DEKAY, JAMES ELLSWORTH

ANASAYFA

DEKAY, JAMES ELLSWORTH (1792-1851); Sketches of Turkey in 1831 and 1832; New York, 1833.

Eser 2009 yılında Türkçe yayınlandı: 1831-1832 Türkiye’sinden Görünümler; Ankara, ODTÜ yayıncılık, 2009 (420 sayfa). Çeviren: Serpil Atamaz Hazar.

Yazar tıpçı; Türkiye’ye kolera hastalığı hakkında araştırma yapmak için gelmiş. Yazar gördüklerini ve duyduklarını anlatmış. Dikkatle okunmak şartıyla geniş bir alanı (tarihi mevkilerle ilgili bilgiler dahil) içeren izlenimler içeriyor. Amerikalı, yani Osmanlı ülkesindeki nüfuz kavgalarına henüz katılmamış bir ülkeden olması bir çok noktada daha objektif kalmasını sağlıyor.

İstanbul sokaklarında –duyup okuduklarına göre- umduklarından (!) daha az köpek görmüşler; Filadelfiya’lı biri “buradaki köpeklerin New York’taki domuzlardan daha çok olmadığından şüphelendiğini” söylüyor. (s. 59).

Boğaz’da kayıkçıların 8000-10 000 arası olduğu tahmin ediliyor; ayda 15 dolar kazanıyorlar. Beyaz gömlek giyiyorlar; bıyıkları onlara vahşi bir görünüm veriyor, ama kibarlar. (s. 61).

Ermeni, Rum, Acem, Yahudi tüccarlar sonunda almayı umdukları paranın iki mislini istiyorlar; “yine de bir Türk’ten alış veriş yapmak en güvenlisi” (s. 62).

Yangınlar hakkında uzun uzun duruyor. Binlerce ev kısa sürede yanıyor, yine kısa sürede yeniden yapılıyor. Özel evler, hatta Padişah sarayları bile ahşap. İstanbul’da yaşayan bir Avrupalı kayıt tutmuş; son on yılda Pera, Galata ve Fındıklı’daki mahallelerde bulunan evlerin neredeyse tamamı yanmış. “Evler, New York’taki inşaatçıları dahi şaşırtacak bir hızla” yapılıyormuş. (Son bir yıldan daha az bir sürede New York’ta 130 yangın vakası kaydedilmiş). On bin evin yandığı, seksen bin kişinin de sokakta kaldığı bir yangında “dört ya da beşten fazla ölü olduğunu duymadık” (s. 69). Sokakların darlığı, evlerin yapısı ve halkın yaşam tarzı yangınları açıklıyor. “Sokakların genişliği nadiren yirmi fiti geçer ve her ne kadar mutlak güce sahip olsa da, Padişah’ın bunları genişletme çabaları fazlasıyla direnişe maruz kalır” (s. 68). Bu ülkede gayri menkulleri elde tutmanın yolu vakıflardır.

İstanbul’un su şebekesi çok övülüyor. New York’ta o sırada “iğrenç ve mide bulandırıcı” bir su içiliyormuş. “Bir ticaret merkezi olan Birleşik Devletler’in, bir milletin sadece rahatlığı değil, aynı zamanda sağlığıyla da doğrudan bağlantılı bir konuda Türkiye’nin başkentinin birkaç yüzyıl gerisinde olduğunu açıklamamız gerekiyor” (s. 85). Yazar şu gözlemlerle bahsi kapıyor: “İstanbul’a su sağlayan çeşitli mekanizmaları ihtiyatla tetkik ettikten sonra, insan bunlardan hangisine daha çok hayran olması gerektiğine karar veremiyor: Başkente ve dış mahallelerine temiz ve sağlıklı su sağlamanın gerekliliğini ve önemini belirten buraya mahsus sağduyuya mı? Zorlu engelleri aşmakta gösterilen maharete mi? Yoksa insanların sağlığı ve rahatıyla karşılaştırıldığında hiçbir masrafı ve fedakarlığı fazla görmeyen akıllı ve liberal ekonomiye mi? İstanbul çevresindeki su yollarının uzunluğu elli mili geçiyor olmalı ve çeşitli rezevuarların ve su kemerlerinin masrafı elli milyondan az olamaz. Basit bir açıklamayla bu konudaki gözlemlerimizi bitiriyoruz. 200 000’den fazla nüfusu olan New York şehri yıllardır şu soru üzerinde düşünüyor: Şehre temiz ve sağlıklı su sağlamak için iki milyon dolar harcamak uygun mu?” (s. 90).

Yazar imalatı geliştirmek ve yerlileri yetiştirmek için yabancılara teşvikler verilmeli diyor. Ayrıca sabit değil, alınan verime göre değişen maaşlar verilmeli (s. 92). Mr. G.’ye büyük bir bina yapılıyormuş. Bu vesileyle inşaat tekniği anlatılıyor. “Tamirciler ve işçiler genelde Ermeniler ve Bulgarlar ve günlük ücretleri sekiz senti geçmiyor”. Fakat çok yavaş ve gönülsüz çalışıyorlar; bu parayı hak ettikleri de şüpheli. “Uzun bir matkap, işçiye doğru çekilerek kullanılan kısa bir testere, ayrıca çekiç görevi de gören kısa bir keser neredeyse bir Türk marangozunun bütün aletlerini oluşturur”. (s. 93).

Türk evlerinde baca yok; tavan ince tahtalarla kaplanır ve bunlar uzun ahşap şeritlerle örtülür; “bunlar tavanın geri kalanınkinden farklı bir renge boyandıkları zaman –ki genellikle boyanırlar- eşsiz ve hoş bir etki yaratırlar” (s. 93). Alt kat harç ve birkaç tuğla ile doldurulur. İstanbul’daki en eski binaların incelenmesi, bu ülkede günümüzde harç yapımının Bizans’tan farklı olmadığını ortaya koyar. (s. 93).

Bay G.’nin atölyesine çok yakın bir yerde kâğıt imalathanesi var. Eskiden iyi kağıt üretilirken, şimdi askerlerce kullanılan fişek kağıdı kullanılıyormuş. Yirmi kadar işçi günde sekiz top kağıt üretiyormuş. (s. 94). Bina içinde bir de giysi imalathanesi varmış. Halen birkaç Alman çalışıyormuş, yakında Fransa’dan çok işçi gelecekmiş. Burada ordunun kullanımı için basit giysiler imal ediliyor..

Yazar yeniçeri kırımını reform olarak görüyor; fakat bu arada bukırımda önemli pol oynayan “gaddar, kararlı, gözüpek” Hüseyin Ağa’nın “yeniçeri katili” olarak tanındığına da işaret ediyor (s. 103).

Tanıştığı bir İngiliz, İranlıları “mağrur, neşeli, konuşkan” insanlar olarak ve “kıyafetlerinde şatafatlı, aşırı tartışmacı” insanlar olarak tanımış ve “Doğu’nun Fransızları” olarak nitelemiş. Buna karşılık Türkleri İranlılardan “daha makul, son derec dürüst ve güvenilir insanlar” olarak bulmuş. (s. 104).

Yazar Hasköy’de, asıl adını söylemeden, “Türk Akademisi ya da üniversitesi” olarak nitelediği Mühendishane-i Berri Hümayun’u ziyaret ediyor. “Üniversite, büyükdedelerinin dinini terk eden değerli bir bir Yahudi olan İshak (İsaac), ya da bize göre ‘gentilman İsaac’ tarafından idare ediliyordu” (s. 107). Türkler arasında çok saygı görüyormuş; yıllarca Saray’da dragomanlık yapmış, şimdi aynı işi damadı yapıyormuş. Bir dersaneye giriyorlar. 20-25 yaşları arası elli altmış öğrenci var. On beş yaşını geçmemiş olanlar bile var. Üniformaları değişik askeri birliklerde çalıştıklarını ifade ediyor. Ders tabur düzeni ile ilgili. Sonra kütüphaneti geziyor. 800-1000 kadar kitap var; çoğu Fransızca ve genellikle mühendislik ve askerlikle ilgili. Okulun iki yüz kadar öğrencisi varmış ve dersler üç yıl sürüyormuş. “Bu genç Türklerin mütevazi tavırları karakterlerinin basitliği ve öğrenme isteklerinin beni etkilediği birçok durumla karşılaştım”. (s. 108). Yazar şehirdeki okul ve kütüphaneler ile de ilgileniyor. Elli yıl önce İstanbul’da 500 kadar okul varken şimdi bini geçiyormuş. “Asılzadelerin ve zenginlerin çocukları genellikle evde eğitim görüyor” (s. 109). Cami, tekke ya da derviş ibadethanelerinde halka açık bir sürü kitaplık var; en zengininde 6 000 kadar kitap var.

Şehir nüfusu hakkında Kont Andreossi 700 000 rakamını vermiş; yazar yüksek buluyor. “asıl şehrin nüfusunun 250 000 olduğuna inanıyor” ve bunun da 100 bini Rum, Ermeni ve Yahudi. (s. 131).

Ülkece bankacılık hiç gelişmemiş.  1829 Edirne Anlaşması’ndan sonra büyük borç ödemek zorunda kalınınca, Rothchild’in temsilcisi borç vermeyi teklif ediyor; şartlarından sadece biri anlaşılmış: İpek ve afyon ticaretinin tekelini istiyorlar. Hükümet reddetmiş: Malların hâkimiyetinin yabancılara geçmesini istemiyor.

Ali Bey 25 yıl önce şunu yazmış: “Dünya üzerinde Padişah’ın kendisinden daha büyük bir köle yoktur. Her adımı, hareketi ve kelimesi bütün bir yıl boyunca ve yaşamının her alanında değerlendirilir ve belirlenir. Kendisi için tayin edilenin ne bir eksiğini ne bir fazlasını yapabilir. Otomat pozisyonuna indirgenir ve hareketleri mekanik tepkiler gibi kanun, divan, ulema ve yeniçeriler tarafından belirlenir”. Fakat yazar şartlar değişti; II. Mahmud farklı, diyor. Önemli konular sayısı 15 ile 25 arasında değişen üyeden oluşan “Devlet Şurası”nda tartışılıyor. (s. 170). Şura’ya katılan 17 üye sayılıyor: Sadrazam, kaymakam paşa, serasker, kaptan paşa, reis efendi, katip efendi, beylikçi efendi, tersane emini, defterdar, amedçi efendi (mühür muhafızı), mektupçu, teşrifçi, silahtar, serkatip (padişahın özel yazıcısı), reis kisedar (baş çanta taşıyıcı), kayar bey (kaymakam yardımcısı).. (s. 171).

Beşiktaş Camiindeki namaz merasimi sırasında yazar Sultan’ı görüyor. “Fazlasıyla belirgin yüz hatları; siyah, iri ve nüfuz edici gözler”; “çehresi karakterinin boyun eğmez sertliğini ve kararlılığını işaret ediyor, aynı zamanda da ılımlı ve sevimli tabiatını sergiliyordu”. Avrupalı kralları da görmüş, “muhteşem görünümlü bir adam ödülü”nü II. Mahmut’a veriyor. “Ölçülü ve kanaatkâr hayat tarzıyla” daha yirmi yıl hüküm sürebilir. (s. 178).

Yeniçeri kırımını büyük bir reform diye anlatıyor: Esas olarak topçular sayesinde gerçekleşmiş. II. Mahmut ilk hazırlık olarak topçu sayısını 30 000’e çıkarmış. Topçular askerlerin en aydın kategorisiymiş; yeniçeriler bunlardan nefret ediyormuş ve onlar da topçulardan. “Tek bir yeniçeri kurtulamadı ve en ufak bir direniş gösterdikleri eyaletlerin tümünde aynı kanlı manzara yinelendi” (s. 180).

Dragomanlar sadece tercüman olmayı aşmış; babadan oğla geçmeye başlamış. (s. 214).

Amerika Türkiye ile bir ticaret anlaşması imzalıyor. Yazar heyetin getirdiği hediyeleri görmüş. Bunlar elmas ve benzeri kıymetli taşlarla bezenmiş enfiye kutuları; kahve fincanları sehpası; yelpazeler; dürbün ve saatler; süs eşyaları. Padişaha hediye edilen enfiye kutusu 10 000 dolarlık. Hediyelerin toplam değeri 40 bin dolar olarak veriliyor. (s. 217). Anlaşmanın gizli maddesi Osmanlıların “gemi kalasının Birleşik Devletlerde oldukça bol, kaliteli ve ucuz olduğu göz önünde bulundurularak”  Amerika’da gemi (fırkateyn, korvet, brik) inşa ettirmesi konusunda. (s. 221). Oysa başka ülkeler zaten böyle bir hakka sahip imişler ve Türklerin anlaşma olmadan da böyle bir haktan yararlanabilecekleri iddia edilmiş.

Katolik Ermenilerin sayıları az, fakat en kazançlı işleri ele geçirmişler. Her türlü yabancıya hizmet veriyorlarmış; son savaşta da Ruslar Edirne’yi işgal edince onlara çalışmışlar. Bu da Ermeniler arasındaki kini artırıyormuş. (s. 229).

Tersanede 500 kadar işçi ve çok sayıda da (katil vb) kürek mahkûmu çalışıyormuş. 1827’de on bin Katolik Ermeni, kendilerine 12 günlük süre tanınarak sürülüyorlar. Kendileri Bursa, Ankara ve Edirne’yi seçiyorlar. Evlerine el konup, sattırılıyor ve çok ucuza gidiyor. Oysa 2.5 yıl sonra Fransızların da baskısıyla affedilip dönünce büyük sorunlar yaşanıyor. Ortodoksların da yardımıyla Türkler sonunda evleri vermiyor. (s. 229).

Liman Reisi’nin evinde yemek. Yemek takımı İngiliz; masa nefis bir işçilik ürünü. En azından tadına bakılmak üzere otuz kırk çeşit yemek. İşkenceye dönüşüyor. Bazıları “fazlasıyla lezzetli” imiş; Amerika’da çok beğenilecek cinsten. Sofrada içki var; fakat ev sahibi içmiyor. (s. 243-245).

Yazar yerini söylemeden bir tımarhaneyi anlatıyor. Delilere saygılı davranılıyor; Batı’daki “hakaret ve alaylar” burada yok; fakat zincirle içinde, son derece sefil ve perişan haldeler. Bu açıdan yüz önce Batı’daki durumu anımsatıyorlar. (s. 273-274).

Yazar Üsküdar’da büyük bir tahıl ambarına rastlamış. Tahıl devletin tekelinde ve bu “insanları insanları tam bir sefalet içinde tutmak için tasarlanabilecek en etkili yöntemlerden biri”. (s. 284). Devlet ve memurları bunu halkı soyma aracı haline getirmiş. Halk buğdayını kendi satabilse çok daha iyi olacak ve halk çok daha ucuza ekmek yiyebilecek, fakat narh sistemi bunu önlüyor. Yazar, okka başına 0.75 sentle (yeşillik) 60 sent (yumurta) arasında değişen   uzunca bir fiyat listesi vermiş (et, yağ, sabun, buğday, peynir, zeytin, bezelye, fasulye vb..). Narh sisteminin hala bazı “medeni Avrupa ülkelerinde de olduğunu” ve New York’ta da ekmek narhının daha birkaç yıl önce kaldırıldığını söylüyor. (s. 284-285).

Üsküdar 80 000 kadar hemen tamamen Türklerden oluşan bir nüfusa sahip;  “geniş, havadar ve görünüşe göre çok daha düzenli olan sokakları başkentinkiler ile büyük bir tezat teşkil ediyor” ve “buradaki temizlik ve düzen, Galata ve Peralı pis Avrupalıların işgal ettiği semtlerle taban tabana zıt” (s. 285). Burada yazarın Türkiye’de gördüğü en büyük imalathane var. İşlenmemiş pamuklar tamamen el zanaatı ile çeşitli renkte boyalarla boyanıyor. 200 kadar işçi çalışıyor. Eskiden burada III. Ahmet zamanında kurulan ilk matbaa bulunuyormuş. Bunun dışında “şahane ve pahalı ürünleri Avrupa’dakileri geride bırakan” birçok ipek dokuma imalathanesi var. İpek böceği yetiştirme mevsiminde “evin her köşesi, yatak odaları, tavan araları bile bu hayvanlar ve onların yiyecekleri ile doluyormuş” (s. 286).

Serasker Hüsrev Paşa’yı ziyaret ve Gürcü kökenli, kölelikten gelen zalim bir insan tablosu: “Sultan adına Ankara bölgesinde bir beyi boğarak öldürmüştü ve pek çok denemeden sonra da İzmir valisinin kafasını koparmayı başarmıştı”. (s. 291).

Saltanat matbaası Moniteur Ottoman’ın ilk sayısını çıkarmaya çalışıyor ve “Türk hükümeti tarafından basılan ilk gazeteyi eline ilk alan muhtemelen biz olduk” (s. 299). Gazete Türkçe ve Fransızca iki ayrı kopya olarak çıkıyor ve biri Fransız (Blacque) diğeri Türk (Mehmed Esat Efendi) iki editörü var. Türkçesi Takvimi Vekayi adını taşıyor. Gazete abone sayısı şimdiden 5000’i geçmiş ve hızla artacağa benziyormuş. Blacque Bey, Fransa’da doğmuş, “on beş yıldır” burada çalışıyormuş; ülke dilini ve yaşantısını iyi biliyormuş (s. 301). Daha önce New York’ta da bulunduğu için anlaşmaları daha da kolaylaşmış. Kendilerini nazikçe karşılamış. Yıllarca İzmir’de başarıyla bir gazete yönetmiş ve yabancıları çok rahatsız etmiş. Bir ara Ruslar için çalışan Capo d’Istrias’ın zalimlerini öylesine anlatmış ki Rus elçisi kendisini Saray’a şikâyet etmiş ve bir süre Yunanistan hakkında yazması önlenmiş. “Bay Blacque’ın gazetesi Doğu yarımkürede (İngiltere dışında) gerçeğin rahatlıkla söylenebildiği tek yerdi ve Avrupa’nın tesiri o kadar kuvvetliydi ki, burada bile kendisini etkiliyordu. Gazete pek çok kez İstanbul’daki Fransız elçisinin tek bie emriyle geçici olarak durdurulmuştu. Navarin’deki katliamdan sonra bu günahkar olaydan gerektiği şekilde bahsetti.  Bu yüzden Fransız askerler tarafından kendi evinde tutuklandı ve Fransız konsolosunun emriyle o sırada limanda demir atmış bulunan bir savaş gemisine bindirildi. Ölümü ya da serbest bırakılması ile sonuçlanacak mahkeme süreci için Fransa’ya gönderilmesi bekleniyordu. Bu haksız saldırıyı geniş çaplı bir protesto takip etti. Millet farkı gözetmeksizin İzmir’in en saygıdeğer Avrupalı sakinleri bir kurulla ortaya çıkıp kendisine kefil oldular ve ülkesinin itibarından endişelenen konsolos kendsini özgürlüğüne kavuşturdu. Türkçe gazete hakkında bu yüzden bu kadar konuşuyoruz”. (s. 301).

Balat ve Yahudiler. Yazar Yahudilere hem acıyor, hem de onlardan ırkçı bir dille söz ediyor. O sırada nüfusları 60 000 kadarmış. “Kişisel iğrençlikleri yüzünden elbette Türklerce hor görülüyorlar, fakat aynı zamanda faydalı vatandaşlar olarak korunuyorlar” (s. 305). Rumlarla aralarında derin nefret duyguları var. Yunan ihtilali sırasında Rum casusları yakalamaya yardım etmişler ve Rum Patriği kendi kapısının önünde asıldığı zaman “cesedi Yahudi alçakların oluşturduğu öfkeli bir gurup tarafından ipten indirildi ve insanlığından eser kalmayana dek sokaklarda sürüklendi” (s. 306).

Yabancı elçilerin gücü şöyle anlatılıyor: “Yabancı elçiler burada olağanüstü ve Türk hükümeti için bir o kadar da utanç verici olan yetkilerle donatılmıştır. Kendi milletinden olanları hapse atıp cezalandırma yetkisine bile sahiptirler ve ister insanların ister Tanrı’nın olsun bütün kanunları hiçe sayan bir gurup vahşiyle anlaşma yapılması halinde istenecek olan da budur. Kendi topraklarındaki yabancıları yargılamak hakkına sahip olup onları kendi kanunlarına uymaya zorlayacağı yerde, Türkler gayet zayıf bir şekilde bu haktan vazgeçmiştir ve bunun doğuracağı sonuçlar kolaylıkla tahmin edilebilir. Şayet bir yabancı hırsızlık yaparsa elçisine teslim edilir ve onun uygun gördüğü şekilde affedilir ya da cezalandırılır. Eğer yabancı biri bir Türk’ü öldürürse, suçu sadece kendi elçisi onaylayabilir ve şayet bir Türk yabancı birini öldürecek olursa, elçi ona karşı bir emir çıkartmakta en az Türk mahkemeleri kadar etkilidir” (s. 322).

Tarım ve çiftlikleşme: “Yaklaşık iki yıl önce Tükiye’ye modern çiftçilikteki en son gelişmeleri getirmek için girişimde bulunuldu. Bu hükümetin parasıyla yapıldı ve bahsedilen nedenler yüzünden başarısız oldu. Bir İngiliz aile getirilip şehrin yakınlarındaki bir çiftliğe yerleştirildi. Kısa bir süre sonra kaldıkları yer, harcamaları vb gibi nedenlerle tartışma çıktı ve taraflar kızgın bir halde birbirleriyle bağlantıyı kesti” (s. 340). En iyi topraklar vakıflara ait; en ilkel bir saban teknolojisi var; toprak yarıcılıkla ekiliyor vb.