YAŞAM ÖYKÜM

Bu bölümde, özet bir Özgeçmiş’ten sonra, onur yazarı seçildiğim 32’nci Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı (TÜYAP, 2013) vesilesiyle değerli yazar Faruk Şüyün’la yaptığım ‘Bugünden Geçmişe, Geçmişten Geleceğe’ başlıklı nehir söyleşiden geniş alıntılar yapıyorum. (Ara başlıkları ben ekledim).

ÖZGEÇMİŞ..

7 Ekim 1935’te, Sivas’ta doğdum. İlk ve orta öğrenimimi babamın da öğretmen olarak bulunduğu Sivas’ta yaptıktan sonra, 1951 yılında İstanbul Haydarpaşa Lisesi’ne yatılı olarak girdim. Daha sonra da öğrenimimi, 1954-1958 yılları arasında, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi‘nde tamamladım. Fakülte’deki öğrencilik yıllarımda bir yandan toplum bilimleri ve hukuk alanında temel bilgiler edinirken, öte yandan da hocalarımızın çıkardığı FORUM dergisiyle güncel siyaseti izlemeye başladım. Diyebilirim ki asıl yurttaşlık derslerimi bu çevrede aldım ve gerçek dostlarımı yine “Mülkiye” çevresinde edindim.

     1959 yılında aynı fakültede Anayasa kürsüsünde asistan oldum. Kürsü başkanı Prof. Bahri Savcı o yıllarda otoritarizme kayan DP yönetimine karşı demokrasi kavgasında ön planda yer alan hocalarımızdan biriydi. Bu kavgasıyla ve akademik çalışmalarımızdaki son derece hoşgörülü davranışıyla kürsü mensuplarına da örnek olmuştu; kendisini şükranla anarım.

     Asistanlığımın ilk yılları 27 Mayıs darbesiyle yaşanan çalkantılar içinde geçti. Fakültemiz de yeni anayasa hazırlıklarına katkıda bulunmak üzere bir komisyon kurmuştu. Değerli anayasacılardan oluşan bu komisyonun yakından izlediğim çalışmaları benim için zenginleştirici bir deneyim oldu. Ne var ki o hareketli günlerde -o tarihte yüksek lisans olmadığı için- doktora çalışmamı da bu ortamda tamamladım ve 1962 yılında da -o sırada SBF’de birçok asistana burs veren-  Rockefeller Vakfı’ndan aldığım bir bursla Fransa’ya giderek, Paris’te iki yıl tamamen özgür bir şekilde çalışmalar yaptım. 

     1960’larda Fransa düşünce hayatına Sartre’ın varoluşçu felsefesi, Marksizm ve Claude Lévi-Strauss’un yapısalcı antropolojisi damgasını vuruyordu. Felsefeye lise yıllarımdan beri özel bir ilgi duyuyordum ve -akademik alanım olmamasına rağmen- bu iki yıl içinde bu düşünürleri de okudum. Sartre varoluşçu felsefesi ile Marksizmi uzlaştırmaya çalışıyor, Roger Garaudy ise ona eleştiriler yöneltiyordu. Tarihi maddeci öğretiye bu okumalar bağlamında yöneldim.

     Ankara’ya döndükten sonra, 1966-68 arasında, Mamak Muhabere Okulu’nda iki yıl askerlik görevimi yaptım; bu arada evlendim ve izleyen yıllarda iki evlat sahibi oldum. Eşim Serim de Mülkiye mezunu olup, Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydi ve izleyen yıllarda sosyolog olarak değerli alan araştırmaları yaptı.

   1969 yılında, “Türk Devrimi: Tarihi Anlamı, Felsefi Temeli” başlıklı tezle doçent oldum. Üniversite yayınları arasında çıkan bu kitabın son bölümünü daha sonra genişleterek “Türk Devrimi ve Sonrası” (1971) başlığı ile ayrı bir kitap haline getirdim. Bu kitap yıllarca Devrim Tarihi derslerimde kullandığım bir kaynak oldu.

     1970’lerin ilk yarısında, siyasi hayatın tarihi ve toplumsal temelleri daha çok ilgimi çektiği için, Fakülte’de, siyaset bilimi çerçevesinde yeni kurulan “Türk Siyasal Hayatı” kürsüsüne geçtim ve 1979 yılında da bu dalda profesörlüğe yükseldim. Bu aşamada Osmanlı klasik çağını sosyo-ekonomik bağlamda, tarihi maddeci yöntemle ele alan ve yine Fakülte yayınları arasında çıkan bir çalışma yapmıştım. Ne var ki bilimsel jüriden ittifakla geçen tez, tamamen bir formalite işlevi gören Üniversite Senatosu tarafından reddedildi! Neyse ki itiraz hakkımız vardı; aynı Senato tezi tekrar “inceledi” ve bu kez ittifaka yakın bir çoğunlukla kabul etti. Bu garabet basına da intikal etmişti. O sırada Fakülte arkadaşlarımın ve Dekan Cevat Geray’ın desteklerini unutamam.

     Aslında profesörlüğümün bu ilk dönemi çok kısa sürdü ve 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, Cunta’nın tasfiyelerini beklemeden, görevimden istifa ettim ve çalışmalarımı Paris’te sürdürmeye başladım. Kenan Evren, daha ilk konuşmasında üniversiteye olan nefretini kusmuştu ve biz sol görüşlü öğretim üyelerinin orada artık barınamayacağı açıktı.

      80’li yıllarda eşim Serim, Paris’te UNESCO’da görevliydi.  Ben de Paris’e yerleştim ve eşimin sayesinde iş arama zorunda kalmadan, on iki yıl boyunca, her gün Fransa Ulusal Kitaplığı’na giderek araştırmalar yaptım. Bu dönemde üç kitap yayınladım; bunlardan “Osmanlı Kimliği” (1986) özel bir ilgi gördü ve çok satanlar arasına girdi.

     1980’lerde Fransa’da düşünce peyzajı da tamamen değişmişti. Artık, o dönemin diliyle, “maitres penseurs” (usta düşünürler) Sartre, Lévi-Straus, Garaudy değil; Foucault, Althusser, Derrida, Bourdieu, Sève gibi düşünürlerdi. Felsefi ve toplumsal perspektifden yoksun bir tarih anlayışına itibar etmediğim için onları da yoğun bir şekilde okuyordum. Emeklilik yıllarımda onların düşüncelerini özetleyen yayınlar da yaptım. Bu arada “Kamusal Alan” eseriyle siyaset sosyolojisinde dikkate değer bir yer alan Habermas da ayrı bir araştırmamın konusu oldu. 

     Mülkiye’deki eski görevime 1992 yılında döndüm ve 2002 yılında emekliliğime kadar görevimi sür­dürdüm. Diyebilirim ki bu on yıl öğretmenlik hayatımın en verimli yılları oldu. Mülkiye’ye dönüşümde güzel bir sürprizle karşılaşmış ve beklediğimden çok daha yetenekli ve çalışkan öğrencilerle karşılaşmıştım. Bu dönem 2002’de kapandı; sonra İstanbul’a taşındık ve orada da Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde yüksek lisans ve doktora dersleri verdim. Bu arada, yukarıda söylediğim gibi, felsefi konularda okumalarıma ve araştırmalarıma da devam ediyordum. Bilimde “emeklilik” diye bir şey yoktur; öğretimden koptuktan sonra da farklı konularda yayınlarıma devam ettim. “Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi” (Yordam, 2011) başlıklı çalışmam da çeşitli disiplinler arasında bağ kurma çabamın ürünü oldu. 

     Bu arada Fransa’da ve daha sonraki tarih okumalarımda aldığım notlar ve yaptığım özetler bin beş yüz sayfayı geçiyordu ve bunların tarihe ilgi duyanlar için yararlı olabileceğini düşündüm. “Osmanlı Okumaları” başlığı altında topladığım ve bu sitede paylaştığım bu özetlerin birçoğu yabancı gözlemciler (seyyah, diplomat, asker, tüccar vb) tarafından yazılmış ve Türkçeye çevrilmemişti; Türkiye’de ulaşılmaları da zordu. Zaten beni böyle bir site açmaya yönelten temel saik de bu olgu oldu.

    Meslek hayatım ana hatlarıyla böyle geçti ve bu hayatta en büyük mutluluğum sevgili eşim, kızlarım ve dostlarımdan gördüğüm destek, öğretim hayatımda bir çok öğrenci ve meslekdaşımın sevgi ve takdirine nail olmam (emekli olup da Fakülte’den ayrılırken bir kısım genç ve değerli meslekdaşımın benim için hazırladıkları deftere yazdıklarını asla unutamam), Mülkiye’mizin  150. kuruluş yılında (2009) beni “Mülkiye Büyük Ödülü”ne layık görmesi ve TÜYAP’ın 2013 yılında beni 32. İstanbul Kitap Fuarı için “onur yazarı” seçerek onurlandırması oldu. Bu vesileyle yaşamımı, değerli yazar Faruk Şüyün ile yapmış olduğum uzun bir söyleşide çok daha ayrıntılı olarak anlatmıştım. TÜYAP da bu söyleşiyi “Bugünden Geçmişe, Geçmişten Geleceğe” başlığı altında yayınlamıştı. Bu vesileyle kendilerine içten teşekkürlerimi sunarım.

Enerjim tamamen tükenmedikçe de okumak ve yazmaktan kopmak istemiyorum.

Cihangir-İstanbul, 2021

YAYINLARIM:

Türk Devrimi ve Sonrası (Doğan Yayınevi, 1971; İmge Kitabevi Yayınları, 1993, 1994, 1997, 2001, 2008, 2013, 2018)
Osmanlı Toplumsal Düzeni (AÜ SBF, 1979; Turhan Kitabevi, 1979; İmge Kitabevi Yayınları, 1994, 2001, 2010)
Osmanlı Kimliği (Hil Yayınları, 1986; İmge Kitabevi Yayınları, 1998, 2000, 2010)
Osmanlı Çalışmalarıİlkel Feodalizmden Yarı Sömürge Ekonomisine (Verso, 1989; İmge Kitabevi Yayınları, 1996, 1998, 2010)
Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş (İletişim Yayınları, 1991, 1994; İmge Kitabevi Yayınları, 2003, 2020)
Osmanlı-Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik (Afa Yayınları, 1991; İmge Kitabevi Yayınları, 2002,  2019)
Küreselleşme ve Demokrasi Krizi (İmge Kitabevi Yayınları, 1996, 2000)
Toplumsal Değişme ve Üniversiteler (İmge Kitabevi Yayınları, 2000)
Sürüden Ayrılanlar (İmge Kitabevi Yayınları, 2000)
Türkler ve Ermeniler (İmge Kitabevi Yayınları, 2000, 2001, 2007, 2018)
Türkiye Nasıl Küreselleşti? (İmge Kitabevi Yayınları, 2004)
Felsefi İzlenimler (İmge Kitabevi Yayınları, 2005)
Yakın Osmanlı Tarihinde Aykırı Çehreler (İmge Kitabevi Yayınları, 2006, 2017)
Marksizm, İnsan ve Toplum (Yordam Kitap, 2007, 2011, 2015)
Habermas’ı Okumak (Yordam Kitap, 2008, 2012, 2017)
Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi; (Yordam Kitap, 2011, 2014) –Marx-Engels ve Osmanlı Toplumu; (Yordam Kitap, 2012, 2014)      -Bugünden Geçmişe, Geçmişten Geleceğe, (Faruk Şüyün ile Söyleşi; TÜYAP, 2013)                                                                                                                           –AKP’nin Önlenebilir Karşı-Devrimi; (Yordam Kitap, 2014, 2015)                                                                                  
Mutlak Monarşi ve Fransız Devrimi; (Yordam Kitap, 2016, 2017)                     –Türkiye, Ortadoğu ve Mezhep Savaşı; (Yordam Kitap, 2016, 2017)                                                                               –Devrimler Çağı; (Yordam Kitap, 2017, 2019)                                                        –İslam, Laiklik ve Aydınlanma Savaşı; (Yordam Kitap, 2019)                                                                                         –Popülizm Dalgası, Sivil Darbeler ve Osmanlı Hülyası; (Yordam Kitap, 2019)

NEHİR SÖYLEŞİ..

SİVAS’TA BİR ÖĞRETMEN ÇOCUĞU..

Sivas’ta, 1935 yılı Ekim ayının 7’sinde dünyaya gelmişim. Adımı dayım koymuş, tanyeri ağarırken doğduğum için “Taner olsun!” demiş… Kendisi o tarihlerde genç bir deniz subayıydı(…) Babam aslında Diyarbakırlı, fakat genç yaşlarda oradan kopmuş. Bunları öğrenebileceğim yıllarda hep yatılı okullarda okuduğum için bu konuları çok konuşmak fırsatı olmadı. Zaten sormazdım da, o da anlatmazdı. Fakat şu kadarını hatırlıyorum: Babam, hayatı hep okumakla geçmiş bir adamdı. Hayalimde pencere kenarındaki yerinde oturmuş, devamlı okuyan bir adam olarak canlanıyor hep… Yüksek tahsili yok, okuyamamış, çok dindar bir çevreden geliyor. Hattâ onu çok genç yaşlarda hâfız yapmışlar. Kuran’ı ezberletmişler… Fakat anlamadığı bir metni ezberlemek kendisini tatmin etmemiş, hattâ bu tarz bir din anlayışından uzaklaşmış, öğretmen olmuş.

Annem İffet (Ögel) aslında Elazığlı’ymış, ama çocukluğundan itibaren yaşadığı ortam İstanbul. Erenköy Kız Lisesi’nde okumuş. Bir rastlantı, çok erken öldüğü için ondan duyamadığım bir şeyi öğretti bana: Yıllar sonra devrim tarihiyle ilgili çalışmalar yaparken devletin bastığı resmi devrim tarihi kitaplarından birinde annemin resmini gördüm. Hani harf devriminden sonra Latin alfabesini öğretmek için Millet Mektepleri kurulmuştu, onunla ilgili bir fotoğraf. O da o okullarda öğretmenlik yapmış, resimde elinde tebeşir ders anlatıyordu. Anneannem, annem, dayım (Ögel’ler) son derece açık fikirli insanlardı.

6 yaşında, annemin yanında. En sağda anneannem, arkada babam ve anne tarafından akrabalar..

Yıl 1935; annem, babam, anneannem ve ablam Sermin.. Ben de yoldayım..

(…) Sivas’ta ilk ve ortaokul, İstanbul’da lise öğreniminden sonra…

Haydarpaşa lisesi bahçesinde bir arkadaşımla..

NİÇİN SİYASAL?

İki nedenle: Birincisi Ankara Siyasal o sırada en gözde fakültelerden biri idi. Bende üniversitede kariyer yapmak arzusu doğmuştu. Edebiyat veya felsefe eğitimi almak aklımdan geçmiyor değildi, fakat o fakültelerde asistan olamazsanız öğretmen oluyordunuz, açıkçası ben, babam gibi öğretmen olup taşra şehirlerinde dolaşmak istemiyordum. Siyasal ise toplumbilimleri öğreten bir kurum olarak tecessüslerime yanıt veriyordu. Üstelik -ikinci neden- burs alarak babama yük olmama şansım da vardı. Bu yüzden lise son sınıfta matematiğim çok iyi olduğu halde edebiyat bölümüne girmiştim.

MÜLKİYE VE ÜNİVERSİTE ÖZERKLİĞİ

(O yıllarda çoğu hocamız olan bir grup bilim adamı FORUM dergisini çıkarıyor ve Menderes Hükümeti’nin anti-demokratik politikakısını kıyasıya eleştiriyorlardı. Biz bütün öğrenciler de “Forumcu” olmuştuk!).

(…) 1956-57 ders yılı üniversite öğrenciliğimin en hareketli yılı oldu. Bunun fakültedeki gelişmelerle ilgisi vardı. Ben Fakülte’ye girdiğim yıl dekan Prof. Bedri Gürsoy’du; iki yıl sonra dekanlığa da genç ve parlak bir bilim adamı olan Prof. Turhan Feyzioğlu seçildi. Feyzioğlu, Forum dergisinin en önemli yazarlarından biriydi ve tabii bu sıfatıyla da iktidarın hiç sevmediği isimler arasındaydı. Her an bir fırtına kopabilir diye bekleniyordu; nitekim çok geçmeden koptu da!

Olay 4 Aralık’ta, Mülkiye’nin kuruluş yıldönümü töreni dolayısıyla patlak verdi. Feyzioğlu bu vesileyle yaptığı açış konuşmasında, önce, böyle durumlarda verilmesi adet olan idari bilgileri verdi; sonra, Kuvayı Milliye kahramanlarından Demirci Efe’ye gönderme yaparak, “bir memleket ya ilimle ya zulümle idare edilir” dedi ve sonunda da öğrencilerine ilkeli olmalarını, “nabza göre şerbet vermemelerini” tavsiye etti. İşte iktidar açısından bardağı taşıran damlalar da bu son cümleler oldu. Konuşmada ne Demokrat Parti’nin, ne başbakanın, ne de başka bir ileri gelenin adı geçmişti; fakat o günlerin havası öyleydi; alıngan Menderes mesajı almıştı.

Ertesi gün dekanımızın “vekâlet emrine alındığı” söylentileri koridorlarda dolaşmaya başladı. Bu işlem bir memura işten el çektirilmesi, amiyane deyimiyle “kızağa çekilme” anlamına geliyordu ki bu genç bir profesör için işten atılma demekti.  Nitekim karar resmileşince Feyzioğlu hemen istifasını verdi ve arkasından da Forumcu birçok hocamız (Aydın Yalçın, Muammer Aksoy, Şerif Mardin, Coşkun Kırca, Ankara Hukuk’tan Münci Kapani) ard ardına istifalarını verdiler. Öğrenci cephesinde ise daha da büyük bir gürültü koptu.

Dekan Feyzioğlu’nun vekalet emrine alınması cuma günü duyulmuştu. Araya cumartesi ve pazar günleri girdi ve biz Forumcular bütün hafta sonunu bir şeyler yapmamız gerektiğini konuşup tartışmakla geçirdik. Pazartesi, karar, resmî olarak açıklanınca biz de eylemlere başladık. Gece Fakülte’de ışıkları söndürme operasyonu, yanlış hatırlamıyorsam zaten başlamıştı. Pazartesi dersler boykot edildi. Ben de Yalçın Küçük’le beraber Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a hitaben, kararı onaylamadığımızı ve dekanımızın görevine dönmesini istediğimizi söyleyen bir mektup kaleme aldık ve imzaya açtık. İmzalı dilekçeyi de büyük bir zarfa koyarak Çankaya’ya postaladık.

EMNİYETTE İFADE..

Ertesi gün Fakülte’ye Emniyet’ten görevliler gelmiş ve dekanlığa bazı eylemcilerin adlarını vererek, onları sorgulamak üzere Emniyet’e götürmek istediklerini söylemişler. Tabii dekanlığın yapabileceği bir şey yok; bizi hemen buldular ve apar topar -ve ayrı ayrı- polis arabalarına bindirildik. O zaman MİT diye bir teşkilat yok; Milli Emniyet’in ise şahsen varlığından bile haberdar değilim. Aslında yaptığımız şey hiçbir kanuna aykırı bulunmuyor; onun için korku içinde değilim; fakat bakalım ne olacak diye –biraz da kaygıyla- bekliyorum. Yalçın’la da haberleşip ortak bir tavır sergilememiz mümkün değil; neyse, beni emniyet amirinin odasına aldılar. Amir Bey –herhalde o da Mülkiyeli idi- bana epeyce sert bir ifadeyle, “Cumhurbaşkanına bir dilekçe yollamışsınız. İlk imza olarak sizin adınız var; dilekçeyi siz mi kaleme aldınız?” diye sordu. Ben hiç tereddüt etmeden “evet” diye cevap verdim. O anda şaşırtıcı bir şey oldu ve amirin sert tavrı birdenbire kayboldu; yüzüne gülümser bir ifade geldi. Bu havada bana aynen şunu söyledi: İyi ki itiraf ettiniz, yoksa sizi zorlamak zorunda kalacaktık. Anlaşıldı ki bana –ve tabii diğer eylemcilere- eziyet etmek istemiyordu ve bundan kurtulduğu için memnundu. Dahası, ifadem alınırken bana yardımcı oldu ve “şöyle yazsak daha iyi olur!” gibilerden akıl verdi. O zaman içimden düşündüm; Menderes artık kendi polisinin bile sevgisini kaybetmişti; yıl 1956 idi ve DP iktidarı daha o tarihlerde aydınlardan kopmuştu.

58’li Şadi Cindoruk ve Ertuğrul Baydar dostlarla (1957) .. Maalesef Ertuğrul’u kaybettik..

Daha sonra Yalçın ve diğer arkadaşlarla bunları konuştuk ve güldük. Oysa mesele kapanmamıştı. Fakülte disiplin kurulu, iktidar çevrelerinden gelen baskıyla hakkımızda soruşturma açtı, savunmalarımızı aldı ve sonra da ilk imza sahibi olan bana iki ay, ikinci imza sahibi Yalçın’a da – herhalde o, birinci sınıfta olduğu için – bir ay derslere girememe cezası verildi.

Kurul, disiplin yönetmeliğinde daha uygun bir madde bulamamış olacak ki, cezayı “akademik huzuru bozma” gibi garip bir maddeye dayandırmıştı. Oysa biz ve diğer eylemciler fakültedeki “akademik huzuru” değil de, iktidar çevrelerinin “huzur”unu biraz bozmuştuk. Tabii disiplin kurulu üyeleri de durumdan pek memnun değildi, bazı asistan tanıdıklarımızdan, “bunları fakülte’den kovun!” diye baskıya uğradıklarını işittik. Eğer doğruysa, ucuz kurtulduğumuz için galiba bizim disiplincilere minnettar olmamız gerekiyordu. Doğrusu pek de inanamadık…

Yalçın Küçük, Fakülte’ye o yıl girmişti, giriş sınavlarını birincilikle kazanmıştı. Bunun dışında zekâsı ve hırsıyla hemen dikkati çeken bir kişiliği vardı. Üstelik Fakülte’ye siyasi konularda benden çok daha hazırlıklı olarak girmişti. Çok çabuk arkadaş olduk. O, daha Fakülte’ye girmeden siyasi dergileri ve bu arada Forum’u okuyormuş, bu yüzden Mülkiye geleneğinde önemli bir yeri olan kıdem farkı, aramızda geçerli değildi. Onun sayesinde ’56 girişlilerden birçoğunu daha tanıdım, bunlardan – çok erken kaybettiğimiz – şair Ergin Günçe, siyasette yükselen Hikmet Çetin, müstakbel büyükelçi Ömer Ersun,  güzel romanlar yazacak olan Ayla Kutlu vb. benim de değer verdiğim arkadaşlarım oldular.

Şu anda (2013), sık sık uğradığı haksızlıkların sonuncusu dolayısıyla Silivri’de bulunan – ve o koşullarda da kavgasına devam eden – Yalçın Küçük bahsi kolay kolay bitmez. Fakat ben yine Feyzioğlu olayına ve aldığımız cezalara dönüp kısaca daha sonraki gelişmeleri anlatayım. Bu olaylar sonucu, Forumcu ve müstafi hocalarımızın gözünde değerimiz artmıştı, onlarla – bazen davetleri üzerine evlerinde – görüşmeler yapıyorduk. Fakülte’de de daha 1956 başlarında Fikir Kulübü adı altında kurmuş olduğumuz bir dernek bünyesinde, kendi çapımızda demokrasi kavgasını yürütmeye çalışıyorduk. Sonraları her fakültede kurularak Fikir Kulüpleri Federasyonu’na ve giderek Dev-Genç’e dönüşecek olan bu dernek  kuruluşunda Forum fikriyatı izinde demokratik ilkeleri savunma amacı güdüyordu. Sınıf arkadaşlarım Ertuğrul Baydar, Sunday Üner, Şadi Cindoruk, Ümit Ünkan vb. başlıca kurucuları arasındaydı. Bir ara derneğe ben ve Yalçın Küçük de başkanlık yaptık.

AKADEMİK KARİYERE İLK ADIM..

Ben 1958’de fakülteyi bitirdim. Asistan olmak istiyorum. Aslında uluslararası ilişkiler bölümünde (o zaman adı ‘Siyasi Şube’ idi) okumuştum ve bizim bölümden çıkanlar Dışişleri Bakanlığı sınavlarına giriyor, genellikle de kazanıyor, hariciyeci oluyorlardı, fakat benim o taraflarda bezim yoktu. Oysa görünürde bir asistanlık sınavı da yoktu. O zamanlar asistanlık için şöyle bir kanı vardı: daha öğrenciliğinde temayüz etmiş öğrenciler, ilgi duydukları bilim dalının hocasıyla anlaşırlardı ve bu durumda sınav da bir formalite haline gelirdi (…) sınıf arkadaşım olan rakibim, anlaşılan hocayla anlaşmıştı, hattâ bana da “Taner, boşuna zahmet etme!” gibilerinden sözler söylemekte sakınca görmüyordu. Neyse ki zahmet edip sınava girmişim! (…) sonunda sınavı kazanamadım, ama ‘kendimi göstermeyi’ başarmıştım. Jüride tartışmalar olmuş, sonunda beni başka bir kürsüye tavsiye etmeye karar vermişlerdi.

Bu çok önemli bir sonuçtu. En sevdiğimiz hocalardan Bahri Savcı da bizim kürsüye alalım demiş, neyse ‘taktiğim’ başarıya ulaşmıştı, kısa süre sonra yeni bir sınav açıldı ve ben 1959 başlarında Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim kadrosuna anayasa asistanı olarak katıldım.

ANAYASA HUKUKUNDAN TARİH ARAŞTIRMALARINA..

O günlerde (1960’ların başı), tam da bu günlerde (2010’lar) olduğu gibi bir anayasa fetişizmi içindeydik, yeni yapılacak bir anayasaya sokulacak birkaç maddeyle her türlü sorunun çözüleceği sanılıyordu. Bu fetişizmden kurtulmaya çalışan genç bir araştırıcı olarak tam da aradığımı bulmuştum. Prof. Lambert, Marksist bir düşünür değildi, fakat analizleri tarihi maddeci açıklamalara paraleldi. Bu tabii çok sonraları yaptığım bir değerlendirme, yoksa Yön Dergisi’nde Lambert’in Latin Amerika’yla ilgili analizlerini tanıtan yazıyı yazarken bunun pek farkında değildim. Yön Dergisi ülkeyi devrime doğru yönlendirmeye çalışırken beni de anayasa hukukundan siyaset bilimi, sosyoloji ve tarihe doğru yönlendirdi.

PARİS YILLARI: 1962-1964

(…) Hayatımdaki asıl önemli gelişme Rockefeller Vakfı’ndan bir burs temin ederek 1962’de Fransa’ya gitmem oldu. O sırada bu Vakıf Türkiye’de genç araştırıcılara burslar veriyordu. Benden önce de Mehmet Selik, Mete Tunçay gibi arkadaşlarım aynı burstan yararlanmıştı. ABD’ye gitmek diye bir zorunluluk da yoktu (…) Babamın hayalindeki “rüyalar ülkesi”ne bir burs kazanmıştım, az sonra da yol hazırlıklarına başladım (…) Quartier Latin denilen ünlü akademi mahallesinde bulunan merkezi binadaki doktora kurlarına serbest dinleyici olarak kaydımı yaptırdım. Kendi seçtiğim kurları takip edecektim. Bu arada Sorbonne’un lisans programında da ünlü bazı profesörlerin kurlarını izlemeye başladım. Doktora kurlarında Prof. Duverger’nin, sosyoloji lisansında ise Raymond Aron’un kurları en devamlı izlediğim kurlar oldu.

İKİ AVRUPA TURU..

Paris’teki ikinci yılımda Fransa dışına çıkmak, iki ayrı geziyle Avrupa turu yapmak fırsatını buldum.

Aslında bu gezileri Mülkiye’den arkadaşım Ergün Türker’e borçluyum. Okulda benden bir sınıf küçük olan Türker, devlet bursu kazanmış, Fransa’ya doktora yapmaya gelmişti. Bu burstan tasarruf ettiği paralarla elden düşme – neredeyse 200 bin kilometre yapmış – bir Volkswagen (kaplumbağa) almıştı. Şimdi bu arabayla bizi iki turda güneyde – Cebelitarık’ı da geçerek – Fas’tan kuzeyde Norveç’e kadar uzanacak bir Avrupa turuna davet ediyordu. Öneri cazipti, “bu nasıl iş!” demeden hemen kabul ettim.

Geziler gerçekten de çok başarılı oldu. Ehliyetini de yeni almış olan bu dostumun becerisi gerçekten her türlü takdire değerdi. Bu iki seyahatte Fas, İspanya, Almanya, Belçika, Hollanda, Danimarka, İsveç ve Norveç’i gördük. Almanya’da Doğu Berlin’e de geçtik ve orada, harap binalar arasında, eski Berlin’in ne olduğu az çok gözlerimiz önüne serildi.

Bu iki gezinin dışında o sırada Londra’da bulunan sınıf arkadaşım Fikret Görün’le haberleşerek bir de İngiltere seyahati yaptım. O da o sırada ODTÜ’de asistan olmuştu. Yine Londra’da olan Mülkiyeli (sonradan ANAP milletvekili oldu) arkadaşım Selçuk Maruflu da bana bir pansiyonda oda ayarladı. Londra’da da bir yandan emperyal başkentin haşmetiyle  büyülenirken, öte yandan tatlı sohbetler yapıyorduk… Ve tabii bol bol da “chicken” yedik…

Bu Avrupa seyahatleri bana kitaplarda öğrenemeyeceğim birçok şey öğretti. Kuşkusuz ileri Avrupa ülkeleri, şehir düzeni ve temizliği, etkin ulaşım ağı, rasyonel davranış, karşılıklı saygı vb. gibi kriterler açısından birbirine benziyorlar. Zaten Avrupa’da “medeniyet” denilince anlaşılan da böyle mekanik ölçütler. Oysa her ülkede bunları aşan, çok farklı renkler taşıyan “ulusal kültürler”le karşılaşıyorduk. Bu malzemeyle gerçek bir Avrupa Birliği nasıl olabilirdi? Kuşkusuz aradan geçen yıllar, “küreselleşme,” AB entegrasyonu ve para birliği bu farkları biraz törpüledi, fakat son seyahatlerimde de gördüğüm gibi “ulusal kültürler” de canlılıklarını korumaya devam ediyorlar.

Tam elli yıl önceki seyahatime dönersem, bundan en çarpıcı anılarım en güneydeki Fas ve en kuzeydeki Norveç’le ilgili.

Fas’ta eski İslâm uygarlığından kalan eserlerle Fransız kolonisinin modern yapıları arasındaki tezatlı birliktelik çarpıcıydı. Ülkede her türlü Akdeniz güzelliği mevcuttu; canımızı sıkan tek bir olay oldu: Rabat’da ilginç bulduğumuz eski bir camiye girip görmek istemiştik. Bir arkadaşımız daha dış kapının eşiğine ayağını basmamıştı ki, etrafımızda düşman bir kalabalık toplandı. Bize el kol hareketleri yapıyorlar, öfkeyle bir şeyler söylüyorlardı. Durum ürkütücüydü, ne olduğunu da anlamamıştık. Meğer bir arkadaşımız cami eşiğine ayakkabısıyla basmış! Tabii kutsal yerlere ayakkabı ile girmek bizde de hiç hoş karşılanmaz, fakat henüz caminin dışındaydık. Neyse ki bunu yapan arkadaş âdeta Arap aksanıyla bir Kelime-i Şehadet getirdi de ortalık yatıştı. Sonra aynı arkadaş camiye girip namaz da kıldı. Çıktığında bize namaz kılarken bile her hareketinin dikkatle gözlendiğini anlattı. Büyük bir tehlike atlatmıştık!.

(Burada bir parantez açayım: 2003 yılı sonlarında Fas’a ikinci bir seyahatim daha oldu. Bu kez eski bir öğrencim olan Büyükelçi Akın Algan tarafından, Rabat Üniversitesi’ndeOsmanlı Modernleşmesi ve Türk Devrimi” konulu bir konferans için davet edilmiştim. Bu konuda, Türkiye’de neler yazdıysam, o çerçevede bir sunuş yaptım ve hem sevgili Akın’dan hem de Fas’lı meslekdaşlarımdan olumlu tepkiler aldım)

Fas Konferansının açılışında (Solumda Büyükelçi Akın Algan)

Norveç’le ilgili belleğime çakılanlar ise bambaşka türde. Fiyordların güzelliği ve araya sıkışmış, âdeta tüm dünyadan kopuk cennet bahçeleri, yani köyler… İnsanlarda mutlaka mistik duygular yaratıyordur… Fiyordlar büyüleyici, fakat yollar da o derece çetin ve dolambaçlı. Türker’in direksiyonda döne döne başı döndü ve bir ara “ben durup dinlenmeliyim” dedi. Dahası bu yollar zaman zaman da bitiyor, bağlantıyı küçük araba vapurları sağlıyordu. Bize mi rast geldi, bilmiyorum, onlar da o kadar sarsıntılıydı ki, hepimiz sonunda ellerimize verilen kâğıt torbaları doldurmak zorunda kaldık!.. Temmuz ya da Ağustos ayındaydık, gün bir türlü kararmıyordu. Aydınlıkta yatıp aydınlıkta kalkıyorduk… Kısaca unutulmaz bir seyahatti.

Şunu da mutlaka eklemeliyim. İspanya’da Endülüs’ü keşfetmek de bu seyahatin en büyük kazançlarından oldu. Bembeyaz evlerle döşeli sokakları gezerken çok değişik duygular yaşadık. Kurtuba ve Granada’daki başyapıtlar herhalde gören herkesi büyülüyordur. Madrid’de gittiğimiz bir boğa güreşini ise hatırlamak bile istemiyorum!

ANKARA’YA DÖNÜŞ..

(…) Yeniden buluştuğum Ankara’da hayli özgür bir hava esiyordu. Tabular kırılıyor, sol fikirler yayılıyor, birkaç yıl önce kurulmuş olan TİP hızla gelişiyordu. Sendikacıların kurduğu, fakat kısa süre sonra Boran, Aybar, Aren gibi akademisyenleri de saflarına katan bu parti sol için bir çekim merkezi haline gelmişti. Tabii bizler de TİP’çi olduk. Ben Avcıoğlu ile de görüşüyor, Yön dergisiyle ilişkimi sürdürüyordum. O sırada tüm radikal sol dayanışma içindeydi ve TİP bu sayede 1965 seçimlerinde parlamentoya 15 milletvekili yolladı.

DİYARBAKIR’DA SEÇİM İZLEMEK..

Garip bir rastlantı olarak ben bu seçimleri Diyarbakır’da yaşadım. Baba memleketine bu ilk seyahatim şöyle gerçekleşti. O sırada fakültemizde doçent olan Nermin Abadan çeşitli illerde seçim anketleri yapmak istiyordu ve buna kaynak da bulmuştu. Diyarbakır için bana ve benim gibi asistan olan Özer Ozankaya’ya teklifte bulundu. Herhalde ortada fazla gönüllü de yoktu. Kabul ettik ve Diyarbakır’a yollandık. Notlar alacak, araştırmaya malzeme toplayacaktık.

Diyarbakır’da seçimler gerçekten çok ilginç geçti; fakat bizim için seçim konuşmalarını anlamak imkânsızdı. Sadece TİP adayı Tarık Ziya Ekinci’nin konuşmasından “kapitalizm”, “emperyalizm”, “demokrasi” vb gibi sözcükler anımsıyorum. Onunla köy propagandalarına da katıldık. Kırsal alanlarda konuşmaların neredeyse tamamı Kürtçe yapılıyordu. Bu, Cumhuriyet rejimlerinin asimilasyon, hatta entegrasyon politikalarının iflasını, ya da sanıldığı gibi sistematik bir biçimde uygulanmadığını gösteriyordu. Yani Kürt dili, tüm yasakçılık iddialarına, inkârcı söylemlere rağmen dipdiri ortada duruyor, yaşıyordu. Biz oradayken Mehmet Ali Aybar da Diyarbakır’a geldi ve her zamanki coşkusuyla –ve tabii Türkçe!- ateşli bir seçim konuşması yaptı. Kendisini dinleyen seçmenler üzerinde nasıl bir etki yaptı? Onu bilemem, o tarz bir anket yapmıyorduk. Diyarbakırlılar da tanımadıklarına, üstelik bir de bunlar takip altında bir parti sempatizanı olurlarsa, çok ketum davranıyorlardı.

Diyarbakır’ı görmek kuşkusuz bana Türkiye’yle ilgili ufkumu genişleten bilgiler sağladı. Daha çok Özer’in gayretleriyle, Nermin Hoca’ya epeyce bilgi ve malzeme topladık ve döndük. İzlenimlerimi arkadaşlara da anlattım. Tabii o günkü fikirlerimle ideal olan, bu seçimlere gözlemci olarak değil, militan olarak katılmaktı; fakat bunu o sırada benden çok daha iyi yapacak bir sürü genç vardı.

DOÇENTLİK TEZİ

Neyse seçimler bitti, fakat tartışmalar bitmedi. Üstelik kısa bir süre sonra, sağ-sol tartışmalarına bir de sol içindeki tartışmalar eklendi. Hem bunları izliyor hem de doçentlik tezim için malzeme hazırlıyordum. Nihayet aktif siyasetin içinde değildim, biraz da anlamsız bulduğum tartışmalara ayıracak fazla vaktim yoktu.

Aslında o yıllarda akademik kariyer hiç olmazsa şeklen bugünkünden daha kolaydı. Yüksek lisans yapmadan doktor; yardımcı doçent olmadan doçent oluyordunuz. Ben de doktoramı yapmış doçentliğe hazırlanıyordum; hatta konumu da seçmiştim. Konum,  Kemalist Devrim’le ilgili olacaktı. Bu konu tüm ilgi alanlarımı kapsayan bir konuydu. Bir kere Türk Devrimi yeni bir anayasa ile temellendirilmişti; bu işin hukuki yönüydü. İkincisi, devrim tarihi bir gelişmenin ürünüydü ve toplumsal dayanakları da vardı; bunlar da tartışılmalıydı. Nihayet bir de “devrim felsefesi” vardı ki onun da açıkça ortaya konması gerekiyordu.

Kuşkusuz bu kadar geniş bir çerçeve o günkü bilgi dağarcığımın hayli fevkindeydi. Fakat Paris’te ufuklarımı açan iki yıl ve Türkiye’de o hızla yaptığım okumalar bana cesaret vermişti. Tabii okudukça konunun güçlüğünü anlıyor ve zaman zaman bu işin altından nasıl kalkacağımı düşünüyordum; konu değiştirmek istediğim anlar bile oldu; fakat bunu yapmadım, zaten yapamazdım. Üç yıl süren bir çalışmadan sonra tezi bitirdim; teslim ettim ve soluğu -çok gecikmeli olarak- askerlik şubesinde aldım.

ASKER OCAĞI

Ben 1967 yazında askerliğe başlamıştım; 68 olaylarını da Mamak Muhabere Komutanlığı’nda karşıladım. Tam da devrim stratejisi tartışmalarının göbeğinde bulunan bir kurumun içinde yaşamak gözlemcilik açısından bir avantajdı. Herkes bilir, ama onu yaşamak başka bir şey: Ordu demek, baştan aşağı hiyerarşi, disiplin ve emir-komuta demektir. Öyle tartışma, bilimsel argümanlar vb sökmez. Burada askerlik hikâyeleri anlatacak değilim. Fakat bölük komutanımızın bize askerliği özetleyen şahane bir dersini anlatmadan geçemem.

Muhabere Okulu’nda Mülkiyeliler

Bir gece tatbikatına çıkmıştık. Komutanın, önce, gözlerin karanlığa alışması, iyi görebilmesi gibi konuları anlatmak için göz hakkında bazı ön bilgiler vermesi lazımmış.  Bölüğe “içinizde doktor var mı?” diye sordu; tabii olmadığını biliyordu; fakat bir veteriner buldu; insan gözü de inek gözünden farksızdır, diye onu çağırdı. Veteriner Fakültesi’nde doktor asistan olan Ferruh da geldi hazırol vaziyetinde yanında durdu. Tabii herkes ondan yararlanacağını sanmıştı. Oysa ona verdiği komut şuydu; “Ferruh, şimdi ben göz hakkında bilgiler vereceğim; sen de her cümlemin sonunda ‘tamamdır komutanım’ diye bağıracaksın!”. Emir alınmıştı; Ferruh, “başüstüne komutanım!” dedi ve komutanın her cümlesinin sonunda, biraz da abartarak, “tamamdır komutanım!” diye bağırmaya başladı. İşte askerlik buydu. Komutan, muhatabı veteriner değil, gözcü profesör de olsa aynı şeyi yapacaktı. Ve ben de bu zihniyetin egemen olduğu bir kuruluşla “demokratik devrim”in nasıl yapılacağını daha somut düşünmeye başlamıştım. Haksızlık yapmayayım; askerler bilime ve ihtisasa çok önem verirler ve bünyelerinde her türlü uzmanlık kuruluşu da vardır; fakat bu kuruluşlardan çıkan her kararın da mutlak doğru olmadığı, tartışılabileceği gerçeği, emir-komuta zinciri içinde kaybolur gider. Kişisel planda da şunu ekleyeyim: Sol fikirlerim ve TİP’e mensup oluşum bilindiği halde askerlikte hiçbir olumsuz davranışla karşılaşmadım; sınıf arkadaşım Mete Tunçay’la Mamak’ta da beraberdik; onun da bu konularda herhangi bir şikâyetini hatırlamıyorum.

EVLİLİK..

Benim askerliğim uzun sürdü; okul, kıta, karargâh derken tam iki yıl askerlik yaptım. Askerde evlendim, askerde doçent oldum, askerde çocuk sahibi oldum.

Eşim Serim’le (ilk soyadı Yurtören’di) 1968 Ekiminde evlendik. O da Siyasal’dandı; ben son sınıftayken birinci sınıftaydı. O tarihlerde Siyasal’da kız öğrenci çok azdı ve benim gibi siyasi (bugünkü uluslararası) bölümde okumuş olan Serim bölümdeki tek kızdı. Bitirdikten sonra da hariciye sınavlarına girmeyerek Fulbright bursuyla gittiği Amerika’da, Mount Holyoke College’de bir yıl ekonomi okumuş, izleyen yılda da Cornell Üniversitesi’nden aldığı bursla sosyolojide yüksek lisansını tamamlamıştı. Serim’in ilgisi  daha çok toplumsal alan araştırmalarına yönelmişti. Tez konusu olarak da Ankara gecekondularında (esas olarak da Ankara’nın ilk gecekondu bölgesi olan  Altındağ’da) doğurganlık ve sosyal davranışları arasındaki ilişkiyi incelemeyi seçmişti. Tabii arada defalarca Ankara’ya gelmiş, anketler yapmış, veriler toplamıştı. Sonunda ortaya çok güzel bir tez çıkmıştı. Kesin dönüş yaptıktan sonra da, Hacettepe Üniversitesi’nde nüfus-bilim öğretim görevlisi oldu. Daha sonra da Hacettepe Üniversitesi’nde savunduğu Türkiye’de aile yapısı konulu doktora tezi bu konuda temel referanslardan biri haline geldi. Yurt çapında alan araştırmalarına dayanan bu tez aynı başlıkla (Türkiye’de Aile Yapısı) yayınlandı.

Babam, eşim ve kızım Elif’le Ankara Gaziosmanşa’daki evimizde

Şüyün: İki yıl aradan sonra askerlik dönüşü Fakülte’de nelerle karşılaştınız?

Tam tarihini hatırlamıyorum, ama o sıralarda Fakülte kürsü organizasyonunda bir değişiklik yapılmış yeni kürsüler kurulmuştu. Bunlardan biri de “Türk Siyasal Hayatı” kürsüsüydü ve bana çok çekici görünmüştü. Aslında evrensel olması gereken bilim tasnifinde böyle bir “bilimdalı”na yer yoktu, ama bunu hiç düşünmeden bu kürsüye geçtim. Bu başlık altında tamamen özgür bir şekilde, toplumbilimlerinin çeşitli dallarıyla ilgilenebilirdim.

Yeni kürsünün başına 27 Mayıs’tan sonra Fakülte’ye dönmüş olan Şerif Mardin geçmişti. Benden başka Deniz Baykal da bu yeni kürsüye katıldı. Şerif Bey’i Mülkiye’de daha birinci sınıfta iken, Prof. Turhan Feyzioğlu ile birlikte yaptıkları bir dersten beri tanıyordum. Herhalde bir üniversitede verdiği ilk dersti ve çok tutuktu. Kullanacağı kelimeleri bulmakta zorlanıyordu. Bu tutukluk belki biraz da tüm öğrenimini yabancı dillerde, yabacı ülkelerde yapmış olmasından kaynaklanıyordu. Fakat aynı tarihlerde Forum Dergisi’ne yazdığı yazılar ufuk açıcıydı. Yakın tarihimize toplum bilim yöntemi ve kavramlarıyla bakan ve Batılı kaynakları da ustalıkla kullanan yazılardı bunlar (…).

(Daha sonra kürsüde de bazı değişiklikler oldu). Prof. Şerif Mardin, Fakülte’yi terk ederek Boğaziçi Üniversitesi’ne gitmiş, İstanbul Hukuk’tan Sina Akşin de tarih doktorasıyla saflarımıza katılmıştı. O sırada kürsümüzün açtığı bir asistanlık sınavı “Türk Siyasal Hayatı”nı akademik yöntemlerle incelemeye duyulan büyük ilgiyi gösteriyordu. Sınava bugün hepsi de ünlü olan beş aday müracaat etti: İlber Ortaylı (Prof.), İlkay Sunar (Prof.), Zafer Üskül (Prof.), Kurtuluş Kayalı (Prof.) ve Okay Gönensin (gazeteci-yazar). Seçim gerçekten zordu. Şerif Bey gittiği için, kürsüye en kıdemli olarak ben başkanlık yapıyordum. Herhangi bir itiraza mahal vermemek için sınavı titizlikle hazırladık. Adaylar beş kişilik bir jüri karşısında hem sözlü hem de yazılı sınavdan geçtiler. Sonra verilen tüm notları toplayıp ortalamaları aldık ve kazananın İlber olduğu anlaşıldı. İlkay Sunar, bu arada Siyasal Düşünceler Tarihi kürsüsünün açtığı sınava da girmiş ve onu kazanmıştı”.

(…) (1960’ların sonlarında) Siyasal dışındaki en büyük uğrak yerim Mülkiyeliler Birliği idi. Biraz daha gerilere dönerek bazı anılarımı anlatayım. Özellikle güzel havalarda orada oturup dostlarla sohbet etmenin tadına doyum olmazdı. Ben 58 çıkışlıydım, fakat nasılsa 54’lü bir gurupla da dost olmuştum. (…) 54’lülerden de en yakın arkadaşım Erdoğan Nirun oldu. Son derece canlı, esprili, yerinde duramayan, bu özellikleriyle de bürokrasiye pek uygun olmayan bir kişiliği vardı. Zaten bildiğim kadarıyla bürokrasiyle de hep kavga etti durdu. Nirun, maliyeci, özel olarak da vergici idi. Özellikle esnafın hiç vergi vermediğini söylüyor, onlara büyük bir öfke duyuyordu. Yıllar sonra maliyede Adnan Başer’in yanı sıra en üst düzeylere çıktığı zaman önemli vergi reformları hazırladı. Bu arada “Kendi iradesiyle kendisini vergilendiren halk, millettir!” gibi çarpıcı formüller bulup bunları vergi dairelerinin girişlerine astıran da oydu. Bugün bu formülleri çok kimse “Atatürk’ün sözleri” diye hatırlar. Nirun da o sıralarda bunları duyuyor, kıs kıs gülüyordu.

54’lü arkadaşlar, bilmem nasıl, bazı 27 Mayıs’çı subaylarla da ahbap olmuşlardı. Galiba bu dostluklar Milli Birlik Komitesi’nin kurduğu reform komisyonlarında çalışırlarken kurulmuştu. Bunlardan Dündar Taşer Mülkiyeliler Birliği’ne de geliyor, sohbetlere katılıyor, bizlerle satranç oynuyordu. Bir keresinde benimle bir satranç oyununa başlarken, partiyi “komünist-faşist maçı” olarak nitelemişti. Koyu bir milliyetçiydi, fakat solcularla birlikte olmaktan memnun gibi bir hali de vardı.

KAMPLAŞMAYA DOĞRU..

Henüz ortada devrimci-ülkücü çatışması diye bir şey yoktu. Ne var ki basında “ülkücü kamplar kuruluyor” diye haberler de çıkmaya başlamıştı. Tam da o günlerde, bir gün yine Dündar Taşer’in de bulunduğu bir masada oturuyordum. Dev-Gençli oldukları anlaşılan birkaç genç Taşer’in yanına geldiler ve ona, aynen, “Dündar ağbi, ne bu haberler?” diye sordular, “bu kamplar, bu eğitim ne için? Kime karşı? Bizlere mi?” Son derece kendilerinden emin, “bize bunlar işlemez!” der gibi halleri vardı. Taşer, “hayır, alâkası yok,” dedi ve henüz ne olduğunu kimsenin de bilmediği “kampları”, sportif etkinlik vb. yuvaları gibi tanıtmaya çalıştı. Fakat besbelli, gençlerden etkilenmişti. Hattâ arkalarından, “bu çocuklar bizden olmalıydı!” diye hayıflandı. Dündar Taşer anlattığım karşılaşmadan iki üç yıl sonra bir trafik kazasında öldü. Her siyasinin ölümünün arkasından olduğu gibi onun arkasından da spekülasyonlar yapıldı. 

Bu anlattıklarımı izleyen on yıl içinde yaşadıklarımızı anımsadıkça, zaman zaman kendime, acaba o kamplar yüzünden kaç kişi öldü diye soruyorum. Üniversite cenahından çok değerli bazı tanıdıklarımızı komando saldırılarında kaybettik, sevgili Server Tanilli de böyle alçakça bir saldırıda aldığı kurşunla ömür boyu tekerlekli iskemleye mahkûm oldu. Kendi hesabıma kurşunlara hedef olmadım, fakat 12 Mart darbesinden sonra giderek yaygınlaşan şiddet ortamında, her akşam eve dönerken, etrafa, “acaba pusuda biri var mı?” diye nasıl ürkerek baktığımı çok iyi hatırlıyorum.

Bunları, daha da gerilere dönerek, 12 Mart darbesinden önceki atmosferi anlatmak için söyledim. Türkiye’de alışılmamış olaylar oluyordu, silahlı saldırılar, banka soygunları, adam kaçırmalar vb. Maalesef sol da silahlanmıştı ve bu bir çeşit intihar oldu. Dünya devrimler tarihinde egemen sınıflar, kürsülerde, fikir platformlarında altedemedikleri devrimci güçleri daima kışkırtarak sokağa dökmüş ve sokakta ezmişlerdir. Çünkü para babaları gönüllü ya da paralı tetikçileri her zaman kolayca bulurlar ve bunlara ödeyecek bol paraları vardır. Marks, 18 Brumaire’inde  bu oyunu açıkça anlatmıştı.

Unutmayalım ki bizde de Mayıs ’68 olaylarını saptıran üniversite işgallerini devrimci öğrenciler değil, Ankara İlahiyat Fakültesi’nde mukaddesatçı öğrenciler başlatmış, bazı MHP’liler de bunlara “gazamız mübarek olsun!” diye destek olmuşlardı.Konu “türban” sorunuydu. Bugün feminist ya da “ileri demokrat” hanımlarımızın da desteklediği, hattâ sonunda kamu kurumlarına da sokulan “türban özgürlüğü” kavgası Türkiye’de böyle başladı. 1968’den önce Türkiye daha az dindar değildi, fakat ülkede böyle bir kavga yoktu; kavgayı “milliyetçi-mukaddesatçı” cephe başlattı. Kürsülerde, fikir platformlarında güçlü olan solun bu oyuna gelmemesi, sokağa dökülmemesi gerekiyordu. Oysa o günlerde buna benzer şeyler söylediğinizde hemen “oportünist”, “pasifist” gibi damgalar yiyordunuz. Böylece kışkırtmalar birbirini izledi ve son aşamada da büyük sabotajlar başladı. Ve anlaşıldı ki iktidar kavgası, parlamento kulislerinden kışla ve karargâhlara kaymıştı.

DEVRİM TARİHİ DERSLERİ

(…) “(1967 yılında) askere giderken doçentlik tezimi tamamlamış ve teslim etmiştim. Adını da, tumturaklı bir şekilde, ‘Türk Devrimi: Tarihi Anlamı ve Felsefi Temeli’ olarak koymuştum. Daha sonra jüride bulunan Prof. Nermin Abadan bana, Prof. Tarik Zafer Tunaya’nın tez hakkında uzun uzun konuştuğunu söyledi. Anladığım kadarıyla Kemalist dönem hakkında kullanmış olduğum serbest ifade Tunaya hocayı biraz rahatsız etmişti. Tez ittifakla kabul edildi.

(…) Aslında yazdıklarımda pek de özgün bir taraf yoktu. Tanzimat’ın hukukta, siyasette, eğitimde vb. yarattığı ‘ikilikler’ çok yazılmış, Dr. Adnan Adıvar da çok daha önce Kemalist pozitivizmi eleştirmişti. Fakat tespitim doğru idi. Yıllarca sonra Samuel Huntington’un ünlü kılacağı ‘uygarlıklar şoku’nu, Türkiye açısından ben ‘kültür ikileşmesi’ olarak daha 1968’de saptamıştım. Fakat ortaya koyduğum eser, referans çerçevesi ve kaynaklar açısından özlenir düzeyde değildi. Yine de sentetik denemem okundu ve olumlu yankılar yaptı. Daha sonra, kitaptaki Osmanlı tarihiyle ilgili açıklamalarım bana hayli yüzeysel göründüğü için onları çıkarıp tek parti dönemiyle ilgili kısmı genişlettim. Yeni okumalarımla Devrim’in sınıfsal analizini de yapmaya çalıştım. Böylece ortaya çıkan yeni kitabı da ‘Türk Devrimi ve Sonrası‘ başlığıyla yayımladım. Bu kitap daha sonra okuttuğum Devrim Tarihi derslerinde temel teşkil ettiği için, adım yıllarca “devrim tarihi hocası” olarak anıldı.

SOLUN YÜKSELİŞİ

(…) Aslında demokrasiyi kurtarmak için yapıldığı söylenen 27 Mayıs hareketi bir yandan da ülkede demokrasinin ne kadar köksüz olduğunu ortaya koymuştu. İşte bir kısım solda “zinde kuvvetler” edebiyatı ve kalkınma davamızda “kestirme yollar” arama tutkusu böyle başladı (…) ve TİP kan kaybetmeye başladı. Bu panik içinde, üzerinde çok da düşünülmeden ortaya atılan “sosyalist devrim” tezi de çorbaya tuz kattı. Üstelik Çekoslovakya olayı ve Sovyetlerin ayaklanmayı tanklarla ezmesi TİP’i de bölmüş, daha da zayıflatmıştı. Mayıs-68 Türkiye’yi bu koşullarda yakaladı. Dev-Genç’in egemen olduğu gençlik hareketleri, Batı Avrupa’da olduğu gibi bizde de tüm gelişmelere damgasını vurmuştu.

12 MART VE “BALYOZ HAREKETİ”..

Ne yazık ki sonunda da olan oldu ve iktidara “zinde kuvvetler” değil de TSK’nın en faşizan kanadı el koydu.

(…) 12 Mart cuntası, terörü yenmek için, devlet terörü kullanıyordu ve bu yöntemi tüm ülkeye yaymıştı. Bu ortamda herkes, örneğin uzaktan bir tanıdığının, bir düşmanının, bir kapı komşusunun ihbarıyla tutuklanabilirim duygusu içinde yaşamaya başladı. Çoğu durumlarda insanlar tutuklanmadan önce kontr-gerillaya götürülüyor, orada her türlü iğrenç muameleye maruz bırakılarak sorguya çekiliyor, daha sonra tutuklanıyordu. Bu bakımdan hapishaneyi boylama çok kimseye bir “kurtuluş” gibi geliyordu. Oysa ülkeye öyle bir devlet terörü egemen kılınmıştı ki, değil hapse girenler, hapisten çıkanlar bile rahat nefes alamıyorlardı. Kızılay’da bir gün romancı Erdal Öz’e rastlamıştım. Hapisten yeni çıkmıştı ve hakkında bir sürü işkence söylentisi vardı. Hemen yanına koştum, geçmiş olsun dedim ve üzüntülerimi ifade ettim. Bana toplumdan izole edildiğini, çoğu tanıdığının korkudan yanına yaklaşmadığını söyledi. Daha sonra “Yaralısın” romanında anlattığı gibi, gerçekten yaralanmıştı.

Mayıs 1971’den Ekim 1973 seçimlerine kadar geçen iki buçuk yıl, hayatımın belki de en kâbuslu yıllarıdır. Ben tutuklanmadım; hapse girmedim; fakat iki buçuk yıl boyunca her an tutuklanma ve kontr-gerillaya gönderilme tehdidi altında yaşadım; bunun da bir çeşit işkence olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. (…) Korkum hapis değildi; kontr-gerillaya götürülmek, insan haysiyetine aykırı muamelelere uğramaktan korkuyordum. Her gün bu konularda iç karartıcı hikâyeler dinliyorduk. Devrim tarihi hocasıydım; kimilerinin yaptığı gibi yazdıklarımı inkâr etmemiştim; Marksist bir analize dayandırdığım kitabı, ders kitabı olarak anlatmaya devam ediyordum. Bu arada Mülkiyeliler Birliği bahçesinde kimi arkadaşlarım da bana “Taner, sen hala dışarıda mısın?” diye takılıyorlardı. Tabii böyle şakalar hiç de hoşuma gitmiyordu; o günlerde ajanların da cirit attığı bu mekânda böyle şakalar her an bir “suç duyurusu” şeklinde algılanabilirdi . Fakat ben de bu arada sıranın neden bana da gelmediği üzerinde düşünüyordum. Başka bir fakültede olsaydım; kuşkusuz ilk günlerde içeri alınanlar arasına girerdim. Fakat bizim fakültede ilk sırada ünlüler vardı ve bizlere sıra gelmemişti; tüm fakülteyi de felce uğratmak istemiyorlardı.

İKİNCİ PARİS DÖNMEMİ: 1974-1977..

12 Mart döneminde bunalmıştım, yurt dışına çıkmak için bir imkân arıyordum. Geçirdiğim on yıl içinde Paris izlenimleri de neredeyse zihnimde yok olmuştu. En kötü taraflarıyla “yerellik” iliklerime kadar sinmişti. Yine Paris’e gitmek, biraz evrensel bir ortamda nefes almak istiyordum. Ben olanakları araştırırken, şans eşim Serim’e güldü.

Şöyle oldu. Ankara’da tanıştığımız arkadaşlardan Nur Vergin bir görüşmemiz sırasında, Serim’e, “UNESCO’da senin profiline çok uyan bir kadro açılmış, müracaatı düşünür müsün?” dedi. Eğitimini Paris’te yapmış, doktorasını da Sorbonne’da savunmuş bir üniversiteli olarak Türkiye’ye yeni dönen Nur tesadüfen bu ilândan haberdar olmuştu. Hemen ilgilendik, başvuru zamanı da bitmek üzereydi. Başvuru, Dışişleri kanalıyla yapılıyor, bu arada MİT’e de soruluyordu. Serim’in Dışişleri Bakanlığı’nda konuştuğu ilk görevli Mülkiye’de bizim dönemden Güneri Arbak olmuş, Güneri kendisiyle çok cesaret kırıcı bir konuşma yapmıştı. Serim’in naklettiğine göre, “boşuna zahmet etme, Serim, demişti, biz böyle müracaatları çok gördük!” Üstelik MİT’ten de, herhalde benim yüzümden, “sakınca yoktur” yanıtı bir türlü gelmiyordu. Sonra gelen yanıtta da – herhalde kasten – bambaşka isimler, bambaşka bir konu vardı. Galiba “hayır” demek yerine birtakım “yanlışlık”larla işi sürüncemede bırakmayı daha uygun görmüşlerdi. Neyse ki daire başkanı, Büyükelçi Semih Günver bunlara aldırmadı ve dosyayı onaylayarak UNESCO’ya yolladı; birkaç ay sonra da kabul edildiğine dair UNESCO’dan haber geldi.

Doğrusu başlangıçta pek de umutlu değildik. İşte böyle, hayat garip, bazen de böyle güzel rastlantılarla dolu. Nur’la tesadüfi bir konuşma, onun sayesinde haberdar olduğumuz bir UNESCO ilânı hayatımızda aklımızdan bile geçmeyen bir dönemin başlamasına neden olmuştu. Paris hazırlıklarına başladık ve Eylül ayında Serim’le Paris’e yollandık. Ev bulma, yerleşme derken bir aya yakın zaman geçti ve sonunda sevgili kızlarımıza da kavuştuk. Onlar da anneanneleriyle beraber geldiler ve yeni hayatımıza başladık. Bu arada Elif’i de eve çok yakın olan bir okula yerleştirdik. İki buçuk yaşında olan Elvan ise evde anneannesiyle kalıyordu.

Paris’te üç yıl kaldık, daha doğrusu ben kaldım. Çünkü üç yıl sonra benim iznim bitti ve ben döndüm. Aslında iznim uzatmalı olarak iki yıl olabiliyordu. Fakat profesörlük için sunacağım kitap için kendimi çok verimli bir çalışma içinde hissediyordum. İstisnai olarak bir yıl daha ücretsiz uzatma istedim. Serim de çok çeşitli ülkelerde üniversitelerle işbirliği halinde UNESCO toplumsal araştırma programları yönetiyordu ve işinden gayet memnundu.

Nisan 1975 Paris Luxemburg Bahçesinde

İzin talebim Fakülte Kurulu’nda tartışma yaratmış, fakat kürsü başkanı durumunda olan Sina Akşin dostumun oluruyla izin çıkmış. Haber bizi çok sevindirmişti.

PARİS DEĞİŞMİŞTİ …

1970’lerde Paris, entelektüel atmosfer açısından on yıl önceki Paris’ten hayli farklıydı. Arada Mayıs 68 yaşanmış, Sartre’lar, Garaudy’ler sahneden uzaklaşmış, ön plana Althusser, Foucault, Lacan gibi yeni “guru”lar çıkmıştı. Ben bu kez ilk gelişimden farklı olarak, Quartier Latin’i ve Hukuk Fakültesi’ni değil, Fransa Ulusal Kitaplığı’nı (Bibliothèque Nationale de France, BNF) karargâh olarak seçmiştim. Paris’in ortalarında, Opera’ya, Borsa’ya, Merkez Bankası’na yakın bir yerde bulunan bu zengin kitaplık tüm tarihçiler için, özellikle de benim için bir cennetti. O sırada genel koleksiyonda on milyondan fazla eser vardı. Okuma salonu 360’dan biraz fazla okuyucu alıyordu. Okuma kartı en azından doktora öğrencilerine verildiği için çok kalabalık da olmuyordu, yer bulamayanlar da biraz bekledikten sonra açılan bir yere yerleşiyorlardı.

Bu üç yıl içinde entelektüel yaşamım âdeta şizoid bir bölünme içinde oldu. Kabaca “Türkiye sorunsalları” ile “Fransa sorunsalları” arasında diyelim. Türkiye’den beraberimde 1970’lerin tartışma konularını da getirmiştim. Oradayken hararetle tartıştığımız “Osmanlı üretim biçimi” üzerinde çalışmak istiyordum, günlük siyaset dedikodularından uzak, çok zengin kaynaklar arasında… Ne var ki çok farklı ve bizleri büyüleyen kültür gelenekleri olan bir ülkede yaşıyordum. Tarihi maddeci araştırma yöntemini de bu ülkede öğrenmiş, bu ülkede benimsemiştim. Şimdi ise bu konularda yeni “okuma”lar, yeni “söylem analizleri” öneren düşünürler (Althusser, Foucault, Lévi- Strauss, Bourdieu vb) ortaya çıkmıştı ve herkes onlardan söz ediyordu. (….)

EPİSTEMOLOJİK KOPUŞ!?

Bu düşünürlerle Osmanlı tarihi çalışmaları arasında ilişki kuramıyordum. Osmanlı çalışmalarım beni bambaşka referanslara götürüyordu. Klasik çağda Osmanlı üretim biçimi üzerinde çalışırken Osmanlı vakanüvislerinden 19. yüzyılda sınıfsal tarih anlayışını kuran François Guizot, Augustin Thierry gibi tarihçilere, oradan Marks ve Engels’e, oradan da Marc Bloch, Fernand Braudel gibi çağdaş tarihçilere uzanıyordum. Bu zeminde insan hep ayaklarının yerde olduğunu hissediyor.

Paris’te üç yıl boyunca bol bol okudum, bol bol malzeme topladım, fakat tasarladığım kitabı kaleme almaya başlamadım. Çünkü kesin dönüş hep aklımızdaydı, Türkiye’de bulamayacağım kaynakları burada ne kadar tararsam o kadar iyi olur diye düşünüyordum. Fransızcaya on altı cilt halinde çevrilmiş olan Hammer tarihini okumam aylar aldı. Bunun dışında çağdaş tarihçilerin incelemelerine de kolayca ulaşabiliyordum. Tabii bunların bir kısmını, belki de birçoğunu Türkiye’de de bulmak mümkündü. Fakat burada bir merkezde toplandıkları için insan zaman kaybetmiyordu. Bir fiş doldurmanız yetiyordu, yirmi otuz dakika sonra kitabı getirip önünüze koyuyorlardı.

1977’DE TÜRKİYE’YE DÖNDÜM..

(…) Neyse, 1977 Eylül’ünde Türkiye’ye tek başıma döndüm, Serim, annesi ve çocuklar orada kaldılar. Yazları geldiğimiz ve gazetelerle de yakından izlediğimiz Türkiye tam bir kaotik ülke görünümündeydi. Her gün bir yerlerde bombalar patlıyor, genç yaşlı insanlar ölüyor, öldürülüyordu. Bu koşullarda hemen dönmemelerini daha uygun gördük. Durum istikrara kavuşunca onlar da döneceklerdi. Fakat kavuşamadı! Aksine güvensizlik ortamı giderek daha da arttı. Ben ve benim gibiler, 12 Mart rejiminde her an sıkıyönetim tarafından tutuklanma tehdidi altında yaşamıştık, şimdi ise sokaklarda vurulma korkusu içindeydik. Zaten birçok meslektaşımız vuruldu. Fakülte’de de hemen her gün olaylar çıkıyor, yönetim Fakülte’yi sık sık kapatıyordu. Sol, her biri kendisine “demokratik kitle örgütü” adını veren bir sürü fraksiyona ayrılmış, kendi arasında da vuruşmaya başlamıştı. Polis teşkilatı bile Pol-Der ve Pol-Bir diye ikiye ayrılmıştı. Üniversitelerde yönetimler de bıkmış, derslerde polisin bulunmasına direnmekten vazgeçmişti. Fakat iktidar üniversiteye hep MHP eğilimli Pol-Bir üyelerini yolluyordu, gerginlikler de buradan doğuyordu.

YA İLİM, YA ZULÜM!..

Manzara şuydu: Şeflik dönemi, savaş ve soğuk savaş yılları, demokrasi derken karşımıza çıkan önce Menderes ağalığı ve sonra da 12 Mart zulmü ülkede sol bir geleneğin yerleşmesine imkân vermemişti. Kısaca “sol”un bilimsel karnesi zayıf kalmıştı. Oysa bilim olmazsa “sol” da olmaz! Aslında sağın bilimsel karnesi daha da zayıftı, fakat yerleşik çıkarların bilime zaten ihtiyacı yoktur. Kaba kuvvet, dinle pekiştirilmiş kaba bir milliyetçilik ve Batı’dan “bilim” adı altında ithal edilmiş birtakım ideolojik formüller bu çıkarları savunmaya yeter. 1956’da bize dekanımızın hatırlattığı gibi, bunu Demirci Efe bile görmüştü: Bir memleket ya ilimle ya da zulümle idare edilir!

Bir üniversite hocasının görevi iki kısımdan oluşur: Öğretmenlik ve araştırıcılık. 1977 Eylül’ü ile 12 Eylül 1980 arasında geçen dönemde bu öğretmenlik görevimi hakkıyla yaptığımı hiç de söyleyemeyeceğim. Herhalde biraz önce anlattıklarımdan  bunun nedeni çıkıyordur. Buna rağmen, zaman zaman, o tarihlerde benden ders almış kimi öğrencilerimle karşılaşıp onların iltifatına mazhar olunca, doğrusu hem biraz şaşırıyorum hem de seviniyorum.

İkinci görevime, araştırıcılığa gelince, bu alanda daha başarılı olduğumu söyleyebilirim. Paris’ten dolu dolu gelmiştim, kitabın çatısı kafamda hazırdı, oturdum, etraftaki gürültü patırtıya aldırmadan tezimi yazdım.

OSMANLI ÜRETİM BİÇİMİ?…

1979 yılında da, bu temel çalışma üzerinden profesörlük müracaatımı yaptım. Tezimde uzunca bir girişten sonra, klasik dönemde Osmanlı toplumunda feodal üretim biçiminin egemen olduğunu savunuyordum. Bizdeki tartışmalara göre çalışmamın özgün yanı şuydu: Bizde bu tartışmalar hep feodalite – Asya tipi üretim biçimi karşıtlığı çerçevesinde yapılmıştı, ben ise analizimi Batı ve Doğu Roma topraklarının Germanik kavimler ve Türkler tarafından fethedilmesi olgusuna dayandırıyor, sonra da aradaki benzerlik ve farkları açıklamaya çalışıyordum. Benzerlik şuradaydı: her iki fetihte de ilk aşamada fetihçilere (“gazilere”) toprağın sadece kullanma hakkı devredilmişti. Oysa Batı’da, takriben 11. yüzyıl başlarından itibaren, bu kullanma hakkı mülkiyet hakkına dönüşmüş (ikinci etap), buna karşılık Osmanlılar timar sistemi çökene kadar bu ilk etabı aşamamıştı. Garip olan, bizim için özgün görünen bu tezin daha 19. yüzyıl başlarından itibaren Batı’nın en yetkili gözlemcileri tarafından saptanmış ve açıkça ifade edilmiş olmasıydı.

Gerçekten de Hammer gibi klasik bir tarihçiden Thierry ve Mignet gibi toplumsal tarihçilere, Hegel gibi bir filozoftan Marks ve Engels gibi tarihi maddeciliğin kurucularına, nihayet Weber ve Braudel’e kadar hepsi bunu yazmışlardı. Hattâ bizim ünlü Cevdet Paşa Tarihi’nde bile Osmanlı sistemi Karolenj İmparatorluğu’na benzetiliyor, dolayısıyla aynı tez tekrarlanmış oluyordu. Bunların hepsini eser ve sayfa numaralarıyla beraber çalışmamda belirtmiştim.

BİLİM JÜRİSİNDE KABUL, SENATO’DA RED!!

Profesörlük için müracaat ettiğim için önce bir jüri kuruldu. Jüri beş kişiden oluşuyordu. Bizden Prof. Mümtaz Soysal ve Bülent Daver’i anımsıyorum. Ankara Dil Tarih’ten de Prof. Şerafettin Turan vardı. İnceleme dosya üzerinden yapılıyordu, yani jüriyle yüz yüze gelmedim. İnceleme yapıldı, raporlar sunuldu ve sonuç belli oldu: Dosyam ittifakla kabul edilmişti. Formalite olarak bir de Senato’dan geçmesi ve kesinleşmesi lâzımdı. Ben de, tatile, sonuçtan emin bir şekilde Paris’e, ailemin yanına gittim. Paris’te biz hasret giderirken bunu unutmuştum bile. Ben daha kimseyi aramadan, o sırada Paris’ten Ankara’ya dönen dostumuz Erden Öney telefon etti. Sesi pek neşeli değildi, ne oldu, ne var? derken, “Taner, üzgünüm” dedi, “keşke benden haber almasaydın, profesörlüğün Senato’da reddedildi!”

Hayretler içindeydim, böyle bir şeyi daha önce hiç duymamıştım. Üzüldüm tabii, fakat şaşkınlığım daha fazlaydı. Büyük çoğunluğu tarih ve toplumbilimleriyle hiç ilgisi olmayan bir kurul, bilim jürisinin ittifakla onayladığı bir dosyayı hangi yetkiyle reddedebilmişti? Neyse, tatilim bitti, Ankara’ya döndüm ve durum anlaşıldı. Senato’da oylama yapılmadan, Dil Tarih profesörlerinden Yaşar Yücel söz alarak bir konuşma yapmış, çalışmamın Marksist tezlere dayandığını, bilimsel olmadığını vb. anlatmış, bunu bir tarih profesöründen duyan – ve Marks adını işitmekten hiç hoşlanmayan – bir sürü senatör de hemen “Hayır!” oyunu basmış! Bizim Fakülteden seçilmiş olan iki senatörün, durumu hissedip itiraz etmeleri fayda etmemiş, hattâ bunlardan sevgili Vahdet Aydın’ın elini masaya vurarak, “siz ne anlarsınız!” demesi, galiba durumu daha da vahimleştirmiş!..

Neyse olan olmuştu, fakat iş orada kalmadı. Çalışmam kitap halinde yayınlanmış olduğu için olay basına da yansıdı, lehimde yazılar çıktı. Dekanımız Cevat Geray bayağı üzgündü, bana, “hukuken Senato’da bir daha oylatmamız mümkün, göreceksin bu sefer sonuç çok farklı olacak!” dedi.  Gerçekten de kısa bir süre sonra, aynı dosyayı, hiçbir şey değişmeden, Senato tekrar oyladı ve bu kez çok büyük bir farkla dosya onaylandı. Prof. Yaşar Yücel bu kez üç beş kişiyle yalnız kalmıştı. İlk oylamada, Senato’da bir muhbir gibi konuşma yapması için onu birileri harekete mi geçirmişti? Bunu anlayamadım, doğrusu merak da etmedim, sadece 12 Eylül’den kısa bir süre sonra, gazetelerde, Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’na getirildiğini okuduğumu anımsıyorum.

  YENİDEN OYLAMA, BU KEZ KABUL!!

Profesörlük dosyam reddedilince, Cevat Geray da harekete geçmiş, ulaşabildiği senatörlere durumun haksızlığını anlatmıştı. Bir kokteylde beni o sırada rektör olan Prof. Tahsin Özgüç ile de tanıştırdı, baktım ki değerli arkeolog da durumdan üzgün, bana, “neden beni aramadınız?” diyor. Besbelli ki olayla yakından ilgilenmiş ve çalışmamı da incelemişti. Her neyse, durum düzeltilmiş, 12 Eylül’ü profesör olarak karşılamamın önünde bir engel kalmamıştı.

12 EYLÜL DARBESİ VE UZAYAN GURBET..

Ben Evren’in ilk konuşmasını dinledikten sonra artık üniversitede bizim gibi sol düşüncede olanlara yer kalmadığını anlamıştım. Bu durumda en iyisi belki de hemen istifa etmek olacaktı. Öyle 12 Mart’ta olduğu gibi aramalar, gözaltına alınanlar, tutuklamalar yoktu; fakat bu kez parlamento feshedilmiş, tüm siyasal partiler kapatılmış, ülkenin kaderi beş generalin eline teslim edilmişti. Aylardan beri, yüzden fazla tur yapıp da bir Cumhurbaşkanı bile seçemeyen milletvekilleri tatile gönderilmiş, liderleri de Hamzakoy’da ‘koruma’ altına alınmıştı! Her an her şey olabilirdi. 12 Eylül’ün 12 Mart’tan çok daha planlı bir hareket olduğunu belliydi. Eşim de, “dikkat et, gidip de gelmemek var!” diyor, istifa etmemi istiyordu. Hayli düşündüm, ben de aynı kanıya vardım ve Fakülte’ye bir istifa mektubu yolladım.

Rahatlamıştım; çok geçmeden de dekan Cevat Geray’dan yanıt geldi. Ne var ki bu yanıt, beklediğim yanıt değildi. Bana yanıldığımı söylüyor, “durum sandığın gibi değil” diyor, “istersen birkaç aylık bir izin iste, durum sakinleşir, sen de dönersin” diye yol gösteriyordu. Acaba Cevat’la farklı konuşmalar dinleyip, farklı bildiriler mi okuduk? diye düşündüm, fakat bu son derece iyi niyetli öneriye de hayır diyemezdim. Oturdum bu defa üç ay izin isteyen bir dilekçe yazdım, saygılarımı sundum, imzayı bastım ve yolladım.

Bu kez yanıt daha geç geldi, fakat yine beklediğim yanıt değildi. Dekanımız bana bir telgrafta, bir cümlede, “şu tarihte işinin başında olmalısın, aksi takdirde müstafi sayılacaksın” diyordu. Benim istifa dilekçem reddedildikten sonra bana gelen yanıt buydu. Anlaşılan Fakülte’de hava gerilmiş, işbirlikçiler hücuma geçmiş, Cevat da bana bu telgrafı yollamak mecburiyetinde kalmıştı. Hemen oturup ikinci bir istifa mektubu yazdım, artık bu kez yanıt da beklemiyordum, sevgili fakültemden belirsiz bir süre için, belki de tamamen kopmuştum.

Fakültemden kopmuştum, ama çalışma şevkim aynen devam ediyordu. Zaten Paris’te de bir çalışma düzenim vardı. Her sabah çocukları okula bırakıyor, sonra işe gider gibi Milli Kütüphane’ye (BNF) gidiyor, akşamları dönüyordum.

1980-1992: PARİS’TE ON İKİ YIL..

UNESCO’da görevli olan eşimin sayesinde, beni bir kurumun programına ve kurallarına bağlayacak bir iş aramak zorunda kalmadım; tamamen özgür bir şekilde bireysel araştırmalar yapmak bana çok daha cazip göründü. Ayrıca kendimi kesinlikle işsiz de saymıyordum; bu süre boyunca üç kitap, çok sayıda makale yazdım; daha sonraki tüm yayınlarım için de bol bol malzeme topladım.

(…) BNF’nin ünlü müdavimleri vardı ve bunlar arasında Michel Foucault da bulunuyordu. Parlayan (kel) kafasıyla uzaktan da dikkati çekerdi; fakat herkesin kendini bir şey zannettiği bir ortamdaydık; kimsenin dönüp ona baktığı yoktu. Düşünce starları pop starlarına benzemiyor. Ölümünden çok kısa bir zaman önce tesadüfen yan yana oturduk. Çok hareketli, enerjik bir hali vardı. Ölüme bu kadar yakın birine hiç benzemiyordu. Galiba aradığı kitabı bulamamışlardı; gidip kütüphanecilerle öfkeli bir şekilde tartıştığını anımsıyorum.

OSMANLI KİMLİĞİ

(…) BNF’de karşılaşıp sohbet ettiğim Türkler arasında Şemseddin Günaltay’ın torunu Salgur Kançal da vardı. Picardie üniversitesinde öğretim görevlisiydi ve Osmanlı Devletine Fransız Emperyalizminin girişi konusunda mükemmel bir eser vermiş olan Prof. Jacques Thobie’yle beraber çalışıyordu. Ünlü ilahiyatçı İsmail Hakkı İzmirli’nin torunu Taylan İzmirli gibi, Günaltay’ın torunuyla da Descartes’ın ülkesinde tanışmış olmayı hoş bir rastlantı olarak anıyorum. İkisinin de İslam tarihi, İslam felsefesi vb gibi konulara bir ilgi duyduklarına tanık olmadım. Ben ise biraz bunlara ters bir eğilim içindeydim. Kuran kurslarından sonra dinden kopmuş bir babanın oğluydum; kendim de o ana kadar dinle derinlemesine ilgilenmemiştim; fakat şimdi, Osmanlı üretim biçimi konusundaki kitabımdan sonra, Osmanlı zihniyetini de incelemek ihtiyacı duymaya başlamıştım.

Beni bu noktaya biraz da 1960 ve 70’lerde yaşadıklarımız ve sonunda varmış olduğumuz “12 Eylül gerçeği” getirmişti. Bu “gerçek” BNF ortamında daha da acı bir şekilde sırıtıyordu. Beş yüz yıl Avrupa’yla iç içe yaşamış; savaşmış, barışmış, ticaret yapmış bir toplum nasıl olmuş da aynı zamanda ondan bu kadar uzak kalabilmişti?  Bunun herhalde İslam’la da bir ilgisi olması lazımdı.

TEOKRATİK GEÇMİŞLE TANIŞMAK VE HESAPLAŞMAK!!

Günaltay bir yazısında “Medeniyete mani olan İslam değildir; bize öğretilen İslamdır” demişti. Sonradan haberdar olduğum bu düşünce, aslında benim o sıradaki arayışımı da özetliyordu. Galiba Atatürk ve yakınları da Günaltay gibi düşünmüşler ve böyle bir öğretimi, faydadan çok zarar getirdiğine inanarak, yasaklamışlardı. “Dinsizlik” suçlamaları da böyle başlamıştı. Oysa aynı yıllarda İslam düşüncesini “yeniden yapılandırma”ya çalışan Muhammed İkbal de tekke ve tarikatların gericilik yuvaları haline geldiklerini yazıyordu. Daha sonra başbakan olan Günaltay ise, anlaşılan alınan sonuçları beğenmemiş olacak ki, farklı bir İslam tedrisatını okul programlarına sokmaya çalıştı. O da irticayı okullara sokmakla suçlandı. Ben ise, aktif siyasetten uzak olarak, hazır milyonlarca kitabın arasına düşmüşken, Osmanlı dünyasında yaşayan, bugün de aynen öğretilmek ve yaşatılmak istenen İslam’ın ne olduğunu anlamak istiyordum. Bunun için her şeyden önce hukuk, ilahiyat, ahlak, tarih-yazıcılığı vb gibi alanlarda üretilmiş İslam klasiklerini okumak gerekiyordu. İşte Osmanlı Kimliği başlıklı kitabımda Osmanlı alimlerinin bu alanlarda ulaşmış oldukları zirve noktaları saptamaya çalıştım.

TARİHİ YANILGI..

Bu zirve noktalar büyük çoğunlukla Arap ve İranlı yazarların eserlerinden oluşuyordu ve bu kültür Bacon, Galile, Descartes gibi isimlerin başlattıkları modern düşünceyle diyalog kurmak, tartışmak ihtiyacı hissetmemişti. Zaten bunu sağlayacak toplumsal güçler de ortada yoktu. Oysa, insanlığın bugün varmış olduğu noktada, bu kültürel mirasın ancak tarihi bir değeri olabilirdi. Tarihi yanılgı, bunları hala canlı tutmaya ve Batı düşüncesine karşı, sanki onunla eşdeğer, hatta ondan üstün bir kültür fonuymuş gibi, manevi bir silah olarak kullanmak şeklinde ortaya çıkıyordu.

Aslında böyle bir girişim günümüzde inandırıcı olmaktan öylesine çıkmıştı ki, bunu yapmaya çalışanlar bile, yazılarına, Batı felsefesinden aldıkları bir takım düşünceleri, yerli yersiz, yama gibi eklemekten kendilerini alamıyorlardı. Yapmak istediğim elbette ki “Batı övgüsü” değildi; aksine, “Batı uygarlığı” kavramını, çelişkilerle dolu bir yapıyı türdeş olarak sunan bir kavram olduğu için doğru bulmuyordum. Doğru kavram “kapitalist sistem” idi ve kapitalizmle de asla gerçek bir uygarlık olamayacağı kanısındaydım. Ne var ki kapitalist sistem kendisiyle kavga eden toplumsal güçleri ve düşünce sistemlerini de kendisi yaratıyordu. İşte uygarlığa götüren yol da bu çelişkiler içinde hakkı yenenlerin, ezilenlerin yanında olmaktan geçiyordu. Ben de kitabımda, bir zamanlar bu felsefenin zirvesinde olan İslam düşüncesinin neden bunu yapamadığını, bugün neden çağdışı kaldığını anlamaya çalışıyordum.  Sonunda egemen sınıf ve zümrelerin kimlik aracı haline gelen ideolojik donanımlarını sergilemekti amacım. Çağdaşlığa gidecek yolu açacak sosyo-ekonomik gelişmeleri de başka kitaplarımda ele aldım.

OSMANLI KİMLİĞİ NASIL BİR İLGİ GÖRDÜ?

Beklediğimden de fazla bir ilgi gördü. Çoksatarlar arasına girdi. Fakat fazla da bir tartışma yaratmadı. Değerli yazar Melih Cevdet Anday hakkında çok olumlu bir yazı yazdı. Kimileri de, şimdilerde moda olduğu gibi, “oryantalist bakış açısı” diyip işin içinden çıktı. Edward Said’in sanşsız eseri hakkındaki düşüncelerimi Toplumsal Tarih’te yayınlanan bir makalemde yazmıştım. Daha sonra bu yazıyı geliştirerek Aykırı Çehreler başlıklı kitabıma da aldım. Tekrar bu konuya dönmek istemiyorum; fakat şu kadarını söylemem lazım: Edward Said, bu kitabıyla İslam dünyasındaki zihni tembelliğe son derece uygun bir reçete, tüm komplo tutkunlarına “bilimsel” bir kılıf sunmuştu. Artık Batı’dan gelen bir çalışmayı okumak, tartışmak zorunda değilsiniz; “oryantalist bakış açısı” der işin içinden çıkarsınız. Çünkü Batı, “oryantalizm” adı altında,  Doğu’ya bakan tüm bakış açılarını birleştiren bir “ontolojik ve epistemolojik düşünce stili” (!) yaratmıştı. İşte bu kadar!

Üstad hükmünü vermişti; bizlere de artık bu “ontolojik ve epistemolojik düşünce stili”nin ne olduğunu anlamaya çalışmak, tartışmak değil, beğenmediğimiz eserlere sövüp saymak kalıyordu.

OSMANLI ÇALIŞMALARI

(…) O sırada sadece klasik dönem Osmanlı zihniyeti konusunda değil, Osmanlı reform çabaları üzerinde de çalışıyordum. Bu arada Türkiye’de de sivil idareye geçilmiş, hava yumuşamış, yayın hayatı canlanmaya başlamıştı. İstanbul’da da Tarih ve Toplum dergisi çıkmaya başlamıştı. Yayın yönetmeni Mete Tunçay’dı, benden de yazı istedi. Memnun oldum ve üzerinde çalıştığım bazı konuları makale haline getirmeye başladım.

Böylece, bir kulağım da Türkiye’de, Tarih ve Toplum dergisine bu konularda yazılar yazmaya başladım. Daha sonra “Osmanlı Çalışmaları” başlığı altında yayımladığım kitap da böyle ortaya çıktı.

19. yüzyılı daha iyi anlamamıza yardımcı olacak bazı olayları ele alıp çeşitli açılardan inceliyordum. Bunlar arasında Yeniçeri kırımı, 1838 ticaret anlaşması, Abdülaziz’in Avrupa seyahati, Namık Kemal ve Magosa sürgünü, Abdülhamit ve dış politika vb gibi konular vardı. Bunları işlerken yerli ve batılı kaynaklar dışında, Fransız Dışişleri arşivlerinden de yararlandım.

ARŞİV FETİŞİZMİ..

Bizde tarihçiler arasında bir “arşiv fetişizmi” var. Arşiv denilince de daha çok Osmanlı arşivleri akla geliyor. Oysa 19. yüzyıl için İngiltere, Fransa, Rusya, Prusya gibi ülkelerin arşivleri aslında çok daha öğretici olmalı. Çünkü 19. yüzyılda Osmanlı Devleti bu yüzyıla damgasını vuran “Doğu Sorunu”nun nesnesi haline gelmişti. Bu sorunda büyük çekişme ve kavgalar da bu saydığım ülkeler arasındaydı. Osmanlı diplomasisinin başarısı bu rekabetin yarattığı manevra marjıyla sınırlıydı. Ben sadece Fransız arşivlerinde çalışma fırsatı buldum; fakat son derece muntazam dosyalar halinde önüme konulan elçilik raporları bu işlerin ne kadar ciddiyetle yapıldığını, ne kadar öğretici olduklarını gösteriyordu. 19. yüzyıl Osmanlı reform hareketlerini, yer yer, bizde egemen olan tarih anlayışından çok farklı yorumladım.

PARİS’TE DOSTLUKLAR..

(…) Paris’e gelen giden çok oluyordu; bunlar arasında Korkut Boratav gibi yakın dostlarım da vardı. Anne ve babası Paris’te bulunduğu için Korkut’un yolu sık sık Paris’e düşüyordu. Fakülte haberlerini daha çok Korkut’tan alıyordum; Saint Michel ve Saint Germain bulvarlarının kesiştiği noktada, Cluny kahvesinde buluşur uzun uzun konuşur, analizler yapardık. O Paris’te olmadığı zamanlarda ara sıra büyük Boratav’ları (Pertev Bey ve  Hayrünisa Hanımı) ziyaret edip,  onlarla da tatlı sohbetler yapıyorduk.

Pertev Bey’den savaş sonrası Türkiye’si, Dil-Tarih olayları, o dönemin aydınları vb hakkında çok şey öğrendim. Galiba Dino’larla da Boratav’larda tanıştık. Daha sonra Abidin Bey ve Güzin Hanım’la bizde ya da onların evinde defalarca buluştuk. Dino’ların evi yazar ve sanatkârların uğrak yeriydi. Bir konuşmamızda o sırada yeni yeni şöhret merdivenlerini tırmanmaya başlayan Orhan Pamuk’un da telefon edip kendilerini ziyaret ettiğini söylemişti. Biz de onların evinde tanınmış Türkolog Louis Bazin ve Fransız yazar Andre Clot gibi ilginç şahsiyetlerle tanıştık. Andre Clot, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Süleyman gibi sultanlar hakkında biyografik eserler yayınlamıştı; bunlar Türkçeye de çevrildiler. O sırada Clot’nun Fatih Sultan biyografisi yeni çıkmıştı; Abidin Bey, benim bir tanıtma yazısı yazmamın fena olmayacağını söyledi; fakat yazarla tarihe farklı pencerelerden bakıyorduk; içimden gelmedi.

Gurbet yıllarında Paris’te tanıştığım önemli şahsiyetlerden biri de Prof. Erdal İnönü oldu. İnönü, 12 Eylül’den önce Unesco yürütme kuruluna seçilmişti ve eşi Sevinç Hanım’la birlikte bir ayakları hep Paris’teydi. Erdal Bey de 12 Eylül’ün kurbanlarından biri olmuş, hatta ODTÜ rektörlüğü sırasında işlediği “suçlar” dolayısıyla kısa bir süre de gözaltına alınmıştı. Güya Deniz Gezmiş’in ODTÜ kampında barınmasına göz yummuştu!.

İnönü’ler her yıl birkaç kez Paris’e geliyor, o kâbus yıllarında özgür nefes alıyor, Paris’in tadını çıkarıyorlardı. Erdal Bey, her zaman güler yüzlü, konuşmaktan çok dinlemeyi seven, fakat katılmadığı şeyler işitince, duygusunu da yine güler yüzle ve espriyle açığa vuran tatlı bir kişilikti. Eşimden ve Sumru Noyan gibi Unesco’da çalışan diplomat arkadaşlardan duyduğuma göre herkese kendisini sevdiren ve saydıran Erdal Bey, daha sonra Unesco Yönetim Kurulu’na başkan seçilmişti. 1983’te SODEP kurucusu ve başkanı olarak seçimlere katılmak istedi, fakat o sıralarda “beşi birlik” lakabını kazanmış olan beş general onu ve diğer birçok kurucuyu veto ettiler. Böylece SODEP de seçimlere giremedi. 12 Eylül darbesi, ülkeyi bölücülükten kurtarmak iddiasıyla yapılmıştı; fakat, Cunta, koyu cehaleti ve dar kafalılığı yüzünden en büyük bölücülüğü kendisi yapıyordu ve bunun da farkında değildi. Sevinç Hanım, hatırladığıma göre eşinin aktif politikaya katılmasına pek sıcak bakmamıştı. Fakat onu canla başla destekliyordu; Erdal Bey’i kaybettikten sonraki ziyaretimizde ve Erdal Bey’i anma toplantılarında onu daha da bilenmiş olarak gördüm.

Onlarla beraber Zülfü Livaneli’yi de anmak isterim. Paris’te o ve eşi Ülker de tanıştığımız ve görüştüğümüz dostlar arasındaydı. Erdal İnönü’lerle de bizim evde tanıştılar. Livaneli’yi anlatmaya gerek yok; herkesin tanıdığı, sevdiği çok yönlü bir sanatkâr. Fakat o da Paris’te yalnızlıktan şikâyet ediyordu; Almanya’da burada olduğundan çok daha fazla dost edindiğini söylediğini hatırlıyorum. Paris’te Maria Farantouri ile birlikte nefis bir konser verdiler. Konserden sonra Chatelet Meydanı’nda, konser salonuna bitişik kahvede buluştuk; onlar ve Fişek’lerle (Sinan ve Gülsen Fişek) kadehleri kaldırdık ve geceyi tatlı sohbetlerle bitirdik.

SERTEL’LER..

(Yine Fransa’da geçirdiğim) 1974-77 yılları arasında da Paris’te Zekeriya Sertel Bey’le defalarca görüşmüştük. O sırada bu ünlü gazeteci kabuğuna çekilmiş, adeta unutulmuştu. Bakü’den çok olumsuz fikirlerle ayrılmışlardı; bu arada Nazım Hikmet’i de şiddetle eleştiriyordu. Sonunda pasaport alıp Türkiye’ye gidebildi ve orada basın dünyasının duayeni olarak krallar gibi karşılandı. Dönüşünde görüştüğümüzde onu son derece memnun ve mağrur bir havada buldum. Fakat arkadan, yersiz ve zamansız bir şekilde, Nazım Hikmet hakkındaki düş kırıklığını anlatan bir kitap yayınlayınca kendisi de büyük bir düş kırıklığı yarattı ve ağır eleştirilerin hedefi oldu. 1980’de öldüğü zaman ben Paris’te değildim; herhalde yine eski yalnızlığına dönmüştü. 1980’lerde ise kızı Yıldız Sertel’le sık sık görüştük. Yıldız Hanım büyük bir entelektüel değildi, ama, çok girgin bir karaktere sahipti. Banliyödeki mütevazi dairesine önemli entelektüelleri davet ediyor; onları çerez kabilinden yemeklerle ağırlıyordu.

Bu davetlerden birinde  o sırada Paris’te bulunan İmmanuel Wallerstein ile hep beraber oldukları Samir Amin ve Andre Gunter Frank’la karşılaştık. Gecenin çok parlak geçtiğini söyleyemeyeceğim. Frank’ın dişi ağrıyordu; bütün gece somurttu; Wallerstein’ın ise eşi galiba rahatsızdı, daha çok onunla meşgul oldu. Bu arada Sertel’in ona “eserleriniz kolay anlaşılmıyor, biraz daha anlaşılır bir şekilde yazsanız daha iyi olmaz mı?” diye sorması da herhalde hoşuna gitmemişti. En cana yakınları Samir Amin’di.

Başka bir Sertel davetinde ise Maxime Rodinson’la tanıştık. Rodinson tatlı sohbetli, çelebi bir bilgeydi; ama, bu tatlı sohbet arasında kendi kadar ünlü bazı meslektaşlarını da yerin dibine batırmaktan geri kalmıyordu. Bir kitabının kendisinden habersiz Türkçe’ye çevrildiğini duyduğunu söylüyor; şikayet ediyordu; telif pek umurunda değildi; kitabı görmek istiyordu. Ben de Türkiye’ye ilk gidişimde çeviriyi bulup kendisine yollayacağımı söyledim ve dediğimi de yaptım. Hararetli bir teşekkür notu yolladı; çok memnundu; “üstelik, diyordu, çok sevdiğim bir makaleyi de eklemişler”.

PARİS’TE MÜLKİYELİ DOSTLAR..

Elçilikte, Konsoloslukta, OECD’de de bir sürü Mülkiyeli tanıdıkla da karşılaşıyor, onlarla da görüşüyorduk. Bunlardan o sırada OECD’de görevli olan Çetin-Gülden Hacaloğlu’ların Mirabeau köprüsüne bakan güzel evlerinde geçirdiğimiz bir geceyi sık sık hatırlıyorum. O sırada Paris’ten geçen Uğur Mumcu da davetliler arasındaydı. İtalya’ya gidiyordu; bir TV programına davet edilmişti. Ankara Hukuk’ta asistanlık yıllarından beri tanıdığım sevgili Uğur ile bu son görüşmemiz oldu. Uğur’la ilgili bir sürü anım var, fakat adı geçince, hep aklıma birlikte katıldığımız bir panel geliyor. Müthiş bir hatipti; öfke duyduğu politikacıyı yerin dibine sokacak üslubu ve sözcükleri hemen buluyordu. “Sakıncalı Piyade” oldu; fakat kin ve nefret adamı olmadı; yaşasaydı bugünkü haksızlıkları kınayanların en ön saflarında yer alırdı; muhtemelen de Silivri’de olurdu.

Aynı tarihlerde Mülkiye’den dostlarımdan Artun Ünsal da Hürriyet gazetesinin muhabiri olarak Paris’te bulunuyordu. Artun Paris’te hukuk okumuş, sonra da Duverger’nin danışmanlığında bir doktora tezi savunmuştu. O sırada doçentti ve Hürriyet’e –haklı olarak- çok iddialı gelmişti. 1986 yılındaydık ve o yıl Fransa’da Meclis seçimleri vardı. Artun bunları izledi; ayrıca, siyaset bilimci sıfatımla bana da bir söyleşi önerdi. Söyleşiyi yaptık; konuşulanları tekrar okuduk, düzeltmeler yapıldı, çekilen resimler eklendi ve söyleşi postalandı. Sonuç tahmin ettiğim gibi oldu; Hürriyet söyleşiyi kuşa çevirmiş, bir iki satır içinde vermişti. Güzel fotoğraflarımız da herhalde çöpe atılmıştı. Böylece Amiral Gemisi’nde raconumuzun ne olduğu da anlaşılmıştı. Ama üstümüze alınmadık, “Fransız seçimlerinden Türklere ne!” dedik ve geçtik.

Aslında bu bir şey değil, gazete bu arada Artun’un René Dumézil gibi, dünya çapında ünlü, Türkiye’de de mukayeseli dinler kürsüsünü kurmuş olan bir alimle yaptığı söyleşiye de yer vermemişti. Buna karşılık, Paris’e tanınmış bir artist (mesela Ahu Tuğba) gelince, kendisine İstanbul’dan hemen telefon ediliyor, kaldığı otel bildiriliyor, derhal bir söyleşi ayarlaması rica ediliyordu. Artun bunlardan şikâyetçiydi; tabii bu arada severek bir çok haber, anket ve söyleşiler de yapıyordu. Bunlardan en zevklisi herhalde Ankara’dan gelen şu rica olmuştu: Artun Paris’in en tanınmış lokantalarında kendisine bir ziyafet çekecek ve bu arada personelle de konuşarak bu lokantaları Türkiye’de tanıtacaktı. Artun’da gastronomi merakı böyle başlamadı, ama, herhalde bu da müstakbel çalışmalarında rol oynamıştır..

Sosyal ilişkilerimizden şu anda aklıma gelenler bunlar. Bu arada zaman zaman  Quartier Latin’de Fransa’ya sığınmış olan devrimci gençlerle de karşılaşıyordum. Şu anımı da anlatayım: Bir gün bir gurupla Notre Dame Kilisesi’ne bakan bir kahvede sohbet ediyorduk. Bir ara, masadakilerden Fakülte’de hep kavga sahnelerinden hatırladığım bir devrimci genç, eliyle Notra Dame Kilisesi’ni işaret ederek, “Hocam, hocam; dedi, bazen düşünüyorum da şu Kenan Evren’den Allah razı olsun diyorum; o olmasaydı biz bunları nereden görecektik?”. Tabii gülüştük. Bu genç ayağını biraz çabuk tutmasaydı, kim bilir nerede olurdu? O da ayrı!

TİP tecrübesinden sonra kendimi toplum araştırmalarına vermiştim; böyle daha yararlı olacağımı düşünüyordum.  Bu arada devrimci dostlarla ya da genç öğrencilerle karşılaşınca onlarla sohbet etmekten de büyük bir haz duyuyordum. Ara sıra bunların toplantısına çağrılınca gidip konuşmalar da yapıyordum. Yani kabuğuna çekilmiş bir insan da değildim. Sadece şu ya da bu fraksiyonun (ya da “demokratik kitle örgütü”nün) adamı olmadım.

OSMANLI-TÜRK ROMANI ve TARİHÇİ..

(…) Şüyün: Sonra galiba Roman tarihimiz üzerine eğilmiştiniz?

Evet; fakat bir edebiyat tarihçiliği yapmaktan çok, yakın tarihte romancılarımızın topluma hangi gözlüklerle baktıklarını, hangi değer yargılarıyla eğildiklerini anlamaya çalışmıştım. Kitabım 1991 yılında yayınlanmıştı, fakat bu konudaki okumalarıma daha 1985’te başlamıştım. Gündüzleri kütüphanede çalışıyor, bu arada Osmanlı, Fransız ve Rus roman tarihi üzerinde okumalar yapıyor, diğer boş zamanlarda da bizim romanları okuyordum.

Romanlar, tarih ve felsefe kitaplarından çok daha kolay okunuyorlar. Burada bir şeyin altını çizmek istiyorum: ben tarihle ilgili bütün çalışmalarımı başka ülkelerin tecrübelerini de göz önünde bulundurarak, evrensel kazanımlar bağlamında yapmaya çalıştım. Bu yapılmadan, “biz bize benzeriz!” esprisi içinde Osmanlı-Türk tarihinin anlaşılamayacağı açıktır. Böyle bir yaklaşım, özellikle, en büyük dönüşümlerin yaşandığı 19. yüzyıl tarihi için gereklidir. “Doğu Sorunu” ya da o günkü dille “Şark Meselesi” denilen diplomatik manevralar yumağını anlamadan “Osmanlı Islahatçılığı”nı da anlamak mümkün değildir. İşte tam da bu yapılmadığı için bugünkü “Yeni-Osmanlıcı” garabetlere düşülmüştür. Bu yüzden ben de bu araştırmamda roman tarihimizde egemen olan tematikleri bulmaya çalışırken, evrensel referans noktaları arıyor, değerlendirmelerimi bu bağlamda yapmaya çalışıyordum. İlk roman denemelerini, romancılardaki Doğu-Batı sentezi arayışlarını, Kurtuluş Savaşımızı, Cumhuriyet ve çok partiye geçiş yıllarını vb hep kendi sosyo-politik bağlamına oturtma, onu da uluslararası kapitalizmin ördüğü ağ ilişkileri içinde değerlendirme çabası içindeydim.

Başlangıçta böyle bir konu seçmiş olmam kuşku uyandırdı. Dino’ları bir ziyaretimde, Güzin Hanım, bana öyle birdenbire roman tarihi üzerinde kitap yazmaya kalkmanın pek de kolay olmadığını söyledi. Abidin Bey bazı eserler, bu arada Erich Auerbach’ın Mimesis’ini önerdi. Buldum; okudum; gerçekten de ufuk açıcı bir eserdi. Bu arada, İstanbul’a gelişlerimde görüştüğüm Fethi Naci’ye de çalışmamdan bahsettim. Hatta kendisine sahibi olduğu Gerçek Yayınları arasında basıp basamayacağını da sordum. Yeni konuma biraz şaşırdı, fakat çok ilgilendi; biter bitmez yolla, bir görelim dedi. Yıllar önce “Yüz Soruda..” serisine benden istediği kitabı yetiştirememiş, mahcup olmuştum. Bu bir telafi de olabilirdi.

Oysa işler umduğum gibi gitmedi. Fethi Naci el yazmalarını okudu; bana mektubunda “kusura bakma; basamam” diyordu. Neden olarak da “özensiz” yazmışsın, diyip bazı örnekler veriyordu. Aslında verdiği örnekler, basit bir redaksiyonla giderilecek cinstendi; bana pek ikna edici görünmedi, ama üstünde durmadım; “peki öyleyse” dedim ve başka bir yayıncı aramaya başladım.

Kitap çok geçmeden AFA yayınları arasında çıktı ve çok iyi yankılar uyandırdı. Hakkında gazete ve dergilerde bir sürü olumlu yazı çıktı; fakat bu basın başarısı, piyasa başarısına dönüşmedi ve 1991’de çıkan kitap bugüne kadar ancak ikinci baskıyı (son oalarak da 3. baskıyı) yapabildi. Yine de amacıma ulaşmıştım; düşüncesine önem verdiğim yazarlar –ve bu arada bir sürü öğrencim- hakkında güzel şeyler söylediler. Çalışmam boşuna olmamıştı.

Gerçekten de 1990 yılı çok hareketli geçmiş, Berlin Duvarı çökmüş, Sovyetler Birliği dağılmaya başlamıştı. Aynı yılın Ağustos’unda Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi Ortadoğu zelzelesini başlatan ilk zorbalık hareketi olmuştu. Bu gelişmeleri de izliyor, Türkiye’deki dergilere yazılar yolluyordum. Bu arada bölge devletlerinin tarihi ile ilgili eserler okudum; notlar aldım. Türkiye’ye dönüş hazırlıkları içinde değildim; dönüşüm biraz ani oldu.

ANKARA’YA DÖNÜŞ..

Üniversiteden 1402 sayılı kanuna dayanılarak çıkarılmış arkadaşlar dava açmış, kazanmış ve birkaç yıl önce Fakülte’ye dönmüşlerdi. Ben ise istifa ettiğimden bu şekilde geri dönemiyordum. Araştırmalar yapıyordum, ailemle beraberdim, eş dost da eksik değildi, fakat çoktandır derslerden, öğrencilerden uzak, statüsüz bir hayat da bana zor gelmeye başlamıştı.

1991 yaz tatilini Çeşme’de geçirirken Ankara Hukuk’tan  Prof. Lale Sirmen dostumuz bana “sen de istersen artık Fakülte’ne dönebilirsin” dedi. Tabii şaşırdım ve “nasıl oluyormuş bu iş?” diye sordum. Meğerse yakınlarda bir kanun çıkmış ve söylentilere göre bu kanun milletvekili olup da son seçimleri kazanamayan ANAP’lı akademisyenlerin fakültelerine dönmelerini mümkün kılmak için çıkarılmış.. Böylece, ANAP’lıların arasına karışıp biz de üniversiteye dönebilirmişiz? Doğru ya da yanlış, beni ilgilendiren kanunun çıkmış olması idi; maddeler açıktı ve ben de Siyasal’a dönebilirdim. Eşimle de konuştum; pek memnun olmadı, ama, hayır da demedi. Çocuklar büyümüş, üniversiteli olmuşlardı. Büyük kızım Siyaset Bilimi (Paris Sciences Po’da), küçük de Sorbonne’da hukuk okuyorlardı. Lise eğitimini de iyi İngilizce öğretilen özel bir lisede (Ecole Active Bilingue) almışlardı; düz liselerde öğretilen İngilizce, bizim okullardakinden farksızdı. Neyse, oturup Fakülte’ye ya da rektörlüğe bir dilekçe yolladım.

O sırada Ankara Üniversitesi rektörü bizim Fakülte’den Necdet Serin idi. Fakülte’den bizden bir yıl önce mezun olmuştu; dostluğumuz vardı, fakat 12 Eylül fırtınası aramıza tabii ki bir soğukluk getirmişti. Bu gibi başvurularda enformel olarak bir inceleme yapılıyormuş. Bu yüzden ben de herhalde epeyce beklerim, belki de çok uzatırlar diye düşünüyordum. Yanılmışım. Yanıt çok çabuk geldi. Rektörlükten gelen Necdet Serin imzalı yanıtta, YÖK Kanununa geçici iki madde eklenmesi hakkındaki 3676 sayılı kanun gereğince Siyasal Bilgiler Fakültesi “Siyaset ve Sosyal Bilimler Anabilim dalı profesörlüğüne atanmış olduğum” bildiriliyor ve 15 gün içinde görevime başlamam isteniyordu. Mektup 3 Temmuz 1992 tarihini taşıyordu ve o sırada Siyasal’da herhalde in cin top atıyordu. Fakülte’yle haberleştim ve Eylül’de dönmemde bir sakınca olmadığını onlar da kabul ettiler. Ve Eylül’de döndüm.

YENİ BİR SAYFA..

1990’LARDA mÜLKİYE kADROSU..

Hayatımda yeni bir sayfa açılmıştı. Bu sayfa da 2002 yılında emekliliğimi alana kadar sürdü. Bu on yıllık hayatım da, ana hatlarıyla, Küçük Esat’ta yerleştiğim küçük çatı katı, Siyasal ve Mülkiyeliler Birliği arasında geçti.

1990’larda dostlarla buluşma: KORKUT BORATAV, BEN, CEM EROĞUL VE ÖMÜR SEZGİN..

(…) Paris’te BNF’de hep yalnız çalışan bir insandım, elbette tanıdıklarım, arada bir kahve içip sohbet ettiğim kimseler vardı. (…) Siyasal’da ise tam tersine, bir sürü eski ve yeni dostla hep bir aradaydık. Burada, aksine, laklakıyattan kısıp çalışmaya yoğunlaşmak zor oluyordu. Zorunlu tez vb. gibi çalışmalar dışında, kimsenin üzerinde bir yayın baskısı yoktu. Amerikalıların “publish or perish” yarışından çok uzaktık. Fakat evde yalnızdım, pek de çıkmadığım için akşamları iyi çalışıyordum. Üstelik daha önce toplamış olduğum bilgiler, çıkardığım fişler benim için dürtü unsurlarıydı. İşte böyle, hayatım aşağı yukarı evle Fakülte arasında geçiyordu. Ankara büyümüş ve çevreye yayılmıştı, ama bunları merak ettiğim de pek yoktu.

Arada Fakülte’den dostlarla Körfez Lokantası’nda buluşup her şeyin konuşulduğu, her şeyin alay konusu olduğu tatlı geceler geçiriyorduk. Daha çok Akşin’ler (Sina ve Tülin), Yenişehirlioğlu çifti (Şahin ve Filiz), Ömür Sezgin, Atila Çangır gibi dostlarla buluştuğumuz böyle geceler, sonunda da, Sina’ların çok yakındaki evlerinde içtiğimiz Metaksas konyaklarıyla noktalanıyordu.

(…) Benim açımdan, bir sürü dostun arasında, ortama yeniden intibak diye bir sorun yoktu; ama on iki yıl çok farklı bir yaşamın kazandırdığı alışkanlıkları da insan hemen üzerinden atamıyor. Bana ara sıra bu konuda laf tokuşturanlar da yok değildi. Öğretim üyeleri arasında 12 Eylül kalıntısı bir soğukluk vardı; fakat yine de sohbet (çançan) odamızda bir araya gelebiliyorduk. Genç meslektaşlarımızın bu durumdan pek hoşlanmadıklarını hayli sonraları, bazı sitemkâr sözlerle karşılaşınca fark ettim. Oysa orada, öğle yemeklerinden sonra, kahve içip, gruplar halinde üç beş laf edip, bu arada satranç oynayıp odalarımıza gidiyorduk.

Gençler her zaman daha idealist ve heyecanlı oluyorlar. Öğretim kadrosuna aşinaydım; tabii bir sürü genç yetenek ile bu kadro büyümüş, zenginleşmişti; fakat onlarla da diyalog kurmak kolaydı. Asıl merak ettiğim öğrenci kesimi idi; kendi kendime,bunca yaşanan şeyden sonra, hangi düzeyde bir öğrenci kuşağıyla karşılaşacağımı soruyordum. Hemen söyleyeyim: Bu konuda çok güzel sürprizle karşılaştım.

PARLAK ÖĞRENCİ DÜZEYİ..

Programda bana ayrılan dersler birinci sınıflara verdiğim Devrim Tarihi (resmi adı “Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi” idi; “devrim” sözcüğü sözlüklerden çıkarılmak istenmişti) ve üçüncü sınıflara verdiğim Türk Siyasal Hayatı idi. Fakülte’de altı bölüm vardı; ben bunlardan üçüne (Kamu Yönetimi, Maliye, İşletme) bir arada ders yapıyordum. En parlak öğrencilerin Kamu Yönetimi’nde olması doğrusu beni biraz şaşırttı. Zaten orada okuyanların giriş puanları da daha yüksekmiş. Mesleki perspektifi dar görünen, daha çok kaymakamlığa hazırlayan bu bölümdeki öğrencilerdeki öğrenme hırsı beni hem şaşırttı hem de sevindirdi.

Ankara’ya döndüğümde ilk işlerimden biri, otuz yıl önce yayınlanmış Devrim Tarihi kitabımı yeniden ele almak ve bu arada yayınlanmış eserlerden de yararlanarak genişletmek olmuştu. Üçüncü sınıflara ise 19. yüzyıl Osmanlı reform hareketlerini anlatıyordum; onu da kronolojik akış içinde değil, daha önce ayrıntılı şekilde incelemiş olduğum belirleyici olaylar çerçevesinde ele alıyordum. Derslerimde o dönemle ilgili tüm yayınlarımı kullanıyordum. Öğrenciler olaylara geleneksel öğretiden çok farklı bir şekilde yaklaştığımı hemen anlıyor ve çoğunluğu ilgiyle dinliyordu. Sınavlarda verdikleri kağıtlar da çoğu kez ezbere nakledilen bilgilerden çok özümlenmiş düşünceler içeriyordu.

Mülkiyeliler Birliği ise hem dostlarla buluşup sohbet ettiğimiz, hem de Mülkiye Dergisi yazı kurulunun toplantılarının yapıldığı mekândı. Birlik başkanı, çok yakınlarda kaybettiğimiz dostumuz Alpaslan Işıklı idi; dergiyi daha düzeyli bir hale getirmeye çalışıp duruyordu.

2009 yılında Başkan Ali Çolak’ın elinden Mülkiye Büyük Ödülü’nü almak benim için büyük bir onur kaynağı oldu.

SİYASAL HAYAT..

1990’lar, içerde ve dışarıda, Türkiye’yi ilerde (yani bugünlerde) çok sarsacak olayların yaşandığı yıllardı. Ben dönmeden bir yıl önce yapılan seçimlerde Demirel’in DYP’si ANAP’ı geride bırakmış, koalisyonlar dönemine girilmişti. Demirel, 1987 Halk oylamasında kıl payı farkla siyaset yasaklarının  kalkmasıyla, perde arkasından yürüttüğü siyasete doğrudan dönmüş ve yine ilk plana geçmişti. İki yıl sonra da, Özal’ın ölümü üzerine Cumhurbaşkanı seçildi.

1991 seçimlerinde oylar % 27 (DYP) ile % 10 (DSP) arasında beş partiye dağılmıştı. Arada da sırasıyla Anavatan, Sosyal Demokrat Halkçı Parti ve Refah Partisi yer almışlardı. 1995 seçimlerinde Refah Partisi % 21,4 oyla ilk sıraya yükselince siyasal durum daha da belirsiz ve gergin bir hale dönüştü. 1991 ve 95 seçimleri sonuçları, 2002’de AKP’nin % 34,3 oyla ve baraj  trampleniyle tek başına iktidara gelişine kadar koalisyon hükümetlerine yol açtı. Bugün AKP efsanesinin başlangıcı sayılan 2002 seçimlerinde, oyların % 46, 3’ü baraj sistemi yüzünden parlamentoda temsil olanağı bulamadı. Eğer yine bu seçimlerde örneğin DYP % 9,5 yerine % 10 alıp da Meclis’e girebilseydi, ülkenin bugünkü siyasal tablosu da çok farklı olabilirdi. Şimdi sanki her derde deva olacakmış gibi yürütülen Anayasa tartışmalarını düşünerek söylüyorum bunları. Günümüzün “ileri demokrat”ları nedense seçim ve siyasi partiler yasaları üzerinde Anayasa kadar durmuyor.

Birden bugünlere atladım, ama, aslında 1990’lardan söz ediyorum. Koalisyonların da elbette başka türlü ve daha hafif olmayan sakıncaları vardı. Her parti iktidarı bir ucundan tutuyor, bütünlüğün sorumluluğunu üzerine almaktan kaçınıyordu. Büyük patronları en çok rahatsız eden de bu koşullarda istikrarlı bir iktisat politikası uygulanamaması idi. Sakıp Sabancı’nın bu yüzden gazetecilere, defalarca, “tek parti iktidarı olsun da, bu isterse komünist parti olsun” diye yakındığını anımsıyorum. İşte on yıldır tek parti iktidarı var; bu kez de milyonlar bu iktidara karşı ayaklandı. Gezi olayları dolayısıyla İçişleri Bakanı 2,5 milyon rakamını verdi. Gerçek herhalde bunun hayli üstünde.

BUGÜNLERİ ÖNGÖREBİLMEK?

Bugünleri (2013) değil ama mevcut partilerin eridiğini, yeni bir partinin bayağı şanslı olacağını hissetmek mümkündü. Kürt sorunu, Jitem söylentileri, sağda solda bulunan cesetler, Susurluk skandalı, bunların hepsi önemli işaretlerdi.

Ortada çürüme işaretleri vardı; 2001 iktisadi krizi hepsinin üzerine tuz biber ekti. Bunun sonunda yeni parti de kuruldu. Özal’ın döneminde kültür bakanı olmuş Namık Kemal Zeybek’e göre bu kuruluşta ABD’nin aktif desteği de olmuştu. Anlaşılan Amerikalılar ülkedeki gidişatı iyi koklamışlar. Zeybek, katıldığı bir televizyon programında, AKP’yi kurma hazırlıkları yapılırken, ABD Elçiliğinden bir heyetin, eğitim konusunda fikir alışverişi bahanesiyle kendisini Mütevelli Heyeti Başkanı olduğu Üniversite’de ziyaret ettiğini söyledi. Heyet mensupları yeni bir partinin kurulacağından söz etmişler; kendisinin de bu girişime katılmasının çok iyi olacağını söylemişler. Zeybek’e göre bu parti AKP idi. AKP’liler bu iddiaya yanıt verme gereği görmediler. Bizde siyasette diyalog yok, sağırlar diyalogu var. Kimse –özellikle de iktidar- hoşuna gitmeyen şeylere yanıt vermek ihtiyacını hissetmiyor.

Sadun Aren Hocamız ve Kenan Somer’le Manifesto’nun 150. yıldönümü toplantısı

YORUMCULUK..

1992-96 yılları arasında hem Ortadoğu’daki gelişmeler, hem de Susurluk kazasında sembolik ifadesini bulan iç politika hakkında uzun makaleler yazdım. Bunlar Mülkiye Dergisi’nde ve o sıralarda çıkan Marksizm ve Gelecek dergisinde yayınlandılar. Bu son dergide bir de Türkiye’yi uzun yıllardan beri hop oturtup hop kaldıran Ermeni sorunu hakkında bir incelemem yayınlandı. Sonra da bu makaleleri bir araya getirdim ve yüz sayfayı bulan bir de giriş ekleyerek yayınladım. Bu girişte “küreselleşme” adı altında toplanan gelişmeleri; bu gelişmelerle “post-modern” tartışmalar –ya da gevezelikler- arasındaki paralelliği ve bu bağlamda gerek kalkınmış gerekse kalkınmakta olan ülkelerde ortaya çıkan demokrasi sorunlarını tartışıyordum. Kitapta Sovyetlerin çöküşü, İran ve Cezayir tecrübeleri, Kürt Sorunu ve ilk Körfez Savaşı hakkındaki yazılarım yer alıyordu. Bu kitap 1996’da yayınlandı. Olumlu tepkiler aldım. Özellikle değerli dostum Korkut Boratav’ın övücü –herhalde hak ettiğinden fazla övücü-  yazısı, kitabın daha geniş bir çevrenin ilgisini çekmesinde rol oynadı. İkinci baskıda, bu kitapta biraz da yama gibi duran Ermeni sorunuyla ilgili makaleyi çıkardım ve yayıncım Refik Tabakçı, küçük bir kitap boyutlarında olan bu makaleyi de, diğerleri gibi, İmge Yayınları arasında yayınladı.

TÜRKLER VE ERMENİLER..

Bu kitap makale şeklinde ilk kez 1995’te yayınlandı. O tarihte 1915 olayları hakkında resmi tezlerin dışında bir şey söylemek son derece zordu. Ben de “bu bir soykırımdır” demedim, zaten böyle düşünmüyordum, ama, resmi tezlerin çok dışında şeyler söyledim. Basında herhangi bir hücuma da uğramadım.

Ben Asala cinayetleri sırasında Paris’teydim ve 1981’de Konsolosluk binamıza saldırıda yaralanan Başkonsolos Kaya İnal sevdiğim bir arkadaşımdı. Onun dışında kurşunlara hedef olan birçok diplomatı da gıyaben tanıyordum. Tanıyım ya da tanımayım, her yaralama ve öldürme olayı beni derinden yaralıyordu. Fakat olaylara basının ve devlet adamlarımızın tepkisi çok yanlıştı ve olayları anlamaya çalışan Batı kamuoyunu karşı tarafa itmekten başka bir şeye yaramıyordu. Bizimkilerin ağzından “Katil Ermeniler! Alçak Ermeniler! Asıl onlar bizi öldürdüler”den başka bir şey çıkmıyordu. Asala katilleriyle Ermeni halkı arasında ayrım yapmayan bu ırkçı beyanlar gazetelere manşet oluyordu. Bu tepkiyi de Batılı gazetelerin Türkiye muhabirleri görüyor ve yazıyordu. Zaten bize sempati duymayan Batı basını bu koşullarda giderek daha da aleyhimize döndü. Sonunda da, bizde, 1915 faciası sırasında daha doğmamış olan bir nesil, adeta farkına varmadan kendisini sanık sandalyesine oturttu.

Oysa başından itibaren iktidar sorumluları çok daha farklı bir söylem benimsemeliydi. Dünya kamuoyuna faklı bir dille hitap etmesini bilmeliydi. Asala şebekesi kamuoyunda ancak böyle izole edilebilirdi. Ne var ki, bunun için artık Ermeni diyasporasının bile destekleyemediği Orly faciası yaşandı. Gerçekten de Asala canilerinin Orly hava meydanında zavallı işçiler arasına koyduğu bomba gösterdi ki, bu ırkçı katiller ellerinden gelse İttihatçılardan daha da büyük cürümlere imza atmaya hazırdılar.

DAHA SONRAKİ ÇALIŞMALAR..

(…) Daha sonra bambaşka bir konuya atladım; üniversite kurumunu ele alıp çeşitli yönleriyle incelemeye giriştim. Yıllarca üniversitenin kurumsal yapısının dışında kalmış, fakat akademik çalışmalardan kopmamıştım. Bu tecrübeyle üniversiteye dışarıdan, eleştirel gözlerle bakabilme olanağı bulmuştum.

Öğrencilik yıllarımdan itibaren hissettiğim, fakat artık çok iyi gördüğüm durum şuydu: Üniversite ders programları Türkiye’deki adaletsiz ve özgürlüksüz düzen üzerine kurulmuştu. Bu düzeni hem anlatıyor, hem de savunuyordu. Aslında baştan aşağı değişmesi lazımdı. Fakat bu üniversite içinde verilecek bir kavgayla olamazdı. Aksine ders programları “uzmanlıklar” ve kast çıkarları yaratmış ve üniversite, düzenin bir parçası haline gelmişti. 12 Eylül’de buna karşı çıkanlar üniversiteden temizlenmiş, kalanlar da sessiz kalmıştı; hatta bir kısmı aktif olarak tasfiye operasyonuna katılmıştı. Fakat yine de bu “artık üniversitede bir şey yapılamaz” anlamına gelmiyordu.

YÖK sistemi içinde de birçok genç akademisyen örgütlenmiş “Öğretim Elemanları Sendikası” çatısı altında bir araya gelmişlerdi. Toplantılar, paneller düzenliyorlar,  demokratik bir üniversite fikrini yaymaya çalışıyorlardı. Bu çerçevede katıldığım etkinliklerde üniversite tarihi ile ilgili bilgilerimin çok sınırlı olduğunu da anladım. Bu konuda bir çalışma yapma fikri bende böyle doğdu. Tabii Türkiye’de bu konuda yeterli kaynakları bulmak zordu, ama, bir ayağım da Paris’te olduğu için sakınca yoktu. O yıllarda hem sömestr tatillerini hem de yaz tatillerinin (Çeşme’de birlikte olduğumuz Ağustos dışındaki kısmını) Paris’te eşimin ve kızlarımın yanında geçiriyordum. Serim işinde, çocuklar okuldayken ben de kütüphanedeydim. Artık her seferinde Paris’ten bu konuda kitaplar, notlar ve fotokopilerle dönmeye başladım. Sonunda kitap ortaya çıktı; 2000 yılında da yine İmge yayınları arasında yayınlandı.

ÜNİVERSİTE VE TOPLUMSAL DEĞİŞME..

Bu kitapta da, diğer kitaplarımda olduğu gibi, Türk üniversitelerini, ilk Darülfünun girişimiyle başlayan süreç içinde ve evrensel çerçevede değerlendirmeye çalıştım. Osmanlı-Türk tecrübesinin yanı sıra, Batı’da Ortaçağ üniversite anlayışından modern anlayışa nasıl geçildiğini, bu konuda öncü rol oynayan Alman (Humboldt) modelini, Fransız ve Anglo-Sakson tecrübelerini, Üçüncü Dünya ülkelerinden inceleme fırsatı bulduğum ülkelerdeki durumu vb anlattım.  Kısaca üniversite olgusunu hem kavramsal, hem kurumsal hem de toplumsal/sınıfsal açılardan değerlendirmeye çalıştım.

Asıl belirleyici unsurun bu sonuncu düzeyde aranması gerektiğini düşünüyorum. Bilim kolektif bir etkinlik; isterdim ki bu konular başkaları tarafından da ele alınsın, geliştirilsin, zenginleştirilsin; fakat bizde böyle bilimsel bir işbirliği geleneği maalesef pek yerleşmemiş. Sonuç da şu: Türk Üniversitesi, evrensel bir tablo içinde pek bir yer işgal etmiyor. Herkes ulus-devlet bitti diyor, ama, yine de ne yapabileceksek, bugünkü koşullarda ve tüm küreselleşme türkülerine rağmen, ancak bu çerçevede yapabileceğiz.

EMEKLİLİK YILI GÖRÜNDÜ..

 2002’ye geldik, eşim de Paris’ten emekliliğini alarak dönmüş, o sırada Türkiye’de bulunan kızım Elif’le İstanbul’da bir ev tutmuşlardı. Ben ise Ankara’dan ayrılma hazırlıklarını yapıyordum. Dersler bitti, yıl sonu kokteylinde emekli olan profesörler de açıklandı ve Ankara Rektörü Prof. Dr. Nusret Aras’ın elinden plaketlerimizi aldık.

Bu arada beni en çok duygulandıran şey de genç meslektaşlarımın bir güzel bir notebook’a benim hakkımdaki duygularını yazıp bana hediye etmeleri oldu. Hayatta fazla ödül, hediye almış biri değilim, hiçbir zaman bunların peşinde de koşmadım, ama bu sürpriz gerçekten beni son derece mutlu etti. Sonradan öğrendiğime göre, fikir sevgili Ayhan Yalçınkaya’dan gelmiş. Bugün çoğu yardımcı doçent, doçent, hattâ Ayhan gibi profesör olarak değerli bir öğretim kadrosu teşkil eden bu gençler, benim de – aradaki büyük yaş farkına rağmen – sık sık görüştüğüm dostlarımdı.

ANKARA’DA SON YIL VE JAPONYA GEZİSİ..

Ankara’daki son yılımda (2001) bir Japon üniversitesine misafir profesör olarak davet edildim ve Sophia ve Kyoto Üniversitelerinde üç konferans verdim. Japonya’da on beş gün geçirdim ve böylece bizde devamlı Doğu – Batı sentezinin başarılı bir örneği olarak sunulan bir ülkeyi bir ölçüde içerden tanımak fırsatını buldum.

Siyasal’da doktora yapmaya gelmiş iki Japon öğrencim vardı. Mükemmel Türkçe biliyorlardı. Bunlardan Takahisa Miyaoka bana yolculuğumda refakat etti ve Japonya’da da rehberlik yaptı. Taka (konuşma dilinde adı böyleydi), Japonlara özgü tüm erdemleri kişiliğinde toplamıştı: Çalışkan, dakik, efendi vb… On beş günlük gezimde onun sayesinde hiçbir aksama olmadı..

Tokyo’da Takahisa ile..

(…) Seyahatimde Tokyo’da bir otelde kaldım; Kyoto’ya da bir konferans için seyahat yaptık. Sophia Üniversitesi Katolik Japonların kurduğu bir üniversite, Kyoto Üniversitesi ise, Tokyo Üniversitesi ile beraber Japonya’nın en itibarlı iki yüksek öğretim kurumundan biri.

Japonya’ya davet edilmemle oraya gitmem arasında birkaç aylık bir ara vardı. Bu arada Fransa’daydım ve bu süre içinde Ulusal Kitaplık’ta Japonya konusunda çok sayıda temel kitap ve inceleme okudum. Niyetim dönüşte uzunca bir makale yazmaktı. Fakat bilgilerimi derinleştirmeye fırsat bulmadım, bunun yerine Evrensel Kültür dergisinde izlenimlerimi iki sayıda anlattım. Fazla iddialı olamayacağım için de bunlara “Bir Light Japonya Seyahatnamesi” başlığını koydum.

Japonya çağdaş uygarlığın ve burjuva demokrasilerinin tüm olumlu ve olumsuz yönlerine sahip. Orada Japon Parlamentosu’nun ülkede “ihalelerin görüşüldüğü Meclis” olarak anıldığını da duydum. Fakat Japonya, Batı’dan ve bizden farklı olarak, ulusal değerleri ve duyarlılıkları çok özgün bir ülke. Zaten bizleri en çok ilgilendiren yönü de bu. Japonya’da din de çoğulcu bir yapıya sahip. Bir Japon Budist, Şintoist, Konfüçyanist ya da Hıristiyan olabiliyor. Bunlardan birkaçını bir arada da yaşayabiliyor.

Tokyo’dan bir anı..

Bana en ilginç gelen nokta şu oldu: Japonya’da Hıristiyanlar küçük bir azınlık, buna rağmen son elli yıl içinde iki Hıristiyan başbakana sahip olmuşlar. Kısaca Japonya’da kutsal değerlere bağlılık fazlasıyla var, fakat gördüğüm kadarıyla, laiklik de siyasal bir sorun olmaktan çıkmış. Bizde ve çoğu Balkan ülkelerinde olduğu gibi, “yurttaşlık”(citizenship) ile “ulusallık” (nationality) ayrımı Japonya’da mevcut değil. Budist de Japon, Şintoist de, Hıristiyan da… Üst-kimlik, alt-kimlik tartışmaları, kavgaları yaşanmıyor. Çağdaş bilim ve teknolojiye gelince, tabii burada hiçbir sürprizle karşılaşmadım, Japonlar bu alanda dünyada başa güreşen ülkeler arasındalar. Ben oradayken iki Japon bilimadamı Nobel ödülü kazandı fizik ve kimya dallarında. Takahisa’dan öğrendiğime göre, son üç yıl (1999-2002) içinde dört Nobel kazanmışlar. Tabii bunda çağdaş tüm olanakları toplayan araştırma merkezlerine ve kitaplıklara sahip olmaları önemli bir rol oynuyor. Sophia Üniversitesi’nde kitaplığın dergiler bölümüne geçtiğimde, dünyanın her köşesinden gelmiş bin civarında periyodikle karşılaşınca doğrusu çok imrenmiştim…

VE İSTANBUL YILLARI..

(…) Emeklilikten hep korkulur, az çok eve mahkûm olmak, mevcut alışkanlıklara ters düşer. Ben ise, bizim meslek farklı, zaten evde çalışmaya alışkınım diye düşünüyordum; ama yanılmışım, çevremden uzaklaşmak bana pek de kolay gelmedi.

Önce yeni bir kitaba başlamak yerine, tarih okumalarımda aldığım notları bilgisayara yüklemenin daha pratik olacağını düşündüm. Bu arada şunu da söyleyeyim ki ben elyazısından bilgisayara geçmiştim ve bu da Ankara’ya geldikten sonra oldu. Bu konuda Basın Yayın’dan olan dostum Atila Çangır’ın yardımını unutamam. Atila bu arada, sonradan benim bazı kitaplarıma konulan fotoğraflarımı da çekmişti.

Çok büyük bir kısmı yabancı kaynaklardan oluşan tarih notlarım bin sayfadan fazla tuttu.

Bir ara genç tarihçiler bulup bu notları zenginleştirerek genel yararlanmaya açmayı da düşündüm, fakat buna ayıracak zamanı ve enerjiyi kendimde bulamadım. Bunun yerine çok daha kolay bir işe giriştim ve günün – daha çok siyasi – olaylarını not etmeye başladım. Yani bir çeşit “günce” yazmaya başladım. (Ve bir sene kadar da günlük notlar aldım; bunlardan AKP’nin iktidar olduğu seçim gecesi ve ertesi gün arkadaşlarla yaptığım “değerlendirmeleri” tarihi niteliği dolayısıyla aynen alıntılamak istiyorum).

3 kASIM 2002 GECESİ..

“Seçimler sükûnet içinde geçti, sonuçlar da ana hatlarıyla belli oldu. Bu sonuçlara göre oyların yaklaşık yüzde 35’ini alan AKP tek başına iktidar oluyor. CHP ise yüzde 20 civarında oyla Meclis’te muhalefeti temsil edecek. Diğer partilerden hiçbiri barajı aşamadı ve Meclis’e temsilci gönderemeyecekler.

AKP ve CHP’nin ilk iki parti olacakları belliydi, ama diğer bütün partilerin Meclis dışı kalmaları büyük bir sürpriz oldu. Bu durumda aşağı yukarı tümü yenilenmiş ve içlerinde pek az kişinin kamuoyu tarafından tanındığı bir Meclis kısa bir süre sonra Devlet yönetimini devir alacak. Başbakan’ın kim olacağı da hâlâ belli değil.

Bu durumda neler olabilir?

TV başında dört saattir sonuçları izliyorum ve yorumcuları dinliyorum. Kendi yorumumu yapmadan önce gelişmelerin kamuoyuna nasıl yansıtıldığını özetlemeye çalışacağım.

AKP Başkanı Tayyip Erdoğan’ın, sonuçlar belli olduktan sonra yaptığı ılımlı konuşmada, iki nokta dikkatimi çekti. Açıkça söylemese bile zaferi kişisel zaferi olarak görüyor ve bunun siyasal sonuçlarını çıkaracağı işaretini verdi. Yani Başbakan olmasa da iktidarı kontrol etmeye kararlı görünüyor. Kendisine Bakan olup olmayacağı sorulduğu vakit kaçamak bir yanıt verdi. İkincisi tabanını tahriklere kapılmama, taşkınlıklar yapmama konusunda ikaz etti. Bu önemli noktayı daha sonra analize çalışacağım. Bu arada T. Erdoğan, Atatürk’e de ilginç bir gönderme yaptı. Dinleyicilere Atatürk’ün “hakimiyet milletindir” sözlerini hatırlattı. Bay T. Erdoğan iktidarını Atatürk’ün sözleriyle de Kemalistlerin gözünde meşru kılmaya çalışıyor. AKP lideri konuşmasında bir az heyecanlı, fakat kendinden emin görünüyordu.

Diğer partilerden sadece Ecevit ve Bahçeli konuştular, diğerlerinden bir ses çıkmadı. Ecevit, her zamankinden de bitkin bir şekilde, kendilerine yapılan komployu hatırlattı ve yeni iktidarı bekleyen güçlükleri anlattı. Bahçeli ise, herkesi şaşırtan bir şekilde, sonuçlarla ilgili bütün sorumluluğu üstlendiğini, 2003 başlarında yeni bir parti kurultayı toplayacağını ve yönetimi ona devredeceğini açıkladı. Yeni iktidara da başarılar diledi. Böylece sonuçlar karşısında en demokratik tutum, kamuoyunda en az demokratik olarak bilinen partinin liderinden geldi. TV yorumcuları bu davranışı diğer parti liderlerine “örnek” olarak sunmaktan geri kalmadılar. Fakat acaba seçimi sol radikal bir parti kazansaydı, Bahçeli bu kadar “demokrat” olabilir miydi? MHP ülkücülerinin “Ya Allah Bismillâh, Allah’u Ekber!” nidalarıyla gösteri yaptıklarını anımsayanlar, bu soruyu sormaktan kendilerini herhalde alamayacaklardır.

Siyaset adamları ve üniversite mensupları, yer yer karşılaşılabilecek zorluklara işaret etmekle birlikte “demokrasi” gerekleri üzerinde durdular, sadece yüzde 35 oy oranıyla nerdeyse Anayasa’yı değiştirebilecek bir çoğunluk elde etmenin yaratacağı meşruiyet sorunlarına dikkati çektiler.

Konuşan işadamları da farklı bir tutum içinde değildiler. Sabancı’nın âdeta memnun bir hali vardı, çoktandır özlediği istikrarlı hükümete kavuşmuş izlenimi veriyordu. Geçenlerde “tek parti iktidar olsun da isterse komünist partisi olsun!” diyen de kendisiydi. Eczacıbaşı biraz buruktu; fakat, Cem Boyner gibi, o da temkinli sözler söyledi. Yarın döviz kurlarında ve borsada neler olacağı ise, sadece iş adamlarının değil, herkesin tecessüs konusu haline gelmişti.

TV’de izleyebildiğim ve kısaca özetlediğim görüşler bana hayli yüzeysel göründüler. Programcılar, her zaman olduğu gibi, yine kimi bulmuşlarsa ekrana çıkarmışlar, konulara göre titiz bir seçim yapmamışlardı. Neticede olarak da seçim sonuçlarının gerçekçi bir analizi ve Türkiye’yi bekleyen tehlikeler tartışma konusu olmadı.

4 KASIM 2002

Bugün Fakültede arkadaşlarla hep seçim yorumları yaptık, yerli ve yabancı gazeteleri okudum. Neler bekliyor bizleri?

Ben seçim sonuçlarının belli olduğu ilk andan beri Türkiye’nin yepyeni ve çok çalkantılı bir döneme girdiği hissine kapıldım. Bugünkü görüşme ve tartışmalarım da bu hissimi ortadan kaldırmadı. Tersine güçlendirdi. Oysa genel kanı ülkede önemli bir değişiklik olmayacağı yönünde. Basında çıkan yorumların büyük kısmı bu temayı işliyor. Gayet nüanslı yumuşak geçiş teorileri geliştiriliyor. Borsa ve döviz kurlarından da olumlu reaksiyonlar geldi.

Olacak mı dersiniz?

AKP’nin oylarının bir kısmının protesto oyları olduğundan ben de bir kuşku duymuyorum. Belki de önemli bir kısmının. Fakat bunun belirleyici bir unsur olduğu düşüncesinde değilim. Gördüğüm kadarıyla, bu partiyi AKP yapan militan çekirdek, şimdiye kadar “ortalama Türk” olarak bellediğimiz insan tipinden bir hayli farklı bir profil oluşturuyor. Adım başında değilse de sık sık (özellikle İstanbul’da) rastladığım inançlı, kararlı, her şeyi bildiğini sanan, fakat çağ dışı, fanatik bir tip. Avrupa düşmanlığını kimi Kemalist ve milliyetçi yazarlardan öğrendiği argümanlarla da besleyen ve İslâmi tabana oturtan bir varlık.

Son aylarda basında çıkan ve AB’ye karşı tutumu parti seçmenleri bazında sorgulayan bir anket, Avrupa karşıtlarının en çok yer aldığı partinin AKP (ve SP) olduğunu ortaya koyuyordu. MHP’yi de geride bırakmışlardı. Şimdi Tayyip Erdoğan’ın “AB ile entegrasyonu hızlandıracağım demesi belki de sadece zaman kazanmak kaygısından doğuyor. Ola ki ilerde “biz bu yolu da denedik, olmadı, istemediler!” demeye hak kazanmak istiyor. Bunları zaman gösterecek. Ayrıca bu konuda Parti’nin lider kadrosuyla taban arasında tam bir uyum olduğu kanısında da değilim. Lider kadrosunda demokratik ve laik bir uyum sağlayacak bir sürü bilgili ve tecrübeli eleman var elbette. Fakat bunların, toplumsal zorlamanın ve  ‘demir çekirdek’in diyalektiğini tersine çevirmek istediklerini ve -isteseler bile- bu güce sahip olacaklarını sanmıyorum.”

Evet işte bunlar 3 ve 4 Kasım 2002’de yazdıklarım… Bu on yıl çok zikzaklı ve sürpriz dolu olaylarla geçti, fakat varılan noktada, kendi açımdan, bazı şeyleri daha o tarihte görmüş olduğumu sanıyorum. Tabii bugünden (2013) o güne bakınca saatlerce, günlerce konuşacak şey var. Sözünü ettiğim günceden bazı olaylarla ilgili kısımlar makale boyutlarına ulaştığı için onları aylık Evrensel Kültür dergisinde yayınladım. Bunlar benim daha sonra iki yılı aşan bir süre bu dergiye muntazaman yazı yazmama vesile oldu. Bu yazılar “küreselleşen” Türkiye analizleri ile başladı, ünlü Fransız filozofların eserlerini ele aldığım makalelerle devam etti”.  (Bu arada beni bu yazıları yazmaya davet eden Nuray Sancar ve Fatih Polat dostlara da -çok gecikerek de olsa- teşekkür etmek isterim).

YILDIZ TEKNİK YILLARIM..

(…) Bana Galatasaray Üniversitesi’ndeki dostlardan öneri geldi; orada ders vermem isteniyordu. Fakat ben artık lisans dersi vermek istemiyordum; o sırada Galatasaray’da benim konularda yüksek lisans ve doktora kurları yoktu. Bunun Yıldız Teknik’te olduğunu öğrenince orada anayasa hocası olan Mülkiyeli dostum Fazıl Sağlam’a böyle bir isteğimin olduğunu söyledim. O da o sırada bölüm başkanı olan – ve maalesef o tarihten birkaç yıl sonra kaybettiğimiz –  değerli meslektaşım Prof. Kemal Saybaşılı’ya söylemiş ve önerimi destekleyerek kararın çıkmasını sağlamışlar. Böylece Ankara Siyasal’dan ayrılıp İstanbul’a gelince, orada da Mülkiye’nin İstanbul dönemindeki mekânında ders vermeye başlamış oldum ve bu rastlantıdan gayet memnundum. Bunun dışında Fakülte’nin genç ve sevimli öğretim kadrosunda bizim Siyasal’ın havası vardı. Orada da çok değerli dostlar edindim. Aralarında dört beş Siyasallı da bulunuyordu. Fakat Siyasal’dan farklı olarak sadece dersim olduğu günler Fakülte’ye gidiyor, ders bittikten sonra da eve dönüyordum. Kurları izleyen öğrenciler çeşitli fakültelerden seçme sınavını kazanarak gelmişlerdi. İçlerinde mühendislik, askerlik de dahil farklı disiplinlerden gelenler de vardı. Bu derslerde çok bilgili ve yetenekli, ilerde mutlaka adını duyuracak öğrencilerle karşılaştım.

Yıldız Teknik’ten değerli meslektaşlarımla..

FELSEFE OKUMALARIM..

(…) Daha önce söylemiştim, daha lise yıllarından beri felsefeye ilgi duyuyordum, hattâ yüksek tahsilimi bu dalda yapmayı ciddi olarak düşünmüştüm. Fakat yaşayan felsefeyle kendi kültürel konteksti içinde karşılaşmam 1962-64 yılları arasında Paris’te geçirdiğim dönemde oldu. O sırada ben de önce Sartre’ın büyüleyici etkisi altına girmiştim. Fakat varoluşçu felsefe, tarih ve toplumsallık alanındaki çalışmalarıma ve geldiğim toplumun bana açtığı perspektife kapsamlı bir yanıt vermiyordu. Bunu tarihi maddecilikte buldum.

O sırada Althusser sonradan kendisini üne kavuşturacak makalelerini bazı dergilerde yazıyormuş, Foucault da Deliliğin Tarihi başlıklı tezini yayınlamıştı; fakat bu isimler henüz kamuoyuna malolmamıştı. Onlardan Paris’e ikinci gelişimde haberdar oldum ve ilgiyle okumaya başladım. Bunun dışında felsefe tarihi ve çağdaş başka filozoflar hakkında da okumalar yapıyor, devamlı notlar alıyordum. Fakat, doğrusu, biraz da “uzmanlık” kaygısı içinde, o günlerde bunlar hakkında yayın yapma gibi bir düşüncem yoktu. Okumalarım sırf tecessüsümü tatmin amacına yönelikti.

Ne var ki emekli olup da tarihle ilgili temel görüşlerimi açıklayan yayınlar yaptıktan sonra içimden bunları da yazmak geldi. Aldığım notlar dışında, Paris’ten felsefe klasiklerinin çoğunu da getirmiştim ve kitaplığımda neredeyse tarih kitapları kadar felsefi ve sosyolojik eserler de yer tutuyordu. Evrensel Kültür’de yazdığım Sartre, Althusser, Foucault ve Derrida hakkında seri makaleler bu koşullarda doğdu. Daha sonra da bunları, fazla iddialı görünmemek için, Felsefi İzlenimler başlığı altında topladım. Neden bahsedildiği anlaşılsın diye de filozof adlarını alt-başlık yaptım. Basında hakkında çıkan olumlu yazılar, özellikle de değerli yazar Demir Özlü’nün Sözcükler dergisinde yazdığı yazı benim için cesaret verici oldu.

Daha sonra da Bourdieu, Balibar, Sève ve bu kez psikanalizle ilgili yorumları bağlamında yine Althusser hakkında yazılar yazdım ve bunları da Marksizm, İnsan ve Toplum başlığı altında topladım. Bu da Yordam Yayınları arasında çıktı. Yordam’ın kurucusu Hayri Erdoğan o sırada Evrensel Basım Yayın yönetmenliğinden uzaklaştırılmıştı, kendisi bir iş kurmak istiyordu. Daha önceki makalelerimin yayınında emeği geçen bu dosta, başka bazı arkadaşlarım gibi ben de yardımcı olmak istedim. Nitekim felsefeyle ilgili daha sonraki kitaplarımı da o bastı ve bunlardan ikisi kısa zamanda ikinci baskıyı yaptı (…).

Aslında yaptığım felsefi çalışmalar bizim kültür ve toplumsal tarihimizle ilgili çalışmalarımla simetrik bir bütünlük teşkil etti. Bizim düşünce dünyamız, din ve ilâhiyat damarları ile hâlâ Ortaçağ’dan kopamamış bir düşünce dünyası (…) Ben Osmanlı Kimliği başlıklı kitabımda Osmanlı düşünce yapısına laik bir yaklaşımla eğilmiştim. Diğer tarih çalışmalarımda da Osmanlı zihniyet kalıplarını yaratan sosyo-ekonomik yapıları çözümlemeye çalıştım. Tarihi maddeci yöntem ve kuramlar bu iki yaklaşıma da olanak verdiği için bana bilimsel bir yöntem olarak göründü. Bilimsel yöntem doğruları yerel, ulusal sınırlar içinde değil, yapısal, bölgesel ve (kapitalizm dünyayı birleştirdikten sonra da) küresel sınırlar içinde arar ve tartışır. Oysa Türkçü ideoloji bizi Türkiye’ye, İslâmcı ideoloji de İslâm coğrafyasına hapseder.

Türkler ne Müslümanlığı, ne milliyetçiliği, ne liberalizmi, ne de sosyalizmi icat ettiler. Bunların hepsi de dışarıdan geldi. Sadece Türkiye’yi incelemek bize Türkiye gerçeğini öğretmez, daha da kötüsü Türkiye dışına kuşkuyla, kaygıyla bakmamıza yol açar. Yapılacak şey Batı’dan “felsefe” ithal etmek değildir, hayali bir “Doğu-Batı sentezi” peşinde koşmak hiç değildir. Yapılacak şey “Batı” adı altında toplanan çelişkiler yumağına da bilimsel ve eleştirel yöntemle yaklaşmak ve Türkiye’yi de bu büyük resim içinde değerlendirmektir. Ben felsefe çalışmalarımda, kendi olanaklarım dâhilinde, bunu yapmaya çalıştım.

2013 TÜYAP ANILARI..

2013 TÜYAP Anıları: Açılış Kudelesi (sağımda sevgili hocam Nermin Abadan Unat, solumda değerli yazar Doğan Hızlan) ve yaptığım konuşma..

TÜRKİYE’DE BİLİM YAPMAK..

Türkler ne Müslümanlığı, ne milliyetçiliği, ne liberalizmi, ne de sosyalizmi icat ettiler. Bunların hepsi de dışarıdan geldi. Sadece Türkiye’yi incelemek bize Türkiye gerçeğini öğretmez, daha da kötüsü Türkiye dışına kuşkuyla, kaygıyla bakmamıza yol açar. Yapılacak şey Batı’dan ‘felsefe’ ithal etmek değildir, hayali bir ‘Doğu-Batı sentezi’ peşinde koşmak hiç değildir. Yapılacak şey, günümüzde ‘Batı’ adı altında toplanan çelişkiler yumağına bilimsel ve eleştirel yöntemle yaklaşmak, Türkiye’yi bu büyük resim içinde kavramak ve uygarlık kavgamızı da halk güçleriyle, fakat küresel dayanışma olanaklarını da ihmal etmeden yürütmektedir. Ben, bilimsel çalışmaları da bu kavganın bir parçası, hem de önemli bir parçası olarak görüyorum ve tarih, toplum bilimleri ve felsefe alanındaki çalışmalarımda, kendi olanaklarım dâhilinde, bu kavgaya katkıda bulunmaya çalıştım“.

***

Serim’le, 83. doğum yıldönümümde..

Evliliğimizin 50. yılında kızlarımız, damatlarımız ve torunlarımızla..

“Nehir söyleşi” burada bitiyor.

Aradan sekiz yıl geçti. ve bu arada Türkiye’de çok önemli değişiklikler yaşandı! Burada bunlardan söz edecek değilim; herkes yaşadı, gördü, tavır aldı.. Ben de kendi hesabıma sosyal hesabımda ve Birgün gazetesinde yazdığım yazılarla İslamcı-otokratik gidişi eleştirdim. Bu sekiz yılda altı kitabım yayınlandı ve bunlardan üçü faşizan gidişi eleştiren yazılarımdan oluşuyor. Bu sitede açtığım “Gündem” bölümünde de bundan böyle elimden geldiği kadar olayları eleştirel bir gözle yorumalamaya çalışacağım.