TARİH AYNASINDA VESAYET KAVGALARI ve KORKU TOPLUMU

25 Nisan 2021

Son haftalarda yaşanan “Bildiri” fırtınasının altında ne gibi dürtüler yatıyor? Montrö kaygıları mı? Darbe tehditleri mi? Yoksa emekli amiral “zevzekliği” mi?

Bence hiçbiri! Sanırım gerçek nedenleri daha derinlerde, tarihin tozlu sayfalarında aramamız gerekiyor. En azından ben öyle düşündüm; “suçlu” arayışına tarih aynasında katılayım dedim ve yeniçeri isyanlarına kadar uzandım.  Arama kılavuzum da “ayaklanma”, “darbe” ve “komplo” korkuları oldu ve ortaya aşağıdaki öykü çıktı.

***

Osmanlı toplumu gaza ve fetihlerle kurulmuş, fakat fetih devri bittikten sonra bir yönüyle “korku” toplumuna dönüşmüştü. Artık sadece “kullar” değil, yöneticiler de korku içindeydi ve genç bir sultanın katli de (1622) bu korkulara tuz biber ekti. Artık saltanata en büyük tehdit Yeniçeri Ocağı’ndan geliyordu ve bu tehlikeyi önlemek için de orduyu bölücü tahriklerde sakınca yoktu. O kadar ki, bir vezir, Genç Osman’ın katlini izleyen yıllarda, “Yeniçerilerle sipahiler birbirleriyle öldüresiye boğuşmadıkça bize emniyet yoktur” diyebilmiş ve bir adamını da sipahi kılığına sokarak ona bir yeniçeri öldürtmüştü! (Naima Tarihi).

 Oysa ayaklanmalar bitmedi ve Saray’da “yeniçeri kırımı” fikri de bu koşullarda filizlendi.

***

Söylentilerin II. Osman’a atfettiği “kırım” niyeti, genç sultanın katlinden iki yüzyıl sonra II. Mahmut tarafından gerçekleştirildi. Eski bir yeniçeri ağası, 1826 yılında, yeniçerileri ayaklanmaya kışkırtmış, tuzağa düşüp isyana kalkışanlar da topa tutularak katledilmişti. Kumpas başarılı olmuştu ve “zafer”in övgüsünü yapan vakanüvis Mehmed Esad Efendi de, “Üssi Zafer”inde kırımı hazırlayan cuntanın nasıl yüksek mevkilerle ve parayla ödüllendirildiğini anlattı.

***

Osmanlı Devleti’nde Batı Avrupa’dakine benzer bir demokrasi kavgası olmamıştır; çünkü toplumda buna zemin oluşturacak sınıfsal doku yoktu. Batı’da özgürlük savaşı sosyal sınıfları temsil eden kuruluşlarla yürütüldü ve hegemonya kuran burjuvaziler tarafından da son şeklini aldı. Bugün de batılı demokrasiler, “burjuva demokrasisi” sınırlarını aşmış değiller.

     Aslında Osmanlı toplumunda da bu potansiyeli taşıyan kurumlar vardı ve bunların başında da Yeniçeri Ocağı geliyordu. Çeşitli gözlemcilerin -bu arada Voltaire’in- bu kurumu Fransa’da 1789 Devrimini başlatan Genel Meclis’e (Etats-Généraux) benzetmesi boşuna değildir.  Daha sonra da Namık Kemal, Hürriyet’te, her yeniçeri ocağının “bir silahlı meclis-i şurayı ümmet hükmünde” olduğunu yazacaktır. (14 Eylül 1868).

     Gerçekten de çoğu esnaflık yapan yeniçeriler bir “burjuvazi” potansiyeli taşıyor, Bektaşi geleneğiyle de hoşgörü ve inanç özgürlüğünü temsil ediyordu. Tüm “kazan kaldırmaları” da, özünde, zulüm, pahalılık ve yoksulluğa karşı oldu. “Lale Devri”nin halkı ezen ısrafına isyan eden Patrona Halil de, Nizam-ı Cedid’in “İrad-ı Cedid” yağmasına başkaldıran Kabakçı Mustafa da halk çocuklarıydı ve halktan büyük destek gördüler. Oysa dalkavuk Osmanlı vakanüvisleri bunları fitneci ve yağmacı sürüler olarak sunuyordu. Üstelik bunu yaparken halkı isyana sevk eden nedenleri açıklamakta da bir sakınca görmüyorlardı. Örneğin Cevdet Paşa, bir yandan isyancıları aşağılarken, öte yandan da  Nizam-ı Cedid için konulan İrad-ı Cedid hakkında şunları yazmıştı: “(İrad vergisi) sanki bu adamların (yöneticilerin) keseleri için konmuştu; yalnız kendileri de değil, uşakları, hademeleri bile sefihane yaşıyorlardı. Servet, sefahat yoluna dökülünce hayat pahalılaştı, geçim güçleşti, şikâyet sesleri yükseldi”. Bu sözleri yüz yıl kadar sonra da  “popüler tarihçi” Reşat Ekrem Koçu alıntılıyor, fakat o da ayaklananları “şehir eşkıyası, hezele ve hayta güruhu” diye nitelemekten kendini alamıyordu.

    Oysa Patrona da, Kabakçı da başlangıçta tüm nimetleri reddetmiş, sadece halkın çıkarlarını düşünmüşlerdi. Yeni bir düzen vizyonları yoktu; fakat zulüm ile haksızlığın ne olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bilmedikleri şey, muktedirlerin “böl ve yönet” oyunlarıydı ve sonunda da bu oyunlara yenilerek katledildiler.

     ***

     Kuşkusuz yeniçeri ocağı kuruluş hedefinden uzaklaşmış, kötü yönetimler orduyu da bozmuştu. Ne var ki onu yozlaşmakla suçlayan oligarklar, aslında çok daha vahim bir yozlaşma içindeydi. Bu koşullarda bir devir sona eriyor, ülkenin sermaye birikimi ve “uluslaşma” ufku daralıyordu. Nitekim kırımdan yedi yıl sonra (1833),  Sultan Mahmut, valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa karşısında acze düşerek Rus Çarı’ndan yardım dilenecek, sonra da, Reşit Paşa, İngiltere ile, Lord Palmerston’u bile şaşırtan ödünlerle, bir Ticaret Anlaşması (1838) imzalayacaktır.

    ***

    Peki, Yeniçeriler ve onlarla beraber Bektaşiler yok edildiler de, devlette sultan ve yöneticilerin “korku”ları ortadan kalktı mı? 

   Elbette kalkmadı!

   Çünkü “korku”ya yol açan keyfi yönetim ortadan kalkmamıştı; zulüm ortadan kalkmamıştı; rüşvet ortadan kalkmamıştı! Bütün bu nedenlerle korku da kalkmadı. Sadece “korkulan şey” değişmişti. Artık askerî ayaklanmalardan değil, “darbe” ve “suikast”lardan korkuluyordu.

    Aslında korkmakta da haklıydılar. “Can ve mal güvenliği”ni  ilan eden Ferman (1839), Gülhane’de okunalı henüz yirmi yıl olmuştu ki bir avuç  “fedai” gizli bir örgüt kuruyor ve Saray’ı basarak sultanı devirme hazırlıklarına başlıyordu. Bir ihbar üzerine yakalanıp Kuleli’ye tıkıldılar (1859); fakat asıl amaçları da bir türlü anlaşılamadı. “Kuleli Olayı”nı izleyen yıllarda da “Yeni Osmanlı” gençler, bir “gizli örgüt” kuruyor (1865) ve aralarına bazı güçlü paşaları da katarak Sultan’a bir “muhtıra” vermeyi kararlaştırıyordu. Onların amacı belliydi. “Meşrutiyet” istiyorlardı ve buna direniş halinde de “muhtıra”yı zorla kabul ettireceklerdi. Hatta M. C. Kuntay’a göre, örgüt lideri Mehmed Efendi, “Ali Paşa’yı öldürtmek için fedailer” bile bulmuştu. (Namık Kemal, 1944, s. 246).  Yıllar sonra da içlerinden en ateşlisi, Ali Suavi, yanına aldığı fedailerle Saray’ı basacak (1878) ve -hayatına mal olan koşullarda- müstebit Sultan Abdülhamit’i tahttan indirmeye çalışacaktı. 

Kavga böylesine sertti ve kendi içinde de birbirinden korkar hale gelen yönetici zümrede bir takım “hizip” ve “cunta”lar oluşmaya başladı. Sultan Aziz bu koşullarda bir saray darbesiyle tahttan indirildi ve birkaç gün sonra da yatağında ölü olarak bulundu. İş bununla da bitmemiş, birkaç gün sonra da darbeci lider Serasker Hüseyin Avni Paşa, bir suikastla hayata veda etmişti.

 ***

  İnfaz ya da intihar, Abdülaziz’in ölümü Osmanlı tarihinde yeni bir “korku” dönemi başlattı ve Sultan Hamit “istibdat”ını bu korku üzerine kurdu. Dahası, oluşturduğu “hafiye ordusu”yla bu korkuyu kolektif bir hastalığa dönüştürdü. Müstebit Sultan’ın korku ve evhamının en büyük kurbanı da bu ülkeye ilk anayasayı getiren Mithat Paşa olacaktı.

Abdülhamit istibdadı otuz üç yıl sürdü. Korku giderek artıyor, fakat zulme direniş de devam ediyordu. Artık “Prens”ler bile yurt dışına kaçmaya başlamıştı. Ve sonunda günü geldi, müstebit Sultan’a, “Mülk”ünü korumak için hizmetine aldığı Alman subayların öğrencileri “dur!” dediler. Dağa çıkan Enver’lerin, Niyazi’lerin “meşrutiyet!” çığlığı, Saray’da “muhtıra” sayılmış ve gereği yapılmıştı.

***

Ne var ki “Hürriyetin İlanı” da (1908) uzun süreli olamadı ve bu mutlu parantez yine zorbalıklar içinde sona erdi: Babıâli baskını, sopalı seçimler, kurşunlanan gazeteciler ve arkadan da Alman generallerin komutasında sömürge ordularıyla savaş! Altı yüzyıllık Osmanlı çınarı işte böyle yüz kızartıcı koşullar içinde tarihe karıştı.

Sonra? Sonra yeniden savaş! Ve bu kez yabancı subaylar komutasında değil, “Kuvayı Milliye” müfrezeleriyle “kurtuluş” ve “yeniden kuruluş” savaşı! Ülke böyle kurtuldu; laik cumhuriyet böyle kuruldu.

***

Peki, bu “yeniden kuruluş”, “demokratik” yöntemlerle mi oldu?

Hayır, öyle olmadı. Tarihte hiçbir devrim seçimle ve oy hesabıyla yapılmamıştır; bizde de öyle olmadı. Savaş, Meclis denetimi altında Mustafa Kemal Paşa’nın vizyoner önderliği ile yürütülmüş, fakat sıra kokuşmuş saltanatın kaldırılmasına gelince hacı hoca takımı Meclis komisyonunda şer’i spekülasyonlara dalmıştı. İşte Mustafa Kemal Paşa tam da bu koşullarda, bir sıranın üstüne çıkıyor ve “Hakimiyet ve saltanat, diyordu, hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır”.

Mesaj alınmıştı; Cumhuriyet de bu espriyle ilan edildi; başka türlü de olamazdı.

Tek parti rejimi, elbette ki “demokratik” bir rejim değildi ve Kemalist dönemde eleştirilecek birçok şey de vardı. Zaten eleştirildiler de. Oysa terazinin öbür kefesi çok daha ağır basıyordu ve bu sayede Türkiye, bir iki nesil içinde İslam dünyasına örnek gösterilen bir düzeye ulaştı. Bunu sağlayan en cesur hamlelerden biri de, daha 1860’larda Osmanlılarda tartışma konusu olan “Kod Sivil” (Medeni Kanun) oldu. 1927’de reel toplumun ilerisinde olan bu yasa, din-mezhep ve kadın-erkek eşitliğine dayanan bir “ulus” inşasına hem temel, hem de dürtü teşkil edecekti.

***

Evet, tek partili dönem “demokrat” olamadı; o koşullar yoktu; ama çok partili hayatla birlikte bu ülkeye “demokrasi” geldi mi?  Hayır o da olmadı; üstelik “çok partili hayat”a geçiş koşulları da çok geçmeden “darbeci” ve “vesayetçi” geleneklerin yeniden canlanmasına yol açtı.

Türkiye’de “demokrasi” bir halk hareketiyle değil, dış dürtülerle ve Milli Şef’in dört eski CHP vekili ile yaptığı pazarlıkla kuruldu. Nasıl AKP, kurulurken “takiyye” ile suçlandıysa, o yıllarda da Demokrat Parti “muvazaa” (danışıklı döğüş) ile suçlanıyordu. Böyle başlayan bir “demokrasi” de kısa sürede Osmanlı hizipçiliğine sürüklenmeye mahkûmdu. Ne yazık ki öyle de oldu ve arkadan da darbeler geldi. 27 Mayıs’a giden günlerde dillerde en çok dolaşan sözlerden biri Menderes’in “Ben bu orduyu yedek subaylarla da yönetirim!” sözleriydi. Orduda “cunta”lar oluşuyor, “darbe” ve “komplo” korkularının egemen olduğu “Osmanlı” geleneği tekrar canlanıyordu.

Askerlerle sivil yöneticiler arasında “tehlikeli ilişkiler”in oluştuğu bu oyunun en mahir oyuncusu Süleyman Demirel oldu. Mizahi espriden de yoksun olmayan Süleyman Bey, bu becerisinin “sırrını” bir gazeteciye 679 rakamıyla açıklamış ve  “6 kez gittim; 7 kez geldim; 9. Cumhurbaşkanı oldum!” demişti. Mühendisler devri açılmıştı; Süleyman Bey’i de siyasi kariyerini 12 Eylül darbesi üzerine kuran Turgut Özal izledi. Ne var ki darbe ve komplo geleneği hortlamıştı; o da “veto”lardan, suikast girişimlerinden masun kalmadı ve sonunda da, “Anayasa bir kez delinmekle bir şey olmaz!” diyen bu ultra-liberal başkan, arkasında “öldü mü, öldürüldü mü?” tartışmaları bırakarak hayata veda etti.

***

AKP, bu ortamda, “gömlek değiştirdik” iddiasıyla iktidara geldiği zaman tüm koşullar lehineydi. Ortada istikrara kavuşmuş bir ekonomi vardı ve “küreselleşen” sermaye, kalkınmakta olan ülkelere doğru akıyordu. İçerde de istikrarsız koalisyonlardan bıkmış usanmış “banker”ler, “holdingler” ve “müteahhit”ler artık başbaşa konuşacakları bir “tek adam iktidarı” özlemi içindeydiler. Bu misyonu Tayyip Bey pekâlâ yüklenebilirdi. İslamcılar arkasındaydı; Gülenciler arkasındaydı; liberaller arkasındaydı; AB arkasındaydı. Bu koşullarda Demirel’in de, Özal’ın da yapamadığını yapabilir, “vesayet”e son verebilirdi. “Böl ve yönet” politikası bu koşullarda tekrar yürürlüğe girdi; “dalga dalga” davalar bu hırsla açılmaya başladı; kin ve nefret tohumları bu ortamda etrafa saçıldı.

Peki, sonra ne oldu?

Olanları herkes biliyor; nefret nefreti körükledi, eski hastalıklar nüksetti ve “vesayet bitti” derken, bu ülke, tarihinin en kanlı darbe girişimine tanık oldu.

***

On bir yıl önce, Ergenekon davaları ve tutuklamalar hızla sürerken, bir söyleşide “vesayet”le ilgili soruya şu yanıtı vermiştim: “Çelişkilerle dolu bir dönemden geçiyoruz. Bir yandan neredeyse herkes ‘artık bitti; bir devir kapandı; bu ülkede bir daha darbe olmaz’; diyor, fakat öte yandan da üç yıldan beri devamlı olarak darbeler konuşuluyor (…) Bakınız daha bir ay önce bir referandum yaşadık. Başbakan on binlere hitap ederken, sık sık, yanında hep bir ‘beyaz gömlek’ taşıdığını, ölümden korkmadığını söylüyordu. Demokratik kuralları garanti altında Afganistan: Çıkmaz mı, fırsat mı? Sabah, 17 Ağustos 2021.bir rejimin başbakanı hiç böyle konuşur mu? Başbakanımız birilerinden mi korkuyor, yoksa birilerini korkutmak mı istiyor?”. (Minerva, Eylül, 2010). İşte emekli amirallerin “bildirisi” tartışılırken o günleri anımsadım ve yoksa on yıl öncesine mi döndük, değişen fazla bir şey yok mu? diye düşündüm.

     İlginçtir, “Bildiri Krizi”nde, Erdoğan, bir yandan TSK’ya “genelkurmay başkanından erine” kadar, “sevgi, saygı ve şükranlarını” sunar ve (Meclis gurubunda) uzun uzun alkışlanırken, öte yandan da -tuhaf bir şekilde- “askerin muvazzafı, emeklisi olmaz” diyor ve  “bildirici” amiralleri suçluyordu. Güzel de, eğer gerçekten “askerin muvazzafı, emeklisi olmaz” ise, emekli amirallere yapılan zulmün (gözaltılar, evlere baskın, elektronik kelepçe vb) tüm TSK ‘da ne gibi duygulara yol açacağı da hesaplanmış mıydı?

Aslında doğru olan, ordunun ne övgü ne de yergi konusu olması, dahası siyaset meydanında hiç konuşulmamasıdır. Bu da ancak hukukun ve adaletin hâkim olduğu bir düzende mümkün olabilir ve her türlü “vesayet”ten kurtulmanın yolu da budur. Bu gerçekleşmedikçe siyasi hayatımız “korkma ve korkutma” oyunlarına sahne olmaya devam edecek ve kaybeden de tüm Türkiye olacaktır.

******

7 ŞUBAT 2021

MEDRESE, ÜNİVERSİTE ve DEMOKRASİ KAVGASI

Fransızlar, tarihlerinin 1789 Devrimi’nden önceki dönemini “Eski Rejim” olarak adlandırırlar. Çağdaş Fransa, o tarihte, Bastille’in zaptı ile başlayan bir “yeniden yapılanma” sürecine girmişti. Bizde ise çağdaş Türkiye’nin temelleri 1923 yılında atıldı ve yarı-sömürge konumundaki Osmanlı Devleti o yıldan itibaren “Eski Rejim” sayılmaya başladı.

Ne var ki tarih düz bir çizgi üzerinde ilerlemiyor ve devrimleri sık sık karşı-devrimler izliyor. Böylece, Fransa tarihinde Thermidor’lar, Brumaire’ler yaşandı. Bizde ise demokratik gelişme sık sık darbelerle kesintiye uğradı ve varılan noktada da mevcut iktidar Cumhuriyet’in 100. yıldönümünü “Eski Rejim”i canlandırma çabaları içinde kutlamaya hazırlanıyor.

Fransa, 19. yüzyılda yirmi yılını III. Bonapart diktası altında geçirmişti; bizler ise 21. yüzyılda III. Abdülhamid rejimini önlemeye çalışıyoruz. Yeni Anayasa ile adeta “Saltanat” yetkileriyle donatılan Cumhurbaşkanı bunu da yetersiz buluyor, kavramları tersine çeviriyor ve artık kendisini “devrimci”, 1923-1950 yıllarını da uzatmalı bir “eski rejim” dönemi sayıyor.

Sayıyor ve karalıyor. Daha geçenlerde, Tübitak ve Tüba bilim ödülü töreninde, AKP’nin öğretim alanındaki başarılarını “ilim ve irfan medeniyetine sahip çıkma”sıyla açıklıyor ve “daha önceki dönemlerde kısır ideolojik bakış açılarıyla kurulan tüm bariyerleri kaldırdık” diyordu. Yeni dönemde ise binlerce bilim insanının sorgusuz sualsiz üniversiteden uzaklaştırıldığı, mahkemelere sevk edildiği, hatta -12 Eylül cuntasının bile yapmadığı şekilde- başka yerde çalışmaları da engellendiği unutulmuştu. Bu yüzden çaresiz kalan, intihara sürüklenenler bile olmuştu.

“Yeni Rejim”in yüksek öğretim anlayışı buydu ve bu anlayışla Başkan Erdoğan medreseleri de övebiliyordu. İmam-Hatiplilere yaptığı bir konuşmada “Açık konuşuyorum” diyordu, “Osmanlının son dönemlerinde ülkenin en önemli ilim ve irfan kaynakları olan medreselerin yozlaşması büyük sıkıntıya yol açmıştır. Cumhuriyetle birlikte bunların toptan kaldırılması ise daha büyük bir kayba ve boşluğa neden olmuştur” (10 Mayıs 2016). “Yozlaşmış”, hatta Abdülhamid döneminde -Ş. Mardin’in ifadesiyle- “asker kaçakları için bir sığınak” haline gelmiş medreselerin bile bugün övgü konusu olması gerçekten ibret vericiydi. (Türkiye’de Din ve Siyaset, 2004, s. 50).

***

Her toplumsal kurum tarihi bir gelişmenin ürünüdür ve nitelikleri de toplumsal evrim ve devrimler sarmalında şekillenir. Bu bağlamda “üniversite” de Ortaçağ’da doğdu ve din adamları yetiştiren, ilim ve ilahiyatı tekelinde tutan bir kurum olarak şekillendi. Bu “Karanlık Çağ”da özgür akıl kutsal dogmaların esiri olmuş, Eski Yunan düşünürleri bile bu anlayışla okunmaya başlanmıştı. Hıristiyan üniversiteleri de, İslam medreseleri de bu zihniyetle Aristo’yu “Muallim-i Evvel” ilan etti ve düşüncelerini dondurarak klişeleştirdiler. Ve bu “sentez”i zorlayan, felsefeyi savunan, özgür akıl lehinde tezler geliştiren İbn Rüşd gibi düşünürler de sonunda lanetlendi, mahkûm edildi, sürgüne yollandı. Kelam ve fıkıh, özgür düşünceye geçit vermiyordu.

***

F. Engels “ilahiyat, zamanla ya özgür bir felsefeye dönüşür ya da kör bir inanç haline gelir” demişti (1844). Düşünce planında Batı’yla İslam dünyası arasındaki farkın anahtarı tam da bu sözcüklerde yatmaktadır. Bunu ilk anlayanların ve bu yönde köklü bir dönüşüme yol açan düşünürlerin başında da Descartes geliyordu.

Descartes (1596-1650) Cizvit okullarında okumuş ve inancına da sadık kalmış bir düşünürdü. Yine de “Metafizik Meditasyonlar”ında ilahiyatçılara sesleniyor ve onlara “aklınızı kullanın” diyordu. Ona göre ilahi gücü kavramanın en sağlıklı aracı ancak özgür akıl ve kuşkucu düşünce olabilirdi. Ne var ki Sorbon’lu ilahiyatçılar onu dinlemediler ve Kilise de kendisini aforoz etti.

Yine de sonunda kazanan Descartes oldu. Akılcılık, Sorbon’da olmasa bile özgür akademilerde, “salon”larda, sivil toplum kuruluşlarında giderek ağır basıyordu ve Aydınlanma yüzyılı da bu tohumların yeşermesiyle hayat buldu. Descartes’dan yüz yıl kadar sonra, Diderot, ilahiyat sultasından kurtulamamış Sorbon’u eleştiriyor ve ilk modern üniversitenin planını yapıyordu. Yeni üniversite, “bir ulusun bütün çocuklarına fark gözetmeden kapılarını açan” ve “evrensel bilimi kucaklayan” bir kurum olacaktı.

***

Diderot, “yeni üniversite”nin Fransa’da, mutlak monarşi altında kurulabileceği konusunda iyimser değildi ve bu yüzden de planını “aydınlanmacı” eğilimler sezdiği II. Katerina’ya yollamıştı. Yanıldığı nokta da bu oldu. Aslında bir kültür devrimi yaşayan ve yüksek öğrenimde akılcılığa elverişli koşullar yaratan ülke Rusya değil, Almanya’ydı. Ve bu ülkede üniversite kavgasının başını da Immanuel Kant çekiyordu.

Kant (1724-1804), bir üniversite mensubuydu ve kavgasını da üniversite bünyesinde yürütüyordu. Ona göre üniversiteyi kökten değiştirmek, bunun için de önce bu kurumlarda ilahiyat yerine özgür felsefeyi egemen kılmak lazımdı. Bu bir “Fakülteler kavgası” idi ve bu başlık altında bir de kitap yazdı (1798). Felsefede “üstün bir emir makamı” olmadığı için, felsefe fakültesi, ilahiyatçıların sultasından kurtarılmalı ve “sadece akıl tarafından konulmuş yasalara uyacak biçimde” yapılanmalıydı. Ana fikir buydu. Bu fikir 19. yüzyılın ilk yıllarında tüm filozoflar tarafından tartışıldı ve son noktayı da Wilhelm von Humboldt koydu.

Bir dil bilgini ve siyaset adamı olan Humboldt, kapitalizmin hızla geliştiği bir toplumda yaşıyordu ve bu gelişmeye Fransız devriminin siyasal ilkeleri ile Alman romantizmi ve felsefesi kavramlarıyla bakıyordu. Alman romantizmi kendisini Eski Yunan’a, Alman felsefesi de Kantçı rasyonalizme ve idealizme götürüyordu. Sermaye birikimi ve burjuva hegemonyasının önüne geçilemezdi; ne var ki “ideal üniversite” yine de maddi üretimin, verimlilik ve kâr dürtülerinin esiri olmamalıydı. “Humboldt Üniversitesi” 1809 yılında, Almanya’da, bu anlayış üzerine kuruldu ve ilk “modern üniversite” olarak da diğer Batı üniversitelerine örnek oldu. Sınıflı toplumlarda uğruna savaşılması ve aşılması gereken bir ideal teşkil ediyordu.

***

Berlin’de Humboldt Üniversitesi kurulurken Osmanlı Devleti’nde II. Mahmut hükümdardı. Denilebilir ki bu sultanın saltanat yılları (1808-1839) Osmanlı tarihinde en köklü dönüşümün yaşandığı yıllar oldular. Bir yandan “Tercüme Odası” kurularak, Arapça, “bilim dili” olma tekelini kaybediyor; dahası, batılı ülkelere öğrenci gönderilmeye başlanıyor, fakat öte yandan da, devlet, Yeniçeri ordusunu -ıslah edeceğine- katlediyor ve “Nizam-ı Cedid” batılı uzmanların ve subayların eğitimine emanet ediliyordu. Böylece girilen dönemde Tanzimat paşalarının başarıları da “Doğu Sorunu” adı verilen oyunda sergiledikleri ustalığa endekslendi. Osmanlı Devleti’nde yüksek öğrenimde “medrese”den “darülfünun”a geçme çabaları bu koşullarda başladı.

***

Bu konuda ilk girişim 1845’de oldu. Bir “Maarif Meclisi” kurulmuş ve Mustafa Reşit Paşa’nın telkiniyle bir de “Darülfünun tasarısı” hazırlanmıştı. Yeni kuruluş için İtalyan mimar G. Fossati’ye bir de bina ısmarlandı. Ne var ki bağnaz ulema Müslüman gençlerin gayrimüslimlerle bir arada okumasına karşı çıkıyor, üstelik binanın Ayasofya Camisi civarında açılmasını da şiddetle kınıyordu. Bu yüzden işler uzadı, araya Kırım Savaşı ve mali sıkıntılar girdi ve ancak 1869’da 49 maddesi bir “Darülfünun” kurulmasına ayrılmış bir “Maarifi Umumiye Nizamnamesi” hazırlanmasıyla yeni bir adım atılabildi.

Yeni kuruluşa bin kadar öğrenci başvurmuş, programa iddialı dersler konmuş, bina da hazır hale gelmişti. Yine de açılış biraz gecikerek 1870 Ramazanı’nın ertesine sarktı. Medreseli öğrencilerin çoğu cami dışındaki zamanlarını “cerre giderek”, yani yurdun dört bir yanında vaazlar vererek geçiriyorlardı. Hayatlarını böyle kazanıyorlardı; dönmelerini beklemek lazımdı.

Zamanın Maarif Nazırı Safvet Paşa’nın “Medrese-i İlmiye” dediği yeni kuruluş o sırada İstanbul’da bulunan İslam reformisti Cemaleddin Afgani’nin bir konferansıyla açıldı. Oysa bu, muhafazakâr ulemayı hoşnutsuz kılan bir olaydı. Üstelik, Mürşit, konferansında peygamberliği “sanat” gibi sunmuş, ulemayı büsbütün öfkelendirmişti. Nitekim muhalefet giderek arttı ve bu ikinci girişim de kısa süreli oldu. “Darülfünun” üç yıl sonra, 1873’te kapatılıyor, fakat Osmanlı üniversitesinin öyküsü bununla da bitmiyordu.

Aslında Medrese-i İlmiye kapatılırken Galatasaray Sultanisi bünyesinde yeni bir girişim başlamış, yeni okula müdür tayin edilen Sava Paşa’nın deyimiyle “fidanlığa yeni bir tohum” ekilmişti. Üstelik artık dersler de herkese açık konferanslar (!) olmaktan çıkarılarak düzenli hale geliyor ve Darülfünün’a hukuk, fen, edebiyat alanında yeni birimler ilave ediliyordu. Ne var ki üç yıl sonra tahta çıkan Abdülhamid’in bunlara ihtiyacı yoktu. Kendisi, ülkeyi, daha sonra en ateşli muhalefet yuvaları haline gelecek olan Harbiye, Tıbbiye ve Mülkiye kadrolarıyla yönetebilirdi. Böylece 1881 yılında Darülfünun-u Sultani’nin derslerine son verildi.

Yine de, yirmi yıl kadar sonra, kısmen artan muhalefeti yatıştırmak amacıyla, kısmen de Said Paşa’nın telkini ve “imaj politikası” baskısıyla yeni bir tecrübe başlayacak, bu kez de “Darülfünun-u Şahane” sessiz sedasız devreye girecekti. Bu son girişim, İkinci Meşrutiyet atmosferinde az çok yenilenmiş bir zihniyetle, 1933 reformuna kadar varlığını sürdürecektir. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlıdan ikiliklerle dolu, felsefecilerle kelamcıların, hukukcularla fıkıhcıların bir arada yaşadığı bir miras devraldı. İstanbul Üniversitesi Cumhuriyet’in onuncu yılında, 1 Ağustos 1933’te açılırken, Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip şunları söylüyordu: “Bugün kuruluşu başlayan İstanbul Üniversitesi’nin dünkü İstanbul Darülfünunu ile hiçbir münasebeti yoktur. Üniversite yeni bir müessesedir. Ananesi kendi ile başlayacaktır!”.

***

Şimdi bu tarihi parantezi kapatalım ve günümüze gelelim. Gerçekten de bu son günlerde, Üniversite sorunu Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlar vesilesiyle gündeme oturmuşken, 88 yıl önce söylenmiş bu sözleri nasıl yorumlayabiliriz? Üniversitemiz gerçekten de kendi ananelerini yaratabildi mi? Bugün hangi sorunlarla karşı karşıya bulunuyor? Aslında tarihi ve toplumsal bir kurum olan üniversiteler üç farklı kategoriden oluşurlar: öğretim üyeleri, öğrenciler ve idari görevliler. Bu haliyle toplumun bir parçasını teşkil ederler ve temel sorunları itibariyle de sosyal kavgaların bir parçası olurlar. Böylece kuruma hâkim yönetim ve insan/toplum bilimleri anlayışı, genellikle egemen sınıfların parası, baskısı ve zorlaması ile biçimlendirilmeye çalışılır. Buna direnenler ise iktidarın baskısı, yaptırımı ve zulmüyle karşılaşırlar.

Üniversite bir bilim yuvasıdır; fakat yine de üniversite bünyesinde en hayati unsuru öğrenci kitlesi teşkil eder. Nihayet bilim üniversite dışında, araştırma kurumlarında, özel laboratuarlarda da yapılabilir; ama öğrencisiz bir üniversite tasavvur edilemez. Üniversite sadece öğrencilerin dersleri izleyerek bilgi edindikleri, kişiliklerini geliştirdikleri bir kurum değildir. Aynı zamanda gençlerin bir arada yaşadığı, dostluklar kurduğu, ortak idealler geliştirdiği bir ortamdır. Bu nedenle sınıf çıkarlarını aşan, baskı ve zulme en çok direnenler de onlar ve onlarla aynı ruhu taşıyan hocaları olur. Zaten diktatörlerin, zalimlerin sık sık hedefi olmaları da bu yüzdendir. Hep provokatörlerin, hırslı hocalarının, teröristlerin aleti olmakla suçlanır, takibata uğrarlar; fakat özgür akla, bilime ve ilerleme fikrine öncülük yapanlar ve bu nedenle geleceğe de damgasını vuracak olanlar yine bu gençler arasından çıkar. Zamanla içlerinden birçoğu “gençlik idealleri”ni terk ederek paranın, şöhretin ve kudretin cazibesine kapılsa bile!

Tarih üniversitelerde devrimci atılım örnekleriyle doludur. 19. yüzyıl devrimleri en canlı simgesini ressam Delacroix’nun ünlü tablosundaki öğrencide bulmuştu. Bizde de ilk kez Meşruti bir anayasa ilan edilirken medrese öğrencileri Abdülhamid’i değil Mithat Paşa’yı destekledi ve gösteriler yaptılar. Aynı şekilde 20. yüzyılda Mayıs-68 kıvılcımları da üniversite kampuslarında atıldı ve yepyeni idealler dünyayı sarstı. Peki, sonra? Sonra devrimci atılımları karşı-devrimci darbeler izledi ve hiçbir yerde de özgür, adil ve müreffeh bir toplum düzeni kurulamadı. Tam tersine, insanlık, iklim değişikliği, nükleer silahlar, pandemi ve yoksulluk belaları karşısında çaresiz kalmış rejimlere mahkûm edildi. Bu durumda, hala özgürlük savaşçılarını ve üniversite gençliğini suçlayan ve susturmaya çalışanların, en azından geçmişteki karşı devrim girişimlerinin bugün nasıl anıldığını hatırlamaları gerekmez mi?

Söyler misiniz, bugün, yakın tarihte zulme uğramış, zindanlarda çürütülmüş, darağaçlarına yollanmış devrimci demokratlar mı saygıyla anılıp yüceltiliyor, yoksa onları “anarşist”, “terörist”, “hain” gibi yaftalarla ezen gerici cuntalar ve hükümetler mi?

***

17 Ocak 2021

NEOLİBERALİZM, ÇILGIN TRUMP ve FAŞİST KOMPLO

Ayaklanma? Darbe? Faşizm? 6 Ocak 2021’de, Amerika’da Kongre binasına yapılan saldırı hala tartışılıyor ve belli ki daha uzun süre de tartışılacak!

Gerçekten de 6 Ocak’ta Washington’da neler yaşandı?

Aslında ilk işaretler 19 Aralık 2020’de gelmişti. O gün, Trump, yandaşlarına bir tweet atmış ve “6 Ocak’ta Washington’da büyük bir protesto yapılacak; orada ol; vahşi olacak!” demişti. Anlaşılan, seçim yenilgisini bir türlü hazmedemeyen narsist Başkan, Beyaz Sarayı terk etmemek için her şeye kararlıydı. Nitekim binlerce kişi çağrısına uydu ve “orada” oldular! Gerisi de geldi.

ABD kamuoyunda “MAGA kalabalığı” (Make America Great Again Mob) olarak adlandırılan güruhun saldırısı, çıldırmış bir başkanın kışkırtmasıyla başlamıştı. Şimdi de herkes yaşanan “vahşet”in toplumsal nedenlerini ve olası sonuçlarını konuşuyor. Oysa ortalık hâlâ yatışmadı ve en büyük korku da 20 Ocak devir töreninin daha da vahim bir kalkışmaya yol açma olasılığı? 6 Ocak skandalını Cumhuriyetci çoğunluk da kınamış olsa bile, alarm zilleri çalmaya devam ediyor. YouGov anketine göre parti seçmenlerinin yarısına yakını da (% 43’ü) işgali onaylamıştı!

***

Aslında yaşadığımız dünyada, Amerika, Amerika’dan çok fazla şeyler ifade ediyor ve Washington’da olanlar da hepimizi yakından ilgilendiriyor. Böylece 6 Ocak’taki saldırı karşımıza bir çeşit “üç bilinmeyenli bir denklem” çıkardı. Bilinmeyen ve yanıt aranan sorular da, sırasıyla, şunlar: 1) 2021 yılında uluslararası kapitalizm nasıl bir tablo sergiliyor? Yoksa emperyalizmin dönüşüme uğradığı, yeni bir aşamaya geçtiği sarsıntıları mı yaşıyoruz? Yoksa “neoliberal” dönem kapanıyor da, “neoemperyal” çağ mı başlıyor? 2) Eğer öyleyse, bu dönüşümde ABD nasıl bir yer işgal ediyor? Yoksa Uzakdoğu’daki gelişmeler, giderek bu ülkeyi “emperyal zincirin zayıf halkası” konumuna mı sürüklüyor? 3) ABD’de “Trumpizm” neyi ifade ediyor? Bu mitoman başkanın, bunca skandaldan sonra hala arkasında milyonlarca Amerikalıyı toplamasının sosyal karşılığı ne olabilir? İşte ilk emperyalizm analizlerinden yüz yıl kadar sonra, günümüz sorunlarına -ve zihinleri kurcalayan “ne yapmalı?” sorusuna- yanıt aramaya yol açabilecek bazı sorular! İzleyen satırlarda -aynı sırayla- bu yanıtlara ipucu teşkil edebilecek bazı bilgiler vermeye çalışacağım.

***

2019 Kasım’ında ünlü iktisatçı Joseph E. Stiglitz dikkat çekici bir yazı yazdı. “Neoliberalizmin sonu ve tarihin doğuşu” başlığını taşıyan bu yazı, bir bakıma Fukuyama’nın otuz yıl önce “liberalizmin zaferi”ni ve “tarihin sonu”nu ilan eden eserine yanıt teşkil ediyordu. (Global Thought; 4 Kasım 2019). Columbia’lı profesöre göre, “neoliberalizm, kırk yıl boyunca demokrasiyi tahrip etmiş” ve tüm uluslara refah, ilerleme ve özgürlük vadeden bu sistem çöküş sürecine girmişti. Neoliberal uygulamanın ortaya koyduğu tablo, Karl Popper ve yandaşlarının yıllarca avukatlığını yaptığı “açık toplum”a hiç benzemiyordu. Aksine, nüfusunun büyük çoğunluğu “demagoglar ve otokratik liderler” tarafından yönetilen bir dünyada yaşıyorduk ve bu dünyada -sosyal himaye, vergi ve ücret politikaları, finans düzeni vb- tüm uygulamalar tek bir ilkeye bağlanmıştı: Kapitalist rekabet! Zengin ülkelerde bile sıradan vatandaşlara “istediğiniz politikalar uygulanamaz; çünkü bu durumda ülke rekabetçi olmaktan çıkar; çok iş kaybı olur ve siz de ızdırap çekersiniz!” deniyordu. Bu yüzden de geleceğe, seçkinlere ve ekonomi bilimine güven kalmamıştı. Özellikle makro-iktisat analizleri “2008’dekine benzer krizleri dışlayan modellerin uygulandığı” her yerde tüm itibarını kaybetmişti. Şimdi de “bu büyük düşkırıklığından doğan siyasal sonuçları” yaşıyorduk. Belli bir tarih sona eriyor, yeni bir tarih başlıyordu. Stiglitz’e göre bu yeni dönemde “Aydınlanmayı yeniden canlandırmak ve onun özgürlük, bilime saygı ve demokrasi değerlerine tekrar bağlanmak zorunda” idik.

***

2020 arifesinde Stiglitz’in temel düşünceleri bunlardı ve bu tezleri Nobel ödüllü bir iktisatçıdan duymak ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Oysa bu düşünceler yaygındır ve günümüzde -pandemik salgınla da katlanarak- karamsarlık ve manevi çöküntüye yol açıyorlar.

Aslında neoliberalizm büyük sermayeyi sınırlayan kuralları kaldırmış, uluslararası planda sermaye akışını hızlandırmıştı. Böylece yatırım fonları emeğin ucuz, çalışma koşullarının elverişli olduğu ülkelere doğru akmaya başladılar ve bundan da en çok -başta Çin- Uzak Doğu ülkeleri yararlandılar. Üstelik sadece fonlar akmıyor, bir takım fabrikalar da sökülerek bu ülkelere taşınıyordu. Batı’da “sanayisizleşme” yaratan bu süreç, kalkınmakta olan ülkeler arasında da “yükselen pazarlar” ayrışmasına yol açtı.

Oysa aynı yıllarda ABD’de kapitalizm de kabuk değiştiriyor, J. Haskel ve S. Westlake’nin “Kapitalsiz Kapitalizm” (Princeton Uni. Press; 2017) adını verdikleri bir yapılanmaya yol açıyordu. Bu kapitalizmde maddi yatırımların yerini hızla yazılım, marka, tasarım, Ar-Ge vb gibi alanlara yapılan “gayri-maddi” (intangible) yatırımlar alıyordu. Örneğin Microsft’ta maddi sermaye, şirketin piyasa değerinin ancak % 1’i kadardı. Üretimde fizikî emeğin yeri giderek azalıyordu; örneğin toplam borsa değeri 5 trilyon doları aşan beş dev şirketin (GAFAM: Google, Apple, Facebook, Amazon, Microsoft) çalıştırdıkları işçi sayısı ancak 1,2 milyon kadardı. Bu gelişme gelir dağılımındaki eşitsizliği de hızla artırıyor, sınıf çelişkilerini keskinleştiriyordu.

Aynı süreç uluslararası planda da giderek yeni bir kutuplaşmaya yol açtı: Çin Halk Cumhuriyeti, imalatta “dünya atölyesi” haline gelirken, “soyut sermaye” de ABD’de yeni bir işsizler ordusu yaratıyordu. Üstelik Çin, büyük ölçüde “montajcı” bir imalatla yetinmiyor, ileri teknolojide de öne geçme hesapları yapıyordu. 2015’te ilan ettiği «Made in China 2025» planına göre, dijital teknolojide on yıl içinde iç pazarın % 80’nini, dünya pazarının da % 40’ını ele geçirmeyi hedeflemişti. (Le Monde, 7 Ocak 2020). 2021 yılına gelindiğinde, artık küresel elektronik ürün ihracatının yarısına yakını Çin tarafından yapılıyordu.

Gerçi bu ürünlerde Çin’in katma değer payı azdı ve % 22’yi aşmıyordu. Yine de bu ülke dev pazarı ve üretimde kullandığı “vahşi kapitalizm” yöntemleriyle ABD üstünlüğünü tehdit eder hale gelmişti. Steven Bognar ve Julia Richard’ın Çinlilerle işbirliği içinde gerçekleştirdikleri dokümanter filimde (American Factory; 2019) görüldüğü gibi, bir Çinli milyarderin ABD Ohio’da kurduğu cam fabrikası (Fuyao Glass America), sendika düşmanlığı, düşük ücretler, fazla mesai ve tatil kısıntıları ile -2021’de % 8 büyümesi ve 2028’de de ABD’nin GSYH’sını geçmesi beklenen- “Çin mucizesi”nin anahtarını da veriyordu. Bu yüzden, dünya bu “mucize” karşısında büyülenirken, madalyonun öteki tarafı da unutulmamalıydı.

***

“Madalyonun öteki tarafı” en çok Amerika’da hissedildi ve halk tabakalarında iki türlü düşmanlığa yol açtı: Beyaz emekçilerin işlerini çalan “renkli” göçmenler ve buna uygun bir politika izleyen neoliberal “seçkinler”! 2012 seçimlerinde Cumhuriyetçi aday Mitt Romney liberal bir kampanya yürütmüş, bu yüzden de parti yandaşlarından bir kısmı seçim sandığına gitmemişti. Oysa -tarihin cilvesi- dört yıl sonra buna isyan etmek büyük bir iş adamına düşecekti. Gerçekten de 2016 yılında, ABD politikasında dünyayı da sarsacak bir dönüşüm yaşadı.

Donald Trump’ın adaylığı başlangıçta kendi partisinde bile ciddiye alınmamış, kaygı ve ironi dolu yorumlara yol açmıştı. İlginçtir, bugün yapılan faşizm tartışmaları da aslında 2016’da başladı. Bakınız o tarihte, henüz seçim bile yapılmamışken, muhafazakâr yazar Robert Kagan, “Amerika’ya faşizm nasıl gelir?” başlığı altında, neler yazıyordu: “Faşizm Amerika’ya çizmelerle, özel selamlarla gelmeyecek; bir televizyon madrabazı, bir sahte milyarder ve ders kitaplarına geçecek bir ego-manyakın halktaki nefret ve güvensizlik duygularını kışkırtmasıyla ve kör parti yandaşlığı, dava yokluğu ya da sadece basit bir korku gibi nedenlerle koca bir ulusal partiyi peşine takmasıyla gelecek”. (WPost, 18 Mayıs 2016). Bu kaygılar Trump’ın başkan seçilmesiyle bitmedi; aksine, daha da şiddetlendi. Demagog iş adamı Beyaz Saray’a oturalı henüz dört ay bile olmamıştı ki Yale, Harvard ve New York üniversitelerinden 27 psikiyatr bir araya geliyor ve ruh sağlığı olmayan bir başkanın “tehlikelerine” dikkati çekiyorlardı. Düzenledikleri konferansta (20 Nisan 2017), Amerikan Psikoloji Derneği’nin özel bir muayene yapılmadan kamu yöneticileri hakkında tanı konmasını yasaklamasına rağmen (Goldwater Rule), bu yasağı çiğniyor ve Hitler iktidara gelirken Alman aydınlarının ve psikiyatri derneğinin sessizliğini ibretle hatırlatıyorlardı. Bununla da kalmadılar, Trump tehlikesi hakkında bir de kitap yayınladılar. (The Dangerous Case of Donald Trump; Macmillan, 2017). Haklıydılar; dikkat çektikleri “tehlike” dört yıl sonra Capitol Hill’in işgaliyle çok daha vahim bir şekilde ortaya çıkacaktı.

***

Aslında her faşizmin bir “çılgın”a ihtiyacı vardır ve Amerika’da da bu işlev -kısmen fıtrat ve yetişme tarzı, kısmen de rol icabı- Donald Trump’a düştü. Ne var ki bu milyarder iş adamı reel dünyadan hiç de kopuk değildi ve iş kaybına uğramış “derin Amerika”daki iki düşmanlığı çok iyi yakalamıştı. Küreselleşme Amerika’nın aleyhine işliyordu ve içerde göçmen işçiler, dışarda da Çin, Amerika’nın en büyük düşmanlarıydı. Politikasını da bu düşmanlığa dayandırdı. Bir yandan Meksika sınırına büyük bir duvar ördürüyor, öte yandan da Çin’le ticaretteki dengesizliğe son vermeye çalışıyordu. Çin, “MAGA”ya karşı en büyük tehlikeydi; gümrük savaşı teknoloji savaşıyla beraber yürütülmeliydi. Bu korkuyla 5-G’de tehlikeli atılımlar yapan Çin elektronik devi Huawei’ye yasaklar kondu; hatta bir ara şirketin mali direktörü de tutuklandı.

Ne var ki Trump yasaklarla yetinemezdi. İçerde de şirketleri teşvik ediyor, büyümelerine yardımcı olmaya çalışıyordu. Buna karşılık üretimi dışarı taşıyanlara da şiddetle karşıydı. Kongre’ye ilk seslenişinde bunu söylemiş, tweet’lerinde buna uymayanları tehdit etmişti. Aynı konuşmada aralarında Lockheed, General Motors, Fiat-Chrysler, İntel gibi devler bulunan on şirketi yatırıma teşvik etmiş, bu yönde de büyük bir vergi indirimi yapmıştı. Onlar da gerçekten milyarlarca dolarlık yatırım yaptılar. Ne var ki durum değişmiyor, üç yıl sonra da bunların toplam istihdamı eski düzeyi (Reuters araştırmasına göre 2 milyon işçi) geçmiyordu. Trump yönetiminin övündüğü borsa rekorları ise, hisselerin yarısının nüfusun % 1’inin elinde olduğu düşünülürse, kandırdığı “mağdur”larla alay etme gibiydi. Mali durum da farklı değildi. Obama’dan devir alınan 300 milyar dolarlık bütçe açığı bir trilyon dolara çıkmış, üstelik aradaki fark da, vaat edilen altyapı yatırmlarından değil, zenginlere yapılan vergi indirimlerinden doğmuştu. Kısaca çılgın Başkan, 2020 seçimlerine ekonomik planda başarıyla değil, kötü bir karneyle girdi ve.. kaybetti.

***

Aslında 2020 seçimlerinde şaşırtıcı olan seçimi Trump’ın kaybetmesi değil, 74 milyon kadar oy almasıydı. O tam bir faşistti ve “bu terim hafiflikle kullanılmamalı” diyen iktisatçı Paul Krugman (Nobel 2008) , Kongre baskını üzerine Trump’ın “milliyetçi-ırkçı hedeflerine ulaşmak için şiddet kullanan gerçek bir faşist” olduğunu yazdı. (NY Times, 7 Ocak 2021). Ne var ki neoliberal uygulamalarla bir çok ülkede yoksul kitleler çaresiz kalmış ve demagog politikacıların peşine takılmıştı. En tehlikeli senaryo da Washington’da sahneye kondu. 6 Ocak’ta Kongre’yi basanlar aslında “Trumpist galeri”nin küçük bir modelini teşkil ediyordu. QAnon komplocuları, “Proud Boys” temsilcileri, acayip kılıklı provokatörler, ‘molotof kokteyl’li suikastçılar, herkes oradaydı. Hatta emlakçı bir milyoner, randevuya yetişebilmek için, Teksas’ta özel bir uçak kiralamıştı. Şimdi ise tüm ABD 20 Ocak’ta yapılacak Başkanlık töreni vesilesiyle daha da vahim bir senaryonun sahnelenmesinden korkuyor ve bunu önlemek için de 20 binden fazla ulusal muhafız görevlendirildi. Bu da bir “ABD mucizesi!” ve dünyayı kontrol eden ABD emperyalizmi, yurt dışında bulunan askerlerinden çok daha fazlasını (NY Times’e göre üç katını) seferber ederek, artık kendi Meclis’ini korumaya hazırlanıyor!

***

Bazı Amerikalı yorumculara göre Trump, 6 Ocak’ta demokratları da sokağa dökerek iç çatışma çıkarmak ve bunu bahane ederek sıkıyönetim ilan etmek istemişti. Bu bir darbe girişimiydi. Oysa olaylar kontrolünden çıktı ve Trump rezil oldu. Öyle ya da böyle, şimdi kendisi de korku içinde ve “çok sevdiği” yandaşlarını yatıştırmaya çalışıyor. Artık tweet de atamıyor ve siyasal hayatını tamamen söndürecek ikinci bir azil girişimiyle karşı karşıya bulunuyor! Yine de anlaşıldı ki, Trump bitse bile, “Trumpizm” bir süre daha yaşayacak ve zaten bugünlerde de, başta Ted Cruz, birçok senatör bu “74 milyon”luk mirasa konmaya çalışıyor. Oysa karşılarında bir türlü kandıramadıkları ve özlemleri de Joe Biden’dan çok, Bernie Sanders tarafından dillendirilen bir mazlumlar ordusu var. Bu da demektir ki neoliberalizm çöker ve yeni bir tarih sayfası açılırken, Trumpist büyücü çırakları kirli oyunlarında bunların beklenti ve direnişlerini de hesaba katmak zorunda kalacaklar!

***********************************************************

6 Ocak 2021

“BAŞÖRTÜSÜ”NÜN BİTMEYEN ÖYKÜSÜ..

“Hâlâ başörtüsü mü?”. İki yıl önce, AKP kurucularından Ayşe Böhürler, Yeni Şafak’taki yazısını (19 Ocak 2019) bu başlıkla yayınlamıştı. Yazar bu yazıda baş örtmenin ne sadece bir “giysi”, ne de bir “estetik” sorunu olduğunu söylüyor ve bu davanın, arkasında, “kadim bir tarih ve sembolize edilen birçok çatışma alanı barındırdığını” hatırlatıyordu. Üstelik bu kavgada, saflar da, sanıldığı gibi açık değildi. Hedefte Kemalist “laikçilik” olsa da, örneğin vaktiyle “Çarşafla Mücadele Kanunu”nu TBMM’ye getirenler “Demokrat Parti’den iki milletvekili hanım” olmuştu. Kaldı ki başörtüsü, “sadece bizim kendi hikâyemizin bir parçası” olmaktan çıkmış, “Batı’nın İslam’la kavgalarının” da bir parçası haline gelmişti. İşte bütün bu nedenlerle asla ‘dava kazanıldı; sorun bitti!’ havasına girilmemeli, “başörtülü sayısının ve görünürlüğünün artması” ile sorunun çözüldüğü sanılmamalıydı.

Kısaca sorun yepyeni boyutlar içinde canlılığını koruyor, fakat yeni nesil bunu idrak edemiyordu. “Yeni başörtülülerin bu bilinçte olmadığını görüyorum”, diyor Böhürler Hanım; “Bu, ne ile karşı karşıya olduklarını anlamalarını da engelliyor. Bizim aksimize, sanıldığının tersine, karşıt fikirlerle mücadele bilgi ve becerileri de yok. Kendi mahallelerinde, benzerleriyle çok konforlular”.

İlginç bir tablo ve bence yazar AKP’nin sınıf politikasının İslamcı kesimde yarattığı ayrışmayı gayet güzel özetlemiş!

***

Yine de Böhürler’in yazısı özgün bir analiz sayılamaz. Ondan birkaç ay önce Hilal Kaplan, Sabah gazetesindeki köşesinde aynı konuya değinmiş ve o da yeni nesle bir “abla” olarak hak ettiği dersi vermişti. Zaten yazısı da “Başörtülü ablalardan türbanlı fenomenlere!” başlığını taşıyordu. (18 Eylül 2018).

Peki, Hilal Hanım’ın, yazısında “ıstırap çekiyorum ve Allah’a karşı sorumluluk hissediyorum; o yüzden yazacağım!” dediği olay neydi? Şuydu: “Tesettür markaları’nın iş yaptığı, başörtülü kadınlara giyim önerilerinde bulunan, milyonlarca genç kıza örnek gösterilen bir ‘türbanlı fenomen’ poz vermiş” ve sonra da vicdanı sızlamadan sosyal medyada “bu pozu paylaşmıştı”. Sergilenen tabloda “başını bir bezle kapatmış”; “önden saçları görünen”; “açıkta kalan boynuna ince bir fular kondurmuş”, “makyajlı” bir “fenomen” vardı!

Daha ne olsun? Burjuvalaşmış “türbanlı fenomen”ler bundan daha güzel anlatılabilir mi? Yıllar önce bir sosyologumuz da bunlara benzer bir “modern mahrem” tablosu çizmemiş miydi?

Aslında hakkını yemeyelim; Hilal Hanım demokrat bir yazar, özgürlüklerden yana. Zaten “incitmemek” için adını vermediği “fenomen”e de “herkes istediği gibi giyinmekte özgür, sen de özgürsün!” diye sesleniyor. Ama şunu da ekliyor: “Ancak tesettür giyim olarak örnek gösteriliyor ve hatta ekmek paranı bundan çıkarıyorsan; toplum önüne de bu kimlikle sunuluyorsan bunun sorumluluğu vardır”. Ve bu sorumluluğu da “abla” olarak geçmişte neler çektiğini anlatarak hatırlatıyor.

Hilal Hanım, “fenomen”in resmine bakarak “seni görünce ne düşündüm biliyor musun?” diyor ve açıklıyor. En çok düşündüğü şey, lisans ve yüksek lisans yıllarında, “itfaiye çıkışı” da dahil, dersliğe “sızabilmek” için “güvenlik görevlileri” ile verdikleri kavgalar imiş ve bu on yıl boyunca, nerede olursa olsun, bir “güvenlik görevlisi” görürse “çarpıntısı” tutmuş. Bugünlerde ise “başörtüsü yasakları kalktı diye sevinirken, başörtüsünü kendiliğinden kaldıran, iptal eden bir vasata mı ulaşacaktık?” diye üzülüyor.

Aslında İslamcı hanımlarımızın acılarını saygıyla karşılamak, onlarla empati yapmak gerektiği kanısındayım; fakat şunu da sormadan edemiyorum: acaba onlar da farklı davaların yarattığı acılara saygı duydular mı? Başka “güvenlik görevlileri” tarafından -bırakınız üniversite yasağını- yargısızca infaz edilen, işkence ile öldürülen, ya da yıllarca zindana mahkûm edilen kimselerle empati kurabildiler mi? İşte burada karşımıza bambaşka bir tablo çıkıyor.

Nasıl mı?

Geçelim nesillerinin en yürekli, en parlak öncüleri olan devrimci öğrencileri, farklı bir “türbancı”yla ilgili bir örnek verelim. Nazlı Ilıcak’tan söz etmek istiyorum.

Nazlı Hanım bir “türbancı” idi; fakat yaşantısı itibariyle hiç de “İslamcı” değildi. Türbanı “demokrasi” inancıyla, “laikçilik”le savaş bağlamında savunduğunu söylüyordu. TBMM’ye türbanla giren Merve Kavakçı’yı da bu inançla kanatları altına almış ve bu nedenle milletvekili sıfatını kaybetmişti. O tarihte dinci çevrelerde “kahraman” sayıldı.

Peki, sonra ne oldu?

Yıllar geçti; bir takım din dışı nedenlerle Nazlı Hanım AKP’yi eleştirmeye, bazı uygulamalara karşı çıkmaya başladı. Üstelik eleştirilerinin dozu giderek artıyor, 17-25 Aralık operasyonunun darbe girişimi olmadığını bile söylüyordu. Hatta hükümetin istifasını bile istedi. Ama artık haddini aşmıştı; araya 15 Temmuz darbe girişimi de girince “güvenlik görevlileri” harekete geçtiler ve bu “demokrasi mücahidi”, “silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla tutuklandı. Sonra da tutuklu olarak “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs”le yargılandı ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

“Ablalar” üzgündü. Ama ne de olsa Nazlı Hanım kendilerinden değildi; üstelik “dava”ya ihanet de etmişti. Yine de Merve Kavakçı, Akit gazetesinde, “Nazlı Abla’yı iki yanında kadın polisler arabaya bindirilirken görünce içim yandı” diye üzüntüsünü belirtmekten kendini alamadı (5 Ağustos, 2016). Üstelik kendisini de “sorumlu” hissediyor ve “keşke” diyordu: “Keşke bu dostluğu dondurmayıp Nazlı Ilıcak’a FETÖ’nün ne olduğunu izaha çalışsaydım; belki onu ikna edebilirdim; belki görmediklerini görmesine vesile olabilirdim!”. Oysa ne yazık ki bunu yapamamış ve Nazlı Hanım da FETÖ’cülerin “pençesine düşmüştü”. Artık yapacak bir şey yoktu; “Nazlı Abla ile yollarımız siyaseten birleşmişti; yine siyaseten ayrıldı” diyor Merve Hanım. Ve Nazlı Hanım, tahliye dileğiyle hapishaneden Tayyip Bey’e yalvaran bir mektup yazarken, kendisi de “büyükelçi” olarak Malezya’nın yolunu tutuyordu.

***

“Abla”lar; “türbanlı fenomen”ler; “konforlu türbanlılar”; “türbanlı diplomatlar”.. Zaman geçiyor başörtülü hanımlarımız çeşitleniyordu. Ne var ki İslamcı cephe “türbanlı başsavcımız da oldu; artık bu iş normalleşti” diye sevinirken, feryat da koptu. Üstelik feryat eden de eski ve davaya büyük katkıları olmuş bir “abla” idi. O da HaberTürk’teki köşesinde bu davayı kazanmak için neler çektiklerini uzun uzun anlatıyor, fakat varılan noktada “normalleşme”nin “kısmî” olduğunu söylüyordu.

N. Bengisu Karaca Hanım’a göre, “hâlâ tam ve hakiki normalleşme”den söz edilemezdi; çünkü özel sektörde bazı firmalar “başörtüsü ayrımcılığını gizli gizli sürdürüyor(lardı)”. Fakat daha da önemlisi şuydu: “ ‘Başörtülü kadınların tek bir ideolojik aidiyeti ve siyasi görüşü olabilir’ dayatmasının tekeli, tüm bu olup bitenlerden sonra AK Parti’ye geçmişti”. “Başörtülü iseniz”, diyordu Nihal Hanım, “belli statülere gelebilmek ya da daha önce yaptığınız işi sürdürmek için AK Parti’yi desteklemekten ve hızlı Reisçi olmaktan başka bir seçeneğin uygun görülmediğini er ya da geç anlarsınız”. Kendisi de, Ayasofya camiye çevrilirken yazdığı bir yazı dolayısıyla bunu anlamıştı (HaberTürk, 9 Haziran 2020). Aslında dönüşüme karşı çıkmadığı, sadece bir yıl önce Erdoğan’ın da söylediklerini hatırlatarak, işin “faturası”ndan söz ettiği ve “Ayasofya cami olursa, Mescidi Aksa nasıl savunulabilir?” dediği için “mahalle linçine” maruz kalmıştı. Kısaca, “görünürdeki zafer hikayesinin arkasında hezimete dair başka bir manzume daha var(dı)”. Artık “başörtülü kadınlar, belli bazı konularda Cumhur İttifakı’nı oluşturan partilerin her gün değişen fikirlerine değil de kendi fikirlerine sadık kalmayı seçiyorlarsa, gayet ağır hakaretlere uğruyor, muzaffer kalabalıklar içinde yalnızlığa mahkûm oluyorlar(dı)”. .

***

İşte Nihal Hanım uğradığı “mahalle linçi”ni altı ay önceki bir yazısında böyle anlatmıştı. Bugünlerde ise, başörtüsü yasağının çok sert uygulandığı bir dönemde Kültür Bakanı iken, yanına başörtülü bir gazeteci alarak basın toplantısı yapan Fikri Sağlar, sadece sözlü “linç”e maruz kalmıyor, hakkında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” iddiasıyla soruşturma da açılmış bulunuyor! Nereden nereye!

İyi de, Fikri Bey ne demiş, “soruşturma”ya yol açacak ne yapmıştı?

Sadece, “kendi başıma da geldi!” diyerek, türbanlı bir hâkimin kendisiyle ilgili bir davada “adaleti yerine getirebileceği konusunda kuşkusu olduğunu” belirtmişti! Üstelik “bazıları militanca ve ideolojik takılıyor” diyerek “başına geleni” de genelleştirmemişti. Kıyamet koparan cümleleri bunlardı ve kimsenin artık ona “peki, anlat bakalım; neymiş şu başına gelenler?” demesine gerek kalmamıştı. “Linç” operasyonu başladı. O kadar ki, kendi partisinin başkanı Kemal Bey bile “böyle bir ayrımcılığı asla doğru bulmuyorum; çağın neresindeyiz biz?” diyordu. “Özgürlük çağı”nda yaşıyorduk ve Fikri Çağlar “çağdışı” kalmıştı. On binlerce hukukçu, gazeteci, öğretmen, öğrenci, subay, emniyetçi zindanlarda çile dolduruyordu; ama kızlarımız başörtüsü özgürlüğüne kavuşmuştu. “Dava” için en önemlisi buydu; buna gölge düşürmemek lazımdı.

***

Yukarıdaki satırlarda hep başkalarının düşüncelerini özetledim; konu biraz da bunu gerektiriyordu. Yine de son söz olarak birkaç satırla kendi düşüncemi paylaşmak isterim.

Her din gibi İslam da “ilkeler” (akaid) ve “ayin” (ibadat) olmak üzere iki kısımdan oluşur. Tarihi evrimde ise “ilkeler” önce ilahiyata, sonra da özgür felsefeye yol açmıştır. Ne var ki İslamiyet, birçok toplumsal ve kültürel nedenle, “reform” ve “modernizm” ilkelerine genellikle karşı çıkmış, “felsefe” olarak da eski Yunan düşünürlerinin -özellikle de Aristo’nun- tefsirleriyle yetinmiştir. Böylece “ibadat” da özgür düşünce ve felsefenin önüne geçmiş, üstelik ona baraj teşkil etmiştir. Bunun en çarpıcı örneklerinden birini de kendi tarihimizde görüyoruz.

Meşrutiyet yıllarında, Şemsettin Günaltay, “Zulmetten Nura” başlıklı eserinde “İlerlememize mani olan İslamiyet değil, bize öğretilen İslam’dır” diyordu (1996 baskısı, s. 99). Çok partili hayata geçerken de -bu kez CHP’nin son başbakanı olarak- okullara “seçmelik” din derslerini o koydurdu. Oysa aradan yüz yıldan fazla geçti; artık yüzden fazla ilahiyat fakültesine, binlerce imam hatip okuluna ve on binlerce de Kuran kursuna sahibiz. Yine de bu ülkede “İslam Davası” denilince, akla ilk gelen şeyler hâlâ ibadet uygulamaları oluyor. Başörtüsü tartışmaları devam ediyor; milyonlarca Alevinin yaşadığı ülkede hala cemevlerinin “ibadet mekanı” olup olmadıkları tartışılıyor; Diyanet Başkanı halkı “yağmur duası”na davet ediyor; yüz yıllık tarihi olan “Müslüman Kardeşler” akımı da ancak Cumhurbaşkanı’nın “parmak işareti”yle anlam kazanıyor! Bırakınız felsefeyi, ilahiyat bile kontrol altında tutuluyor ve özgürce bir yorum denemesinde bulunan ilahiyatçılar da “linç” kampanyaları altında öğretimlerine son vermek zorunda kalıyorlar. İşte AKP “İslamcılığı”nın bu ülkede düşünce hayatını getirdiği nokta budur.

***********************************************

15 Kasım 2020

EMPERYALİZM, KÜRESELLEŞME ve ABD SEÇİMLERİ.

On altı yıl önce, Amerika’da yine bir başkanlık seçimi sırasında, bir Japon gazeteci bu ülkenin küresel planda belirleyici rolüne işaret ederek, “neden bu seçimde herkes oy kullanmıyor?” diye sormuştu. Mademki bu seçimi tüm dünya vatandaşları, “nefesleri kesilmiş halde” izliyorlardı, o halde en azından internet aracılığıyla bir “seçim oyunu” (mock election) oynanabilirdi! (İHT, 25 Mart 2004).

ABD’deki bu son seçimlerin dünyada daha da büyük bir heyecanla izlendiğini görünce Japon gazetecinin bu esprisini hatırladım. Üstelik bu kez yarışma, bazı özgül koşulların da katkısıyla, daha uzun sürdü ve şimdi de aynı heyecanla “uzatmaları” izliyoruz. Kuşkusuz dünya ve küresel dengeler hızla değişiyor; Amerika bile artık yirmi yıl öncesinin Amerikası değil; değişmeyen tek şey ise sermaye hegemonyası! Oysa o da yeni stratejik arayışlar peşinde ve bu arayışlara da, son dört yıl boyunca, “Trump modeli” (Trumpizm) damgasını vurdu.

İşte ABD’de son seçimler bu koşullarda yapıldı ve kazanan da belli oldu. Oysa Trump bir türlü yenilgiyi kabul etmiyor; “seçimi ben kazandım!” diyor ve tüm dünya da bu garabeti şaşkınlıkla izliyor. Şimdi soru şu: Trumpizm, geçici bir fırtına olarak mı kalacak, yoksa dünya düzeninde daha da şiddetli sarsıntıların öncü işareti mi olacak? Sanırım bu konuda doğrulara ulaşabilmek için sorgulanması gereken nesnel kategori, kapitalist üretim biçiminin günümüzdeki işleyiş biçimi, yani çağdaş emperyalizm olmalıdır. Son ABD seçimleri de gerçek anlamını ancak bu zemin üzerinde kazanabilir.

***

Emperyalizm aslında bağımsız bir kavram değildir; kapitalist üretim biçiminin 19. yüzyıl sonlarında aldığı şekle verilen addır. Daha önce siyasal bir akımı, kralların “imparatorluk” tutkusunu ifade eden bu terim, 20. yüzyıl başlarında yeni bir anlam kazanmış ve bugün hala canlılığını koruyan tartışmalara yol açmıştı.

O sırada kuramcıların üzerinde anlaştıkları nokta şuydu: İleri kapitalist ülkeler, artık rekabetçi dönemi geride bırakmış, tekellerin oluştuğu ve gelişmemiş ülkelere sermaye ihraç eden metropoller haline gelmişlerdi. Anlaşmazlık ise şu noktadaydı: Bu gelişmenin sonuçları ne olabilirdi?

Şu oldu: Tekelleşmenin ve kolonyal rekabetin barışçı yollarla çözülebileceğini savunan Kautsky ve II. Enternasyonal haksız, Lenin haklı çıktı ve sonunda da dünya savaşı patladı. Sonra da genel kriz, Nazizm, Büyük Savaş, soğuk savaş vb derken bugünlere geldik. Geldik ama yüz yıl önceki sorunlar da -üstelik daha da büyümüş olarak- hala karşımızda duruyor ve çözümlerini bekliyor.

***

Aslında kapitalist üretim biçimi tarihte ilerlemeci bir rol oynamış, daha önceki kölelik düzenini tasfiye etmişti. Feodal serflerin yerini alan emekçiler yer yer daha da acımasız bir sömürü nesnesi olsalar da, artık modern bir sınıf olarak örgütlenme ve direnme olanaklarına sahip oluyorlardı. Kaldı ki, kapitalizm, başlangıçta sadece metropollerde oynadığı rolü giderek tüm dünyada yayıyor ve sınıf kavgasına küresel ufuklar açıyordu.

Marx ve Engels daha Manifesto’da (1848) bu nokta üzerinde durmuş, kapitalist üretim biçiminin “ulusal sınırları aşarak, insanları küresel bağlarla birbirine bağlayacağını” ve kültürel planda da “tek yanlılık ve dar kafalılık”ları yok edeceğini söylemişlerdi. Peki, kapitalizm, emperyalizm aşamasında da bu misyonu sürdürüyor muydu?

O dönemde açıkça altı çizilmese de, tüm emperyalizm kuramcılarına göre, sürdürüyordu. Hatta Rosa Luxembourg, tezini, sermayenin ancak kapitalizm öncesi üretim ilişkileriyle çevrili olduğu koşullarda ve bu ilişkileri çözerek yenilenip büyüyeceği esasına dayandırmıştı. (R.L; Sermaye Birikimi, 1913).

Bu konuda Lenin de farklı düşünmüyordu. Ona göre de en ileri ülkelerde oluşan “sermaye fazlalığı”, “küresel kapitalizmin çarkına kapılmış” ülkelere gidiyor ve orada kendi sınırları içinde mümkün olmayan kârlar sağlıyordu.

Oysa aynı zamanda gittikleri yerlerde de kapitalist üretim ilişkilerini geliştiriyorlardı. Lenin’e göre, bu sermaye ihracı “çıkış ülkelerinde gelişmeyi bir dereceye kadar yavaşlatsa bile, kapitalizmin dünyada derinlik ve yaygınlık kazanmasını sağlıyordu”. O dönemde bu ihraç, “esas olarak kredi ve devlet borçlandırması şekillerini alıyor, sanayi işletmelerine yatırım yapılmıyordu”. Bugünkü dille, portföy yatırımları doğrudan yatırımlara nispetle ağır basıyor ve finans-kapital tefeci kârlar sağlıyordu. (Lenin; Emperyalizm, 1917).Yine de Lenin ve Rosa Luxemburg, Doğu’da pazar ekonomisinin bu yollarla finanse edilen demiryolu politikası sayesinde nasıl geliştiğini kuvvetle vurgulamışlardır. Luxemburg’un rakamlarla anlattığı gibi, Osmanlı tarihinde “batılılaşma”, “modernleşme” gibi başlıklar altında incelenen döneme, aslında, 1850-1890 yılları arasında İngiltere, 1890’dan sonra da Almanya sermayesi ile finanse edilen demiryolu politikası damgasını vurmuştu.

***

Bugün ilk emperyalizm tartışmalarının yapıldığı dönemden yüz yılı aşkın zaman geçmiş bulunuyor ve bu arada yıkıcı savaşlar, iktisadi krizler yaşandı. Oysa emperyalizm olgusu ortadan kalkmadı; aksine, rafine yöntemler kullanarak çok daha yaygın ve yoğun şekillere büründü. Bugün insanlık 1900’lerden çok farklı bir kapitalizm profili ile karşı karşıya ve o yıllardaki uluslararası sermaye akımlarıyla ilgili veriler, bugünkü rakamların yanında gülünç görünüyor.

Kuşkusuz bu gelişmenin çeşitli nedenleri vardır. Oysa iki etken bu konuda en belirleyici rolü oynadı gibi görünüyor. Bunlardan birincisi, kökeni 1960’lara uzanan, fakat son kırk yıl içinde küresel bir iletişim ağı oluşturan teknolojik devrim; ikincisi de, otuz yıl önce, Sovyet sisteminin çözülmesi oldu. Bilgisayar çağı, finansı ve ticareti kamçılıyarak uluslararası sermayeye yepyeni ufuklar açıyor; Thatcher ve Chicago Okulu iktisatçıları kılavuzluğunda gerçekleşen Perestroika da uluslararası ekonomiye beklenmedik bir pazar sağlıyordu. Böylece Rusya da kapitalist zincire eklenmiş ve “küreselleşme” tamamlanmış oldu.

Londra’da çıkan liberal The Economist dergisi 2006 başlarında (21 Ocak) bilançoyu şöyle çıkardı: “Çin, Hindistan ve eski Sovyetler Birliği’nin pazar ekonomisine katılmaları, küresel emek gücünü iki katına çıkardı. Emek gücünü bollaştırıp, sermayeyi ona nispetle kıtlaştıran bu durum, sermaye girdilerine kıyasla ücretler üzerinde bir baskı oluşturdu. Böylece zenginlerin kârları ulusal gelirde rekor düzeylere ulaşırken, emekçilerin payları azaldı”. Oysa bu, “öykünün sadece bir kısmı” idi. Öbür kısmı olarak da, dergi, 2005 yılında, kalkınmakta olan ülkelerin toplam üretiminin (satın alma gücü paritesi ile) dünya üretiminin yarısını -hafifçe de olsa- geçtiğine işaret ediyordu. Yani uluslararası sermaye bu kısa dönemde hem nalına hem mıhına vurmuş, bir yandan tekelleşmeyi artırırken, öte yandan da kapitalizmi tüm dünyaya yaymıştı.

Tekelleşme ve sermaye ihracı ile ortaya çıkan kutuplaşmanın bir tarafında Çin’in, öbür tarafında da ABD’nin yer aldığı bugünlere böyle geldik. Bu demektir ki kapitalizmin özüyle ilgili olan bu gelişme ne Thatcher ile Reagan’ın saldırgan liberalizmi ile başladı, ne de Trump’ın faşist korumacılığı ile biteceğe benziyor.

***

Gerçekten de Çin, bugünkü “dünya atölyesi” konumuna doğrudan dış sermaye yatırımları sayesinde geldi. Öyle ki, 1984-89 yılları arasında ülkeye yılda ortalama 2,2 milyar dolar yabancı sermaye girerken, Sovyet sisteminin de çöküşüyle bu süreç hızlanıyor, 1992-2000 arası 30,8 ve 2000-2013 arasında da 170 milyar dolara çıkıyordu. Ne var ki Çin yönetimi, yarı-kolonyal geçmişinden ve Mao’cu öğretiden alınan derslerle bunları kontrol altına almış ve reel sektöre yönlendirmesini bilmişti. İşte Çin Başkanı Xİ Jinping de, 2017 Davos toplantısına bu anlayışla katılıyor ve Trump’ın korumacı eğilimine karşı küreselleşmeyi övüyordu. (Le Monde Diplomatique; Aralık 2017).

***

Aslında “küreselleşme” çağında sermaye ihracı da küreselleşmiş ve her ülke, kendi olanakları ölçüsünde, bu emperyalist uygulamaya katkıda bulunmaya başlamıştı. Türkiye de bu akımın dışında kalmadı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın bir açıklamasına göre (28 Ocak 2019), Türk sermayedarlar da bu alanda üstlerine düşeni yapmışlar ve yabancı ülkelere toplam 38 milyar dolar yatırmışlardı. Aynı sermaye içerde de gerekli hallerde bunları koruyacak dronları vb üretiyordu. Çağdaş emperyalizmin bir yeniliği de sermaye ihracına yeni usullerin eklenmesi oldu. Artık bazı metropollerde bir takım fabrikalar sökülüyor ve emeğin daha ucuz, vergilerin daha düşük, çalışma koşullarının daha elverişli olduğu ülkelere taşınıyordu. Bu tarz yer değiştirme (delocalisation) uygulamaları da uluslararası planda kutuplaşmayı keskinleştiren ek bir faktör oldu.

***

Günümüzde bu kutuplaşmanın bir tarafında Çin ve devlet kapitalizmi varsa, öbür tarafında da ABD ve çağdaş tekelleşme abideleri olan GAFAM (Google, Amazon, Facebook, Apple, Microsoft) beşlisi bulunuyor. Geçtiğimiz Ağustos ayında bu beşliden, Facebook dışındaki üçünün borsa değeri bir triyon, Apple’inki de 2 trilyon doları geçti. Üstelik 1 trilyonluk değere 42 yılda ulaşan Apple’e, 2 trilyona ulaşmak için 21 ay yetmişti. (NY Times, 19 Ağustos 2020).

GAFAM beşlisinin toplam değeri de 5,6 trilyon doları bulmuştu. Oysa değerleri Türkiye milli gelirinin sekiz katı olan bu şirketler, toplam olarak 1,2 milyon kişi çalıştırıyor, vergi vermiyor ve giderek banka hizmetlerini de üstlenmeye başlıyorlardı. Dijital çalışma yöntemleri sayesinde, Covid 19 pandemisinden en kârlı çıkan da onlar oldular.

Ne var ki maddi üretimi periferiye naklederek işsizliği artıran, hatta algıları da kontrol altına alıp yönlendiren bu yeni emperyalizm, “gözetleme kapitalizmi” yöntemleriyle sonunda tüm rejimleri de sarstı. (Shoshana Zuboff; The Age of Surveillance Capitalism, 2019). Son yıllarda “sağ”lı “sol”lu söylemlerle iktidara gelen, fakat hepsi de aynı oyunu oynayan “popülist” rejimler aslında bu kutuplaşmanın ürünü oldular. Ve son ABD seçimleri de, traji-komik Trumpizm uygulamasıyla, bu gelişmedeki en tehlikeli halkayı gözler önüne serdi.

***

170 yıl önce, Marx, Yeni Renanya Gazetesi’nde (Şubat, 1850) “Gelecekte Pasifik Okyanusu Antik çağda Akdeniz’in, günümüzde de Atlantik Okyanusu’nun oynadığı rolü, yani Dünya ticaretinin büyük suyolu olma rolünü oynayacak ve Atlantik Okyanusu da, bugünkü Akdeniz gibi, bir iç deniz durumuna düşecek!” diye yazmıştı. İşte çağdaş “küreselleşme”nin yol açtığı kutuplaşmada ABD ile Çin Halk Cumhuriyeti’ni karşı karşıya getiren süreç de bu oldu.Bu süreçte geleneksel imalat dalları, sayısız emekçiye ve dev bir pazara sahip Çin’e kayarken, ABD de sayıca az ve kalifiye emekçi kadrolarıyla “high-tech” sanayi tekelleri kuruyordu. Oysa demokratik rejimlerde bunun bir de bedeli vardı. Fabrikaları kapanan ya da sökülerek başka ülkelere taşınan bölgeler elbette bir tepkide bulunacaklardı.

Aslında ABD siyasal rejimi bir çeşit “denge ve fren” sistemine dayanır. Bunu da anayasa ve neredeyse onun kadar önemli olan seçim sistemi sağlar. Öyle ki, Anayasa, başkanı büyük yetkilerle donatırken, seçim sistemi de Senato’ya adeta onu kısıtlayıcı bir rol vermiştir. Başkan, en önemli tayinleri ancak senatonun onayıyla yapabilmektedir. Ne var ki, senato, oluşma şekliyle, bu rolü daha çok kırsal Amerika lehine oynuyor. Çünkü her eyalet, nüfusuna bakılmadan – ister Wyoming gibi 580 bin, ister Kaliforniya gibi 40 milyon nüfuslu olsun- Senato’da iki üyeyle temsil edilmektedir. Bu da Paul Krugman’ın “Senato Amerikası” dediği kırsal kesime, dolayısıyla Cumhuriyetçilere büyük bir avantaj sağlıyor. İşte “Trumpizm” denilen garabeti yaratan da bu anti-demokratik mevzuat oldu. Üstelik, bir önceki seçimde olduğu gibi, rakibinden üç milyon daha az oy alan bir adayın başkan seçilmesi de bu ülkede kimseyi rahatsız etmiyor. İşte, çağın ironisi, milyarder bir iş adamı, ırkçı ve demagojik bir söylemle geneksel muhafazakârların yanına küreselleşme kurbanı “beyaz yakalıları” da ekledi ve hanesine yetmiş milyon oyu kaydetmeyi becerdi. Bu bir başarıydı. Ne var ki bu başarı yetmedi ve narsist başkanın iktidardan kovulmasını önleyemedi. Şimdi “hukuk”a başvuruyor ve kendi tayin ettiği hâkimlerden medet umuyor.

Kuşkusuz bu yüz kızartıcı çabalar da faydasız kalacak ve Beyaz Saray’daki tiyatro yakında sona erecek. Oysa kavga yine de bitmeyecek; çünkü yetmiş milyonluk faşizan potansiyel yerinde duruyor ve tehlike de devam ediyor. Üstelik tehlike, çok büyük kısmı alt ve orta sınıflardan oluşan bu 70 milyonluk kitlenin gerçek temsilcilerini bulmasına kadar da devam edecek! Unutmayalım ki toplumsal gelişme çelişkilerle ilerliyor ve tutucu kanatta Donald Trump’ı yaratan kutuplaşma, ona karşı demokrat kanatta da, adaylık yarışında başa güreşen Bernie Sanders’i çıkardı. Bunlardan birincisi, artık Amerikan halkının da aleyhine işlemeye başlayan “küreselleşme”ye karşı milliyetçi ve saldırgan bir korumacılığa sığınırken; ikincisi, barış, eşitlik ve özgürlüğe dayanan bir sosyalizmi savunuyor.

*************************************************************************************************************

25 Ekim 2020

ERDOĞAN ve AKP’NİN “FİKRİ İKTİDARI”..

Cumhurbaşkanı Erdoğan birkaç gün önce tarihi bir konuşma yaptı; yankıları hala sürüyor. Öyle görünüyor ki bazı sözleri belleklere çakılacak ve aylar, yıllar sonra da hatırlanacak. Bu yarı itiraf, yarı özeleştiri havasındaki konuşmasında, Tayyip Bey, önce “hükümet olmakla, muktedir olmak; muktedir olmakla da iktidar olmak” arasında bir ayrım yapmış, sonra da “gerçek iktidarın fikrî iktidar olduğunu” vurgulamıştı. İzleyen cümlelerde ise şu saptamayı yapıyordu: “Medyamız en modern altyapıya sahip ama bizim sesimizi ve nefesimizi yansıtmıyor (…) En haklı olduğumuz konularda bile dünyaya kendimizi anlatamıyoruz. İşte bunun için de fikri iktidarımızı hala tesis edemediğimiz kanaatindeyim”.

Görüldüğü gibi, adı yurtta ve dünyada en otokrat liderler arasında geçen bir cumhurbaşkanı yıllarca “hükümet ettiğini” fakat aslında iktidar olamadığını söylüyordu. Bu “itiraf” gerçekten de şaşırtıcıydı. Oysa bana kalırsa söyledikleri hiç de yanlış değildi; sadece eksikti ve gerçeğin yarısını ifade ediyordu. Çünkü Tayyip Bey bu “kendini anlatamama”nın -aslında çok iyi bildiği- nedenini açıklamıyor ve böyle bir açıklamayı da herhalde zamana ve zemine uygun bulmuyordu.

***

Gerçek şu ki, AKP yönetimi, on sekiz yıllık iktidarı boyunca kendisini hiçbir zaman açıkça “anlatmak” istemedi ve bu yüzden de “fikrî iktidarını” kuramadı. Temel fikirlerini hep gizledi ve sonuç olarak da ülkeyi hep başkalarının fikirleriyle yönetti. Tek bir şartla! Bu fikirlerin, parti kurucularının -hatta onların da bir kısmının- nihaî hedeflerine aykırı düşmemesi koşuluyla! “Yeter ki kan uyuşmazlığı olmasın!” diyordu Abdullah Gül; kendisi de “uyuşmazlığa” düşmeden önce! Oysa bu durumda medyanın yüzde seksen veya doksanına değil, yüzde yüzüne de hükmetseniz, yine “fikrî iktidar”ınızı kuramazsınız!

***

Gerçekten de Adalet ve Kalkınma Partisi, on sekiz yıllık iktidarında hep başkalarının diliyle konuştu; liberal oldu, Gülenci oldu, popülist oldu, antiemperyalist oldu, Avrasyacı oldu ve sonunda da Ülkücü oldu. Ne var ki hepsini de başarıyla birbirine karşı kullanmasını bildi. Liberal solu ve Gülencileri yanına alarak Avrasyacıları; Avrasyacı ve Ülkücüleri yanına alarak da liberalleri ve Gülencileri ezdi. Bu arada her müttefiği de, günü gelip “balyoz”u yiyinceye kadar, kendisini iktidarda sanıyor ve Tayyip Bey’i alkışlıyordu. Erdoğan’ı “Reis” yapan en büyük “ustalık” bu oldu.

***

Peki, R. T. Erdoğan’ı ülkenin değilse de, iktidar partisinin “tek adamı” haline getiren gerçek ideoloji neydi? Böyle bir ideoloji var mıydı?

Hayır, herhalde yoktu. Aslında Erdoğan “kitabî” bir siyasetçi değil; ortaya sistematik bir “dünya görüşü” koymadı; geniş çerçeveli bir din anlayışı vardı; yeri geldi, çok farklı İslamcı akımlarla dostluk kurmada bir sakınca görmedi. Uzun iktidar yıllarında Nakşibendiler, Menzil’ciler, Gülenciler, İhvan hareketi vb hep bu dinci eklektizmin parçaları oldular. Hatta geçmiş yıllarda Esad Suriye’sinin Aleviliği ve son dönemde de Aliyev Azerbaycan’ının Şiiliği dostluk ve kardeşliğe hiç engel teşkil etmedi. Ne var ki Tayyip Bey az çok kutsallaştırdığı iki temel referansını da hiç gizlemedi. Aksine bunları her fırsatta açıkladı; övdü; göklere çıkardı.

***

Bunlardan Sultan Hamid, yönetim anlayışını; Necip Fazıl da “ideolocya” idealini temsil ediyordu. Oysa ikisinin de lügatlarında “demokrasi” diye bir sözcük yoktu. Birincinin saltanatında tüm özgürlük savaşçıları sürgüne yollandılar; ikincinin kuramında da “Führer”den esinlenen İslami bir “Başyüce rejimi” dizayn edildi. Bunlar açıkça anlatılıp övülemediği için başka diller kullanılıyor, sansür ve gizlilik de burada devreye giriyordu. Erdoğan Necip Fazıl’ın gençlere dindarlık ve kindarlık telkin eden “Gençliğe Hitabe”sini daha lise yıllarında okumuş, özümsemiş ve ezberlemişti. İktidar yıllarında da bunu AKP gençlerine okudu. Ne var ki Hitabe’de Mürşid’in “dindarlık ve kindarlık” telkin eden sözlerini okuyor; gerisini okumuyordu. Ve okunmayan kısımda da, laik cumhuriyet, “işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde planında kurtarıldıktan sonra ruh planında ebedî helâke mahkûmiyet” şeklinde tanımlanıyordu!

***

Bu susuş aslında bir “imkânsızlığın” anlaşılması mıydı; yoksa ileri-geri adımlarla taktik bir arayışı mı ifade ediyordu? Bunu belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Hatta bu konuda ola ki Tayyip Bey’in kendisi bile kesin bir kanıya varamadı ve hep tereddütler içinde bocaladı. Oysa bu arada boş da durulmuyor, eğitimde, diyanette, tarikatlaşmada her türlü fırsat kullanılıyordu. Hatta komşu ülkelerde cihatçı ordular bile kuruldu. Oysa bütün bunlara rağmen şu gerçek de ortaya çıktı: 2000’li yıllarda, Cumhuriyetimizde, Şeriatçı bir rejime olanak sağlayacak koşullar artık aşılmış bulunuyor. Ve aslında bu hiç de yeni bir şey değil! Unutmayalım ki AKP döneminde göklere çıkarılan Necip Fazıl’ın kendisi de en fazla mahkûmiyete, tek parti dönemini din düşmanlığıyla suçlayarak iktidara gelen Menderes yıllarında uğramıştı. Bugün hiç hoşlanmadıkları “Atatürk’ü Koruma Kanunu” da yine DP yıllarında çıkarılmıştı. Sanırım bunları bugünlerde en çok hatırlaması gereken de herhalde AKP iktidarı olmalı!

9 Ağustos 2020

BİR DEMOKRASİ ÖYKÜSÜ

1955 yılı sonbaharıydı. Kasım’ın 29’unda siyasal hayatımızda hiç görülmemiş bir olay yaşandı. İktidar partisinin Meclis gurubunda, keyfi yönetim ve yolsuzluk iddialarını ciddiye alan vekiller ayaklanmış, hükümeti istifaya davet ediyorlardı. Oysa Demokrat Parti daha bir yıl önce, rekor bir oyla (% 57,6) seçimleri kazanmış, halk güvenini tazelemişti. Şimdi ise, Menderes, öfkeli vekillerini yatıştırmaya çalışıyor, onlara “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz!” diye yalvarıyordu.

O günlerde bu sözler herkesi üzdü; fakat fazla ciddiye de alınmadı. Nihayet Çankaya’da Atatürk’ün son başbakanı, başbakanlık koltuğunda da şeriatcılıkla hiç ilgisi olmayan eski bir CHP milletvekili oturuyordu. Oysa aradan 65 yıl geçti; artık çok değişmiş bir Türkiye’de, çok farklı koşullarda yaşıyoruz, ama yine “Hilafet” konuşuyoruz. Üstelik bu kez iktidar koltuğunda da çok geniş yetkilerle donanmış, başında takke Kuran okuyan, gençleri camilere akın etmeye davet eden bir Başkan oturuyor. Ve tuhaf bir şekilde de bu Başkan kendisini Erbakan ya da Özal’ın değil, Menderes’in ve Demokrat Parti’nin manevi mirasçısı sayıyor!

Peki, bu nasıl oluyor? Ne yapmalıyız? Olayı ciddiye alıp üzülmeli, önlemler mi aramalıyız? Yoksa eskiden olduğu gibi “hilafet” söylencelerini bu kez de ciddiye almayarak gülüp geçmeli miyiz?

Aslında ne o, ne bu! Eğer ortada gerçekten ciddi bir tehlike varsa, bu hiç de “hilafetin ilanı” gibi temelsiz tutkulardan doğmuyor! Esasları bin yıl önce saptanmış olan “Hilafet kuramı” çoktan tarih oldu ve -El Kaide, Daeş vb gibi vahşet orduları dışında- 21. yüzyılda artık hiçbir İslam ülkesi böyle bir iddiada bulunmuyor. Aksine, “hilafet” adına yapılan “tartışmalar” asıl tehlikeyi gizler gibi görünüyor!

Aslında Erdoğan’ı Menderes’e çağdışı bir “hilafet özlemi”nden çok, “saltanat tutkusu” bağlıyor. Unutmayalım ki Osmanlı geleneğinde de “Hilafet ve Saltanat” ikileminde ağır basan “saltanat”tı ve Osmanlı hükümdarları hep han, sultan, hünkâr, padişah gibi sıfatlarla anıldılar. Bu bakımdan “cumhuriyet” adı altında “saltanat” sürmek mümkündü ve yeryüzünde böyle “cumhuriyet”ler de vardı!

Oysa ne kadar popülist bir söylemle gizlenirse gizlensin, böyle bir devlet anlayışı, uzun vadede halkın çoğunluğuna sevimli gelemez. Nitekim ne Menderes, ne de Erdoğan başlangıçtaki popülaritelerini koruyabildiler. Zaten birincisi topraksız köylülere toprak dağıtmayı amaçlayan bir kanuna muhalefetle iktidara yürümüş, ikincinin “halkçılığı” da bir “zekat” anlayışını aşamamıştı. Bu nedenle her iki lider de bir süre sonra çıplak gerçeklerle karşılaştılar. 1954’te oy rekoru kıran Menderes, daha ertesi yıl kendi içinden büyük bir direnişle karşılaşıyor ve üç yıl sonra da oyları seçmenlerin yarıdan azına düşüyordu. Oysa Menderes 29 Kasım 1955’teki direnişi doğru okuyabilseydi siyasal rejimimiz çok farklı bir yönde gelişebilirdi. Ama yapamadı; kişisel yapısı buna engel oldu ve “ben odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm!” anlayışıyla muhalefeti ezdi ve kutuplaşmayı körükledi: Sonuç da çok hazin oldu. Böylece açılan çığırda darbeler darbeleri izliyor ve sonunda da Türk Silahlı Kuvvetleri siyasal sistemin bir parçası haline geliyordu.

***

İlginçtir ki Erdoğan da, Menderes gibi, iktidar olduktan beş yıl sonra büyük bir dirençle karşılaşacaktı. Oysa direniş bu kez parti içinden değil, sokaklardan geliyor ve İstanbul, İzmir ve Ankara’da sokaklara dökülen milyonlar “tehlikenin farkındayız!” diye haykırıyordu. İktidar sarsılmıştı ve bu durumda bir seçim yapmak zorundaydı. Ya geri bir adım atacak, laik cumhuriyeti tehlikede görenleri rahatlatacak, ya da sertleşecek ve otoritesini daha da artırmaya çalışacaktı.

Erdoğan ve arkadaşları bu ikinci yolu seçtiler; çünkü darbeler döneminin kapandığına, halkın artık “ara rejim” istemediğine ve hiçbir darbe girişiminin de sokak mitingleriyle, sloganlarla başlamayacağına inanıyorlardı. Böylece özünde laik ve demokratik olan bir direnişi, kendi değerlerini paylaşmayan, fakat gösteri yapan milyonları da “postalcı” diye karalayan bir aydın kesimini arkalarına alarak püskürttüler. Böylece giderek bir karşı-devrim niteliği kazanan bu operasyon, hesaplı ve planlı bir şekilde, birkaç aşamada gerçekleşme sürecine girdi.

Erdoğan, adeta Mustafa Kemal Paşa’nın devrimci stratejisini taklit eder gibiydi; ama onu tamamen ters yönde uyguluyordu. Nasıl Atatürk devrimci girişimi “safhalara ayırmış” ve hedefe “kademe kademe” ilerlemişse, Erdoğan ve yakınları da karşı-devrimi safhalara ayırıyor ve her safhada başka bir grubun desteğiyle hedefe ulaşmaya çalışıyordu. Böylece çeşitli “açılımcı” kesimler (“ileri demokrat”lar, Kürt açılımcıları, Gülenciler ve geniş bir çıkarcı grubu) “kademe kademe” bu harekete yardımcı oldular. 2010 Anayasa referandumu bu koşullarda oylandı; TSK, sahte belgeler ve toplu davalarla bu ortamda budandı ve bir genelkurmay başkanı da yine bu ruh hali içinde “terörist” suçlamasıyla tutuklandı.

***

Ne var ki gerçekler de birer birer ortaya çıkıyor ve eski destekçiler “kandırıldık” diyerek sırayla gemiyi terke başlıyordu. Ve sonunda da iyice kutuplaşmış, devlet ve siyaset anlayışı birbirine zıt iki kampa bölünmüş bir Türkiye resmi ortaya çıktı. Oysa bu arada iktidara tepkiler de sertleşiyor ve Erdoğan’ın manevra marjları daralıyordu.

2013 yılı, bu koşullarda bir dönüm noktası oldu.

27 Mayıs’ta İstanbul’da başlayan Gezi direnişi, dalga dalga tüm ülkeye yayılmış, milyonlarca insan hak ve hukuk özlemiyle sokaklara dökülmüştü. Aslında bu iktidar partisi için de bir toparlanma ve demokratik uzlaşma vesilesi olabilirdi. Oysa olmadı; nefret duyguları ağır bastı ve demokrasi tarihimizin bu parlak sayfası biber gazlarıyla, coplarla, tomalarla bastırıldı.

Yine de huzur tesis edilememişti. Yıl sonuna doğru, bu kez de parti içi bir kavga iktidarı temellerinden sarsıyordu. Gülenciler harekete geçmiş ve emniyet ve yargıya -bambaşka amaçlarla- yerleştirilmiş adamları vasıtasıyla, okullarına el koymak isteyen iktidara ciddi bir ihtarda bulunmuştu. Bazı bakan evlerinde milyonlarca dolar gizlenmişti; ortada son derece kuşkulu bir durum vardı; buna rağmen olay bir “darbe girişimi” ve paralar da “delil” sayıldı ve dosya kapatıldı. Oysa soruşturmalar devam ederken başbakan olan A. Davutoğlu bile “fezleke”yi ciddiye almış ve ilgili bakanlara Yüce Divan’a giderek aklanmalarını önermişti. İşte AKP 2015 seçimlerine bu koşullarda, kolu kanadı kırık olarak girdi ve.. kaybetti!

**

7 Haziran 2015 seçimlerinde -hala “girdiği her seçimi kazanan” denilen- AKP, aslında oyların % 40,8’i ile 258 milletvekili çıkararak Meclis çoğunluğunu ve iktidarı kaybetmişti. Bu durumda muhalefeti teşkil eden CHP, MHP ve HDP geçici bir koalisyon kurarak anayasal sistemi işler hale getirebilir ve demokratik koşullarda yeni bir seçime gidilebilirdi. Oysa olmadı; MHP’nin, Meclis’e kendisi kadar vekil yollamış olan HDP’ye olan nefreti buna engeldi. Böylece koalisyon kurulamadı; işler sürüncemede kaldı; iktisadi hayat felce uğradı ve sonunda da -AKP’ye çok uygun koşullarda- yeni bir seçime gidildi. Beş ay sonra yapılan seçimlerde AKP iktidarı Meclis’te rahat bir çoğunluk sağlıyor, fakat -kaderin cilvesi- HDP de, bu kez MHP’den de fazla vekillik kazanıyordu.

***

1 Kasım 2015 seçimleri AKP iktidarını rahatlatmış, fakat ülkeye huzur gelmemişti. Aksine, bürokraside bazı kilit noktaları ele geçirmiş Gülencilerin gücü kırılamamış, partiyle beraber devleti de sarsacak hale gelmişti. Üstelik “ılımlı ve uyumlu” İslam anlayışlarıyla ABD ve CİA’nın desteği de arkalarındaydı. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi bu gelişmelerin sonucu oldu.

***

2016 darbe girişimi, darbeler tarihimizde, alışılmış şemalara uymuyor ve gizemini de hala bir ölçüde koruyor. Aslında böylesine kanlı bir girişimin zamanında haber alınarak önlenememesi, iktidar için de büyük başarısızlık olduğu halde, ülkede FETÖ hakkında bir konsensus oluştu ve bir gün öncesine kadar ülkede şeriatçılığından korkulan kuruluş, bir anda din ve devlet düşmanı, CİA’nın oyuncağı bir terör örgütü sayılmaya başladı. Oysa bütün veriler gösteriyor ki, köşeye sıkışan Gülenciler korkuyla Kemalistlere sığınmaya çalışmış, bu yönde bir de laik ve Atatürkçü bildiri hazırlamışlardı. Niyetleri başlarına da Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı geçirmekti. Böylece, Akar’ın kuvvet komutanlarını da yanına almasıyla, ortaya “Silahlı Kuvvetler Birliği” kontrolünde klasik bir şema çıkacak, darbe de başarıya ulaşacaktı. Kaldı ki bu olasılık karşısında CNN-Türk bile, Erdoğan’la teması sağlamadan önce, darbecilerin bildirilerini yayınlamayı ihtiyata uygun görmüştü. Kısaca 15 Temmuz darbesini, Erdoğan’ın çağrısıyla sokaklara dökülen halktan ziyade, Hulusi Akar ve ordunun üst kademeleri önledi. Nitekim darbeden iki yıl sonra bile, Hürriyet’de (21 Aralık 2018), Ahmet Hakan, “(Hulusi Akar) ‘gel, başımıza geç’ teklifine ‘Evet’ diyebilirdi. Alçak darbe girişimine öncülük edebilirdi. 27 Mayıs’ın Cemal Gürsel’i gibi ülkenin bir numaralı muktediri olabilirdi” diye yazabiliyordu.

***

Darbe önlenmişti; çok da iyi olmuştu; fakat ülkeye ne huzur ne de adalet gelmişti. OHAL koşullarında toplu davalar ve tutuklamalar “ara rejimleri” anımsatan bir hızla devam ediyor ve iktidarla CHP “Fetöcülük” suçlamalarında birbiriyle yarışıyordu. 16 Nisan 2017’de Başkanlık Anayasası bu koşullarda oylandı ve Türkiye, demokrasi tarihinin en köklü değişikliğini küçük bir çoğunlukla (% 51,4) ile yaptı. Bir yıl sonra yapılan seçimlerde de Erdoğan yine küçük bir çoğunlukla başkan seçiliyor, fakat partisi, büyük bir oy kaybıyla yine Meclis çoğunluğunu kaybediyordu.

***

Ne var ki AKP’nin artık korkusu yoktu; MHP yine arkalarındaydı. Ama şu vardı: Ülkücülerin amacı, herhalde geçmişte en ağır suçlamaları yaptıkları bir partiye “kuyruk olmak” olamazdı. Buna karşılık onu “rehin” alabilecek güçte de değillerdi ve bu durumda “hayati” gördükleri bazı noktalarda işbirliğiyle yetindiler. Kaldı ki, her fırsatta “anti-emperyalizm” deseler de, AKP’nin, dışarda uluslararası sermayeye, içerde de karmaşık bir esnaf-KOBİ-müteahhit koalisyonuna dayanan iktisat politikasına itirazları yoktu. İşte “Cumhur İttifakı” bu koşullarda doğdu.

Aslında hedefine “kademe kademe” ilerleyen Erdoğan, tüm müttefiklerini silkeleyip, kendine düşman ettikten sonra, son kertede Ülkücülere sarılmış, fakat biraz da onların esiri olmuştu. Artık Türkiye’yi tek başına Erdoğan değil, garip ve adı konmamış bir koalisyon yönetiyordu. Üstelik uluslararası planda Türkçü-İslamcı girişimler için elverişli bir konjonktür de vardı.

***

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra uluslararası planda ortaya 19. yüzyılı anımsatan bir tablo çıkmıştı. İki kutuplu dünyanın yerini, 19. yüzyılın “Düvel-i Muazzama”sını andıran “beş büyükler” almış ve NATO da “komünizm tehlikesi” ortadan kalktığı için gevşek ve hedefi belirsiz bir örgüt haline gelmişti. Erdoğan, Ülkücüleri de büyüleyen “Dünya ‘Beş’ten büyüktür!” sloganını bu koşullarda geliştirdi. Ve bununla da kalmadı, tüm ittifak bağlarından azade bir dış politika izlemeye başladı. Bu bağlamda en büyük şansı da Putin’le Trump arasındaki tatlı-sert rekabet ilişkisi oldu. Böylece, içerde kahramanlık destanlarına konu teşkil eden “Fırat Kalkanı”, “Zeytin Dalı” ve Libya operasyonları hep bunlardan biri ya da ötekinin yeşil ışığıyla gerçekleştirildi ve “dur!” denilen yerde de duruldu.

***

Ne var ki Türkiye’nin olanakları bu aktivizmi besleyemiyor, hak ve hukuk tanımayan uygulamalar da rejim krizini daha ileri bir noktaya taşıyordu. Bu koşullarda yargı bağımsızlığı “Aşilin topuğu” haline geldi.

Aslında Parlamenter rejimlerde mecliste çoğunluk elde eden iktidar partileri, yürütme erkinin yanı sıra, yasama erkini de kontrol altına alabilirler. Ne var ki “yargı bağımsızlığı” demokrasilerin “olmazsa olmazı”dır ve onun yokluğunda tüm özgürlükler de yok olur. Oysa bu son dönemde artık yeni anayasa da yeterli görülmüyor, yargı bağımsızlığı fütursuzlukla ayaklar altına alınıyordu. Bir sanık (Osman Kavala) hakkında mahkemenin verdiği beraat kararının, Devlet Başkanı tarafından “bir manevra” sayılarak, ilgilinin alelacele yeniden tutuklanması açık bir anayasa ihlali ve tam bir hukuk skandalıydı.

Bütün bu uygulamalar yurt dışında da yakından izlendi ve sonunda da Türkiye’yi -kendileri de itibarsız birkaç ülke dışında- dostu ve itibarı olmayan, bir ülke bir haline getirdi. Üstelik 2008 krizini aşmak için batılı merkez bankalarının yarattığı yapay para bolluğuyla bugünlere gelen ülkelerde artık bu yollar da tıkanmaya başladı. Ayrıca hesapta olmayan bir pandemi darbesiyle, kırılgan ekonomiler daha da kırılgan hale geldi. İç politikada ise, AKP’nin birlikte yeni hamleler deneyebileceği potansiyel dostlar artık kalmadı ve durum acı çıplaklığıyla anketlere yansımaya başladı. 1 Kasım 2015 seçimlerinde, oyların % 61’4’ünü alan AKP-MHP ittifakı 24 Haziran 2018 seçimlerinde % 53,7 ile yetinmiş, son anketlere göre de % 50’nin hayli altına inmişti. Devlet Bey’in daha dün “FETÖ’cü” diye karaladığı Akşener’e bugün “evine dön!” çağrıları da, herhalde barajın altında görünen bir hareketin çaresizliğinden kaynaklanıyordu. Kısaca Cumhur İttifakı gidici; tünelin ucu göründü ve Beştepe’nin belki son umut olarak yaktığı Ayasofya kandili de bekleneni vermedi. Yine de ortam her türlü provokasyona elverişli ve bu geçiş döneminde aydınlatma ve öncülük yapma görevi de tüm sorumluluğuyla devrimci demokratlara düşüyor!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s