Türk’ü, genel olarak iyi, samimi, iyiliksever, misafirperver, sade ve riyasız; dinine derin bir şekilde bağlı olmakla beraber bütün dinlere hoşgörülü, sadece yakınlarına karşı değil yabancıya karşı da dürüst ve şahsı ve çevresi için Avrupa’nın hiçbir kısmında görülmemiş derecede temiz bir insan olarak görüyorum.” ( cilt I. s. II.)

Veba salgını neden Avrupa’ya gitmedi? Avrupa’da “daha elverişli bir iklim, daha bakımlı bir tarım, halk sağlığında ve tıp ilimlerinde daha çok ilerlemeler yapılmış olması” veba salgınını önledi. (s.III)

Türkler Avrupalılarla temas edenlerin onlardan hep kötü şeyleri aldıkları inancındalar. Bir yabancı elçiliğin üç yıl muhafızlığını yapmış bir yeniçeriye bile kötü gözle (“yarı gavur” olarak) bakıyorlar.

Fransız İhtilalinden sonra Pera’ya yerleşen bir gurup Frenk, Rum ve Ermenilerle birlikte renkli bir kategori oluşturuyorlar. (I, 6-7) Osmanlı Devleti’ni iyi tanımak için onların dillerini de bilmek gerek.

Eserde İstanbul mahalle mahalle sergileniyor. Örf ve adetleri anlatıyor. Türklerde gurur ve kibir yok; sadece din hususunda var. Başka dinleri saçma ve çocukca buluyorlar. Bunu merak da etmiyorlar. Hiç yabancı dil bilmiyorlar. (s.199)

III. Selim’in Fransa’ya yolladığı İshak Bey hakkında bilgiler var. İshak Bey Fransa’da Fransızca öğrenmiş ve fransızlaşmış, ülkeye döndükten sonra da yeniden Türkleşmiş. Fransızcayı da büyük ölçüde unutmuş. Hasta ve tamamen kaderci olmuş. 1816’da görmüş. İlk kez başkaları da olduğu için Fransızca konuşmuyor.  İkincisinde tane tane Fransızca konuşuyor. Kısa bir süre sonra da İshak Bey ölmüş. (Yazar İshak beyle ilgili olarak Comte de Ségur’ü naklediyor.)

Türkler müzik, resim vb. her şeyde geriler. “Devlet ileri gelenlerinin elinde toplanan büyük zenginliğin küçük bir kısmı ahşap bir konak ve alaturka möble almaya gidiyor. Bunu serveti dokunulmaz olan kadının adına kaydettirmeye özen gösteriyorlar. Servetin çok büyük bir kısmı yine kadına ait oluyor ve haremin lüksüne gidiyor. Kalan kısmı da aile reisi kullanıyor.” (I, s. 130)

Yangınlar sık sık olduğu için kıymetli eşyalar portatif bir kutuda saklanıyor ve yangında hemen kaçırılıyor; bu yüzden de büyük bir hasara uğranmıyor. (I. s. 131)

Poligaminin tarihçesini, mevcut durumu ve savunanların argümanlarını anlatıyor. (I, 256.) Doktor olarak hareme de girdiğini söylüyor.

Batılı elçilerin kabul merasimlerinin ne kadar horlayıcı bir şekilde gerçekleştiğini anlatıyor. (Kapıcılar iki kolundan tutup “mümkün olduğu kadar yüklenerek Elçi’nin iyice eğilmesini sağlıyorlar.”  (II, 297.) II Mahmut’la beraber küçültücü durumlar çok hafiflemiş.

Frenklere olağanüstü hoşgörü. Pera’da ve Galata’da yedi sekiz Katolik kilise varmış. Çoğu italyan olan rahipler orada  açıktan açığa “Muhammed ve kanlı Kanunu’na karşı” vaaz veriyorlarmış. Fakat müslümanların bundan hiç haberleri olmuyormuş. (Brayer’in övdüğü yazarlar: D’Ohsson, R. Thornton, J. C. Hobhouse, Castellan, Pertusier, Olivier.)

Faizcilik hakkında ilginç betimlemeler var. Galata ve Pera’da Frenk tüccarlar arasında yıllık zaiz % 8-12 arası. Frenklerle reaya (Hıristiyan Osmanlılar arası) % 12-18; reayaların kendi aralarında (ayda) % 1,5-2 arası. Müslümanlara daha da yüksek. (s.438) En ideal durum, bir veya birkaç paşanın sarrafı olmak. Bir paşalığa tayin edilen memur genellikle fakir. Çoğu kez de borçlu. Sarraf da hemen her zaman Ermeni ya da Yahudi. Kredi veriyor. Paşaya refakat eden bir de ajanı var. Alacağını aynî olarak alıyor; kısmen hükümete veriliyor, kalan satılıp paraya çevriliyor. Sarraf (işin içinde birinin kendisine anlattığına göre) sermayesini her yıl ikiye katlıyor. (s.438)

Ahşap evler çok eften püften yapılmışlar. Batı’dakilerle kıyas kabul etmezler, diyor. (s. 435-436)

Süleymaniye Camisindeki timarhane anlatılıyor. İçinde yirmi kadar erkek var. Tek katlı, odalar Fransa’dakinden daha geniş. (s. 74, not.4) “Bana en fazla delilik şekli olarak dinî vecd hali göründü.” Hastalar iyileşmez olarak kabul edildikleri için tedavi yok gibi bir şey! “Hasılı, delilik, Müslümanlar arasında ilahi bir lütuf olarak görülüyor. Deliler (aliénés) onlar için kutsal.” Deliler sakin oldukları zaman, hastalıkları sadece bir “davranış garipliği” olarak görülüyor. Zaman zaman çıkıp dolaşıyor; civardaki kahvelere gidiyorlar. Nadiren hareketli ve öfkeli olunca tecrit ediliyorlar. Bunlara yumuşak huylu hizmetçiler bakıyor. “Hiç kimseden bunların dövüldüğünü ya da zincire vurulduklarını duymadım.  Az çok rahat içindeki bir Müslüman aile bir üyesini bu gibi hastanelere ender olarak gönderiyor.” (s. 419)

Brayer’in bir de “Médecine Simplifiée” (Paris, 1841) başlıklı eseri var. Burada İstanbul’daki hekimlik uygulamaları hakkında ilginç bilgiler bulunuyor. Sülükle kan alma başlıca tedavi yöntemlerinden biri. Beyin kanaması konusunda Paris’le İstanbul arasında yaptığı kıyaslama düşündürücü. Her iki şehirde de beyin kanamasına sık rastlanıyor; fakat, Brayer’e göre, nedenleri farklı. Paris’te buna “kuvvetli ihtiraslar, üzun süre uykusuz kalmalar, inatçı etütler, sofra ifratları, çok ısınmış daireler” gibi nedenler yol açıyor; buna karşılık, İstanbul’da “genel olarak şişman bir vücut, apopleptik (beyin kanamasına istidatlı) bir yapı, şark usulü –vücutta kan dolaşımını engelleyen- bağdaş kurarak oturma, hareketsizlik, hamam buharlarının, afyonun, afrodizyakın suistimali, geceleri başı kalın bir türbanla bağlamak” vb. beyin kanaması yapabiliyor. (Hiç entelektüel bir neden sayılmamış!) (s.22) Reayada ise aile içi kavgalar ve Türk otoritelerle ilişkiler de ek nedenler arasında. (s.22)