KİTSİKİS, DİMİTRİ

ANASAYFA

KİTSİKİS, DİMİTRİ; L’Empire Ottoman; Paris, Presses Universitaires de France (PUF), 1985.

Kitsikis Ottawa Üniversitesi’nde profesör idi. Eseri içeriğinden çok savunduğu tez ile dikkati çekiyor. Yazar Osmanlı Devleti’nin aslında bir Türk-Yunan devleti olduğunu ileri sürüyor. Giriş’inin başına Yunan Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Rigas Feraios’un şu sözlerini koymuş: “Osmanlı İmparatorluğu tüm alimlerin övdüğü, dünyanın en güzel krallığıdır”..

Osmanlı İmparatorluğu Ortodoks Hıristiyanlığa dayanan Bizans’tan da, İslam’a dayanan Arap İmparatorluğu’ndan da farklıydı. Dinleri birleştiren bir “Osmanlılık” anlayışına dayanıyordu. Şeyh Bedrettin ve adamları da bunun farkındaydılar. Bu haliyle de Doğu ile Batı arasında uzlaştırıcı bir “ara bölgenin merkezi” (vurgu D.K.) oldu (s. 15). İmparatorluk, “1517’de Arap ülkelerinin ilhakına kadar esas olarak Bizanten oldu” (s. 38). Nasıl Bizans’ta Hıristiyan olmayanlardan bir vergi (kephaleion) alınıyorsa, Osmanlılarda da Müslüman olmayanlardan bir vergi (cizye) alınıyordu. Ziya Gökalp’ın iddiasının aksine Türk-Rum etkileşmesi seçkinlerden çok halk düzeyinde oldu; Karagöz, çiftelelli, sirto, hora (horos) vb. (1903’te yayınlanan eserinde Hermann Reich, Karagöz’ün Bizans tiyatrosunun etkisiyle geçtiğini söylemiş). Dini azizler de öyle: Saint Georgios ya da Saint Theodoros Hıdır İlyas; Saint Nicolas, Sarı Saltuk (s. 45). Pronoia, timar ve Selçuklu ikta sistemi, hep aynı şey (fief) idiler (s. 49). Osmanlı yapısallaşması 1461-1566 arası zirveye ulaştı. Yönetici zümreye dahil olmak, Konfüçyüz Çin’inde olduğu gibi, hizmete dayanıyordu (Noblesse de srevice); halk katında ise herkes olduğu tabakada kalmalıydı.

Rumların denizcilikteki rolleri: Yakup ve oğulları İshak, Oruç, İlyas ve Hızır (Barbaros).

İstanbul’un fethi ile 1461 arası Bizanslılar Türkofil ve Latinofil olmak üzere iki kampa ayrılmışlardı. Haçlı seferlerinden (1081) beri Frank sömürüsü başlamış. Tüm ticaret Cenovalı ve Venedikli tüccarların eline geçmiş. Roma Kilisesi de Ortodoksları asimile etmek istiyor. Bu iki neden Türk sempatisi yaratıyor.

Kitsikis’e göre Bizans sadece sosyal değil, aynı zamanda ahlaki bir kriz içindeydi. Kilise yozlaşmış, bir sömürü ve yiyicilik alanı haline gelmişti. Dini duygular da çok zayıflamış, mistik cereyanlar ön plana çıkmaya başlamıştı. Buna karşılık halkte Türklere karşı sempati artıyordu.  15. Yüzyılın ilk yarısında, seyahatnamelerde “Türk halkı o derce ahlaklı gösteriliyordu ki, Türk, erdemli ve sosyal adalet yanlısı biri anlamına geliyordu” (s. 66). Bu ortamda Müslüman olan Türkler de çoktu ve bugün de Türk halkının bir kısmı, daha genel olarak da Ortodoks kökenlidir (s. 67).

Kitsikis asıl çöküşün 1774’de başladığını ve Şark Sorunu’nunun da bu olduğunu (1774-1824) söylüyor.  Yunan burjuvazisi, Ermeni ve Yahudi burjuvalardan farklı olarak etnik tabanının içinde gelişiyor. Bu tabii uluslaşmayı da kolaylaştıran bir öge. “1774’ten sonra Yunan asıllı Osmanlı burjuvazisi derhal Rusya’nın hizmetine girdi. Ticaret filosu Rus bayrağı taşımaya başladı. İmparatorluğun her tarafına dağılmış bulunan her Rus konsolosunun üniforması altında gizli bir Grek vardı” (s. 104). Türkler bunu bir ihanet saydılar. Oysa Rigas’ın temsil ettiği devrimci akım, Fransız Devrimi’nden esinlenen ve 1908’i önceleyen bir devrimdi. Rigas 1797’de bir de Fransız 1793 Anayasası’ndan esinlenen bir Anayasa taslağı kaleme almıştı. Buna göre İmparatorluk yine çok uluslu olacaktı; fakat “Helen İmparatorluğu” adını taşıyacak ve dili de Yunanca olacaktı (s. 106-107). Bir yıl sonra idam edildi.