LANE-POOLE, STANLEY

ANASAYFA

LANE-POOLE, STANLEY; The life of the Right Honourable Stratford Canning, Viscount Stratford de Redcliffe; Londra, New York, Longmans, Green and Co; 1888.

Lane Poole (1854-1931), editör ve yazar olarak Türkiye ile ilgili bir eser vermiş. Arkeolog ve oryantalist. British Museum’daki Türk paraları hakkında birçok kitabı var. Dublin Üniversitesi’nde “Arabic Studies” profesörlüğü yapmış. Canning’le ilgili eseri ünlü büyükelçinin notlarına dayanılarak yazılmış. Bu önemli eser, Can Yücel tarafından özet halinde Türkçeye çevrilmiş bulunuyor. (Lord Stratford Canning’in Türkiye Hatıraları; Ankara, TTK Yayınları, 1959)

     XIX. yüzyıl Osmanlı reformizminde son derece önemli bir rol oynadığını iddia eden İngiliz elçisi hakkında önce biyografik bir not ekliyorum. (www.23.1911.encyclopedia.org)

Stratford De Redcliffe, Stratford Cannıng, Vıscount  (1786-1880)

Britanyalı diplomat. 1786’da Londra’da doğdu. George Canning’in kuzeni. Babası evlilik yüzünden mirastan dışlandı ve ticaret yapmaya başladı. Eton’da ve iki dönem de Cambridge’de okudu. Sonra dışişlerine girdi; diplomayı 1812’de aldı. 1808’de İstanbul elçiliğinde kâtip oldu. Napolyon Savaşları sırasında çok meşgul olan Dışişleri onu İstanbul’da tamamen serbest bıraktı. 1812 Mayısında Bükreş Anlaşması’nda hakem (“honest broker”) rolü oynadı. Rusya artık güçlü ordusuyla Napolyon’un işgal ettiği yerlerden kovulmasına katkı sağlayabilirdi. Canning bu yönde Türklere Napolyon’un Osmanlı Devleti’ni paylaşma planlarını anlattı. Temmuz’da ülkesine döndü; orada kariyer yapmak istiyordu. Türk siyasetçilerinden (stiff-necked and corrupt) zaten usanmıştı. Fakat genç yaşta kazandığı başına buyruk yaşam parlmanter başarı için engeldi. Bükreş anlaşmasındaki rolü asıl geleceğinin nerede olduğuna işaretti. Ayrıca Byron’un takdirini kazanan şiirler yazdı. Onunla Londra’da tanışmıştı.

1814’te İsviçre’ye maslahatgüzar tayin edildi. 1816’da İngiltere Bankası (Bank of England) başkanının kızı ile evlendi. Eşi doğum yaparken öldü. 1819’da  Washington elçiliğine tayin edildi.Orada da küstahça tavırları eleştirildi.

1824’te İstanbul’a elçi tayin edildi. Orada Fransız ve Rus elçileri ile anlaşarak Greklere –askeri müdahaleye gerek kalmadan- ödün sağlamaya çalıştı. Başarısız oldu.

1831 sonunda Yunan sınırları konusundaki konferansa katılmak üzere tekrar İstanbul’a geldi. Oysa Mehmet Ali isyanı da başlamıştı. Sultan ona karşı Osmanlı-İmgiltere anlaşması isteyince, Canning bunu kuvvetle destekleyerek Palmerston’a bildirdi. Olumlu yanıt alamadı. Fakat kendisi Sultan’ın güvenini kazandı. 1833’te Rusya’ya elçi tayin edildi, fakat I. Nikola onu kabul etmedi. Nedeni Çarın -kuşkusuz bilgi sahibi olduğu- sert karakteri.

1842’de İstanbul’a elçi tayin edildi ve Şubat 1858’e kadar görevde kaldı.

Canning’in Türkler için özel bir sevgisi yoktu. “Gladston’un pılı pırtıyı toplayarak Avrupa’dan kovulmaları konusundaki şiddetli arzusunu ilk ifade eden o olmuştu”. (Canning had no original liking for the Turks. He was the first to express an ardent hope that they would be expelled from Europe with bag and baggage a phrase made popular in after times by Gladstone.) Fakat reformla işlerin düzeleceğine kendisini de inandırdı. Kendisi de “guidance providence” olacaktı.

1852’de Lord oldu. 1858’de Palmerston düşünce onun da görevi sona erdi.

Denemeleri Londra’da  The Eastern Question (London, 1881) başlığı ile yayınlandı.

—Lane-Poole’un Canning hakkında hazırladığı kitaptan alınan notlar: 

Canning, Layard’a bir mektubunda (Kasım, 1850) 1848’de gelişinden itibaren dört reform yapıldığını söylüyor: 1) Hristiyanların Müslümanlarla eşit hale gelmeleri; 2) Haraçın fertler değil, ilgili cemaatler tarafından toplanması; 3) geniş ölçüde yolların şose (macadam) haline getirilmeleri; 4) bir Hattı Şerif’le Protestanların da eşit statüye getirilmeleri. (s. 214)

Kırım Savaşı’ndan önceki diplomatik gelişmeler: 1) Mart-Mayıs 1853. Osmanlı-Mençikof görüşmeleri; nota teatisi ve Rus birliklerinin Prut’u geçmesi; 2) Dört büyük devletin müdahalesi; Osmanlı Devleti’nin notası ve müttefiklerin filosunun Çanakkale’den girişi; 3) Mart 1854’de Türkiye’nin yalnız savaşması. (s. 232)

Ocak 1842’de İsa’nın Mezarı’nın (The Holy Sepulcre) kupolünü Ruslar da Fransızlar da tamir etmek istiyorlar. Zaman zaman sorun alevlendi; 1852’de alarm verici boyutlara ulaştı ve Mençikof sırf bu iş için gönderildi. (s. 233)

Mençikof, Türk-Rus savunma anlaşması istiyor. Bir donanma ve 400 000 kişilik ordu Osmanlı Hükümeti’nin emrine verilecek; yalnız Kaynarca anlaşmasına bir ek ile Rum Kilisesi tamamen Rusya himayesine girecek. Bu öneri çok gizli idi. (s. 248)

Valide Sultan hastalanmış iken, Canning ona, daha önce hiç benzeri olmayan şekilde bir sempati mektubu yolladı. Valide Sultan çok memnun olup yanıt veriyor. (s. 261)

Mayıs 1853’de kabine değişti. (Canning Nisan’da gelmişti). Rus karşıtları iktidara geldiler. Çar, Türklerin değişiklik taleplerini toptan reddetti. Canning de, Dörtlerin notasını Türklerin olduğu gibi kabulünü istiyor. Fakat kamuoyu güçlü. Ne sultan ne de Reşit Paşa karşı koyamadılar. Ertesi günü 172 üyenin toplandığı Büyük Şura oy birliğiyle Viyana Notası’nın hiçbir şekilde (dört Büyük Güç garanti verseler bile) olduğu gibi kabul edilemeyeceğini kararlaştırdı. (s. 300)

Ulema ayaklanmıştı. Bu arada Canning bir mektubunda “Bu Büyük Şura bir Avam Kamarası toplantısına çok benzedi. Bir yanda vezirler, öbür yanda da görevde olmayan tüm paşalar yer almışlardı. Arkada adalet, ticaret, ordu ve donanma temsilcileri bulunuyordu. Sonra, parlamento lisanı kullandılar” diyordu. (s. 302)

“Gâvurlara verilen ödünlere acılık içinde karşı çıkan” softaların isyanı (s. 307); “ayaklanmanın vezirlerin, Batılı elçileri müdahaleye zorlamak için bir araç olduğunu farz etmek için bir neden görünmüyor; bununla beraber bu sonucu doğurdu.” (s. 307)

Türklerin savaş kapasitesi. “Şimdi, görünüşe göre haklı olarak, son savaşta Türklerin rakipleriyle eşit güçte olduklarını, Plevne’nin rüşvet  yüzünden düştüğünü ve onun da Rusya’nın saldırısıyla değil, küçük Romanya’nın hücumuyla düştüğünü düşünenler var. Tüm olaylar gösteriyor ki, 1853’te Türklerin kendileri hiçbir şekilde bir küçüklük duygusu (sens of inferiority) altında ezilmiyorlardı. Savaş için istekli; zafer için de umutluydular. Uzak eyaletlerden askerler akıyordu; Mısır bir birlik donatıyordu ve İslam dünyasının Halife’nin çağrısına (manifesto) heyecanlı bir yanıt vermesi çok muhtemeldi.” (s. 323)

Kırım savaşı sırasında Fransa maslahatgüzarı hep İngiliz nüfuzu ile kavga ediyor. Serasker Rıza Paşa ile işbirliği halinde Ömer Paşa’yı attırıyor. Bunda kısmen Rıza Paşa’nın Ömer Paşa’yı sevmemesi, kısmen de Ömer Paşa’nın İngiliz elçisinin güvenine sahip olması rol oynuyor. (s. 408)

Elçinin son yıllarının amacı Rusya’ya baraj olacak “Yeni bir Türkiye” yaratmak!! (s. 408) “Tutarlı planı tüm ırk ve inanç farklarını ortadan kaldırmak ve sultanın hristiyan tebaasını Müslüman komşularıyla her hususta eşit hale getirmekti.” (s. 418)

Kırım Savaşı Fransız nüfuzunu İngiltere aleyhine geliştirdi. “Fransız ordusunun sayıca çok üstün olması, Malakof’u almaları ve sonuç olarak Rusların Sivastopol’un güney kısmından çekilmeleri ve Babıâli’deki son temsilcilerinin içten pazarlıklı becerisi Fransa’nın Türkiye’deki üstünlüğünü maddeten güçlendirdi.” (s. 419)

1855’te Canning Kırım’a gidince Sultan, Fransız elçisinin etkisiyle damadı Mehmet Ali’yi sürgünden çağırdı. Adam bir katil imiş; bir hristiyan cariyesini öldürmüş. Kapudan Paşa oldu. (s. 420)

1855 sonlarında Fransa, Rusya ile gizli barış temaslarına başladı. Bu 1854 Fransız-İngiliz anlaşmasına aykırı idi. Fransa ihanet etti. (s. 433) Paris anlaşmasından önce, elçi, bir yandan Türkiye’de o zamana kadar yapılmış tüm reformları kodifiye etmek, öte yandan da bunu kontrol edecek bir dış mekanizma kurmak peşinde. (s. 440) Birinci nokta 21 Şubat 1856 Hattı Hümayunu ile gerçekleşti. Burada ilk kez Gülhane Hattı’nın garantileri tüm tebaa için teyit etti (s. 440) Bütün olanaklar ve ayrıcalıklar eşitlenecekler. Kamu görevlerine, askeri ve sivil okullara herkes kabul edilecek. Sahitlik ve vergi eşitlikleri. Karma mahkemeler vb. “Gözle görülür her alanda Lord Stratford’un eli vardı.” (s. 441)

Elçi de bu kadar kapsamlı bir “Hat”tın kabulüne (1856) şaşırmış. “Hattı kaleme alırken benimle olan beş kişiden ikisinin Müslüman, ikisinin Katolik, birinin de Rum Kilisesi’nden olduğu dikkate alınırsa, kabulünün neredeyse bir mucize olduğu görülür.” (s. 441) Hattı Hümayun IX. madde olarak Paris Anlaşması’nın bir parçası oldu. Fakat anlaşma metninde bunun Osmanlı iç işlerine karışmak için bir bahane olamayacağı belirtiliyordu.  Fakat kabulünden çok güçlenmesi gerekiyordu. “1856 Hattı Hümayunu Lord Stratford Canning’in meslek hayatının zirvesi idi.” (Daha önceki bütün reformların toplamı ve yeni haklar içeriyor) (s. 443)

1856’da Sultan Abdülmecid, daha önce benzeri olmayan bir seremoni ile, Kraliçe adına Lord Stratford elinden dünyadaki en önemli şövalye  nişanını aldı. Alaylı bir şekilde şu söyleniyor: “Elçi, muhteşem elçi George’u ve kurdeleyi boynuna geçirirken ne söylediğini sultan anladı mı?” (s. 444) Arkadan da Lady Stratford tarafından bir kıyafet balosu verildi.

Dönüş: “İngiltere sahillerine yaklaşırken Lord Stratford, İstanbul’da görünüşe göre tamamen iyi halde bıraktığı Reşit Paşa’nın, hareketinden sonra aniden öldüğünü öğrendi.” (s. 446) Giderken Protestan Amerikan misyonerleri ile Protestan Ermeni tüccarları dokunaklı veda mesajları yolladılar. (s. 451)

1884’te Westminister Abbey’de, Lord Granville bir heykelinin tülünü çekti. İlk kez olarak diplomasi “İngiltere’nin en büyük evlatlarının birinin şahsında” onurlandırılıyordu. (s. 467)

LANE-POOLE, STANLEY; People of Turkey; Twenty Years of Residence among Bulgarians, Greeks, Albanians, Turks and Armenians; by a Consul’s Daughter and Wife;  Londra, John Murray, 1878. 2 cilt. (2017’de paperback olarak yeniden basıldı).

Yazar, Osmanlı Devleti’nde yirmi yıl kalmış, çeşitli eyaletlerde bulunmuş ve her seviyeden insanlarla konuşmuş adını vermediği bir konsolos  karısı ve kızının (an English lady) notlarına dayanıyor. Giriş’te Pera’da üç ay kalıp, paşalarla konuşup, sonra da “yetkili” gibi seyahatname yazan seyyahlarla alay ediyor. Lane-Pool bu eser için de “Türkiye halkı hakkında yazılmış en değerli eser” diyor (s. X). İlk kısımda Osmanlı halkları ile ilgili gözlemler var. 

Lane-Pool 28 sayfalık giriş yazısında Osmanlı yöneticilerini koyu bir barbarlıkla suçluyor. Buna karşı ayaklanırken “korkunç intikamlarında” Bulgarlar da bu derece barbar olabilmişler! (s. XIX). Ayrıca yazar, “İstisnai bir zamanda yaşıyoruz; ulusların çoğu böyle barbarlıklar yaptı; İngiltere’de de Hint ayaklanması sırasındaki duyguları hatırlayanlar tanıklık yapabilirler” diyor. (s. XIX).

Notlarda Türk köylüsü övülüyor; ayrıca bu genel bir kanı imiş; sadece fanatizmleri yeriliyor; o da kısmen dinin kendisinden, kısmen de ilk okullarda kafalara sokulan din anlayışından geliyor! Yunanlılar da ticarette başarılı, fakat son derece hilekâr; şartlar buna zorlamış. Liverpol’da hoş görülebilir kurasızlıkların çok daha vahimi burada kural!

İlk bölümde halkların (Türk, Arnavut, Bulgar, Rum, Yahudi) karakterleri anlatılıyor.

Bulgaristan’ın tarım alanlarında (Makedonya, Epir, Teselya) yaşayan Türkler, “Sultan’ın tebaası içinde en iyi, en çalışkan ve en yararlı” olanlar. “Sağlam yapılı, güçlü ve mihnete fevkalade dayanıklı” insanlar; oysa en fakir olanlar da bunlar; durumları daha da kötüleşiyor, sayıları azalıyor. (s. 88). En iyi elemanlar da askerlik yüzünden tarımdan koparılıyor. Vergiler de “adaletsiz ve düzensiz” (s. 89). Aralarında çok eşlilik nadir. (s. 90). Hıristiyanlar gibi bayram, müzik, dans adetleri yok. Tamburin ve kaval çalıyorlar. Yeniliğe tamamen kapalılar. Ticaret, bankacılık yok; subayları (captain) hiçbir itibara sahip değil.. Bir paşa bunları dövüp, hakaret edebiliyor! Zengin ve müreffeh aileler çocuklarını ya askeri okullara ya da kaleme sokuyor. Kalemdekiler genellikle “daha medeni ve daha liberal”, fakat en üst kademelere alt derecelerden geçmeden atamalar oluyor. (s. 99-101).  

Kıbrıslı Mehmet Paşa tam bir centilmen; çok da namuslu (s. 108). Sadrazam karıları tayinlerde büyük rol oynuyor. (s. 110). Kadınlar pudra, sürme sürüyor. Yaşmak ve ferace giyiyor. (s. 113).

II. Mahmud tahttan indirilen sultanın (IV Mustafa) ve hareminden 174 odalığın boğularak öldürülmesine, çok sayıda devletlinin de başlarının alınmasına karar vermek zorunda kalmıştı. Yazara göre ihtilali bastırmak için karşı şiddet gerekiyor. “II. Mahmud’un hanesine yazılan bu kara sayfaya rağmen, bu sultan, tarihin henüz hakkını vermemiş olmasına rağmen, en iyi, en aydınlık, en güçlü hükümdarlarından biri oldu” (s. 116). Tahta çıktığı gün Saray kapısında 33 baş teşhir edilmişti.

Abdülmecid ılımlı (liberal) bir sultan; kan dökülmesinden hiç hoşlanmıyor; fakat fermanını uygulatamadı. Ömründe tek bir idam kararı bile vermedi. Devrinde borçlanmalar başladı. İlginç şekilde Reşid Paşa’nın adı geçmiyor!

Abdülaziz’in –tehditler, yemek vermemeler vb sonunda-ölümünü  Saray hanımlarından biri hıçkırıklar içinde anlatmış. Gerisini anlatamam, “turbe istafourla” (tövbe estağfurullah’ın İngilizcesi!)  demiş. Öldürüldüğünü ima ettiği anlaşılıyor. (s. 122). Sultan Murat övülüyor, fakat doktor “hopeless” demiş! Abdülhamid de “liberal düşünceli, iyi bir sultan olacak niteliklere sahip” biriymiş, fakat “kötü zamanda” iktidara gelmiş! (s. 124).

Ermeni kadınlar genellikle erkeklerden uzak yaşıyor; “her hususta geriler”. Fakat İstanbullu Ermeni kadınlar modayı yakından takip ediyorlar ve güzeller. Yazar İstanbullu Ermenilerin hemen hepsinin Fransızca konuştuğunu söylüyor. Özellikle Katolikleri övüyor; daha kültürlüler; ayrıca Babıali’ye –tabii özel olarak da kendi çıkarlarına-  bağlı imişler. (s. 132).

Rusya Ermenilerinin ilerlemesi, Osmanlı Ermenileri arasında bir siyasi canlanma (“a political revival”) yarattı. Ayrıca bir sürü yerde Amerikan misyonları açıldı. Her yerde çok seviliyorlar. “İlginç şekilde siyasal entrika ve rekabet duygular yok” (s. 134-135).

En eğitimli Rumlar. Yahudiler de tutucu ve ilerici diye iki kısma ayrılıyor. Üst tabakalar ilerici. Hepsi de hor görülüyor, fakat din ve gelenek açısından Müslümanlara, Hıristiyanlardan daha yakınlar. Yahudiler arasındaki uçurum, hiçbir ülkede Türkiye’de olduğu kadar derin değil! (s. 139). Yakınlarda Alliance İsraelite aracılığıyla ve Baron Hirsh’in de yardımlarıyla çok kaliteli okullar açtılar. (s. 142).

Toprak rejimi: 

Üç türlü toprak var: 1) Miri arazi; 2) Mülk arazi; 3) Vakıf arazi. Bu sonuncular da üç çeşit: 1) Fetihlerden doğan devlet vakıfları; 2) Varlıklı insanların vakıfları; 3) (Batı’daki “mortmain” vakıflara benzeyen) Evladiye vakıfları. (s. 172-173). Tasarruf sahibi küçük bir rant dışında vergi ödemiyor ve müsadere tehlikesinden kurtuluyor. Haklarında istatistiki bilgi yok; fakat çok büyükler, tüm toprakların 2/3’ü olduğunu düşünenler bile var! (s. 174). Sayıları verdikleri hizmetin çok üstünde olan ulema zümresini besliyorlar; fakat çok yoz (corrupt) şekilde yönetiliyorlar. Baş yönetici vakıf yapanın adamı. O ölünce Anadolu veya Rumeli kazaskeri yerine birini seçiyor. 

II. Mahmut, suistimalleri önlemek için bir “Evkaf Nezareti” ve müfettişlik kurdu; fakat gelirler artmadı; gelirin en büyük kısmı da “müfettişlere” (!) gidiyor! 1863’te gelir 20 milyon kuruş; bir o kadar da devlet ekliyor! (s. 175). Miri arazi, bir çeşit feodal statü içinde. Eskiden reayanın mülk arazisi idi. Özellikle Hıristiyan reaya her türlü baskıya (“endless exactions”) uğruyor. Cemaatin bir “kocabaşı”sı var; belli bir vergiyi herkesten gelirine göre topluyor ve ortaya çıkan yekun devlete veriliyor. Mali baskılar karşısında çoğu Hıristiyan da Müslüman olmuş. “Büyük feodal malikâne sahipleri ayrıcalıklarını saklamaya ve reayayı güçlendirerek bu sınıfı kendilerine bağlamaya çalışıyorlar” (s. 179). Askeri (miri) toprak sahipleri beylerbeyleri ile işbirliği yaptı ve bu ikisi sultana meydan okur hale geldi. Böylece “Angevin zamanında İngiltere’deki baronluk sistemi gibi büyük bir toprak aristokrasisi ortaya çıktı ve Saray’ı tebaası üzerindeki üstün gücünü yok etmekle tehdide başladı”. Bu beylere gerekli darbeyi başarılı şekilde II. Mahmud vurdu ve Abdülmecid’e de bazı lider (chieftain) ayaklanmalarını cezalandırmak kaldı; bir kısmı idam edildi, bir kısmı sürüldü; malları müsadere edildi; fakat bu arada sistem de çöktü. (s. 180). Son yıllarda miri araziyi işleyen reaya, küçük bir bedel (fee) karşılığı işledikleri toprağa yirmi yıl sonra sahip olmak istemişler; kabul de görmüş, fakat teftiş –ister Müslüman, ister Hıristiyan olsun, en fazla ödeyenin lehine karar veren-  rüşvetçi tapu memurlarına bırakılmış! Yazar İstanbul’da nüfuzlu biriyle evlenen dul bir kadının bir hükümet emirnamesi ile köylüleri nasıl kovdurttuğunu anlatıyor ve “böyle sayısız örnek var” diyor. (s. 185).

Mülk arazinin hacmi geniş değil. Buna neden de gerekli belgenin (tapu) bu ülkede kolayca taklit ve yok edilebilmeleri (s. 186). Miri ve vakıf araziler padişah fermanları ve vakfiyelerle düzenleniyor, buna karşılık mülk arazi ihtilafları mahkemelerde, kadı hükümleriyle çözülüyor (s. 186-187). Türkler topraklarının gayrimüslim reaya eline geçmesini istemiyor, yabancılar daha kolayca satın alıyor. Onlardan korkuluyor ve daha çok saygı görüyorlar. Toprağa da daha çok ihtimam gösteriyorlar. (Yazar örneklerini hep Makedonya, Bulgaristan vb’den veriyor). 

Vilayet Kanunu’ndan önce köyler kendi orman ve meralarına sahiptiler ve bu onlara –belli bir düzen içinde yarar sağlıyordu. Vilayet Kanunu bunları devlet kontrolü altına aldı. Bir “Orman Nezareti” kuruldu; orman müffetişliği” ihdas edildi. Amaç köylüyü korumak ve kanunun da “mükemmel” olduğu söyleniyormuş. Ne var ki buna da uyulmadı. Bu kez de “orman müfettişliği” büyük bir kazanç alanı haline geldi! (s. 192).

Köylü işletmeleri: Karadeniz’den Makedonya sınırlarına kadar küçük (5 ila 40 acres arası) işletmeler halinde. 1000 çiftlikten ancak % 03’ü 500 acre’dan büyük.. Yazar Edirne Sırbistan arasını gezmiş; Bulgaristan’da Kazanlık şehrini çok övüyor. Kadın-erkek çalışıyorlar; çok misafirperverler; okulları mükemmel vb. Köylü hayatı çok sade. Nadiren taze et yiyorlar. Yemekleri genellikle çavdar ekmeği, mısır püresi, sirke ve biberli fasulye.  (s. 202). Türk köylüleri Rum ve Bulgar köylülerinden daha da fakir. Kadınlar ortada yok. Askerlik de fakirlikte rol oynuyor. Makedonya’da yerel beyler veya İstanbullu paşalar büyük topraklara sahipler. Bunların küçük bir kısmı ekiliyor. Bir de konak var. Haremlik ve selamlık kısımları olan konakta, paşalar bazen aileleriyle gelip kalıyorlar. Haremde yapılan kış rezervleri: Tarhana, kuskus, yufka, pekmez, reçel ve nişasta (eserde Türkçe veriliyor). (s. 207). Paşaları genellikle subaşı temsil ediyor. Toprağı işleyenlere “yarıcı” deniyor; genellikle Hıristiyanlar. Ağa tohum veriyor; öküz, boyunduruk, fırın vb tedariki köylüye ait. (s. 209). Rumeli’nin başlıca hasılatı buğday, arpa, mısır, çavdar, yulaf, susam, kanarya yemi. Bazı kısımlarda epeyce pirinç de üretiliyor. Güney’de, Edirne’ye doğru da mükemmel şarap imal ediliyor.

Rumlar: “Şu anda Doğu Sorunu’nun en önemli faktörü olarak gözler Rumlara çevrildi (…) Güneydoğu Avrupa’nın geleceği Rumlarla Slavlar arsında kurulacak dengeye dayanacak görünüyor.” (s. 35). Yazar Yunanistan Rumlarını tanımamış, Osmanlı Rumlarını anlatıyor. Bunlardan devlette yüksek makamlara tırmananlar var. Nedeni “akıllı, sadık ve liyakatlı” davranışları; aceleci kumpas ve ayaklanmalara sıcak bakmamış, “improve and wait” parolasına sadık kalmışlar. (36). Özellikle eğitime önem vermişler..

Bulgarlardan farklı olarak tarıma bağlı değiller; ülkenin her tarafına dağılmış, her işi (hekim, öğretmen, hukukçu vb) yapıyorlar.. Tanıdığı bir ailenin bir çocuğu fotoğrafçı, öbürü ressam, üçüncüsü de sigara yapımcısı olmuş! Hepsi de Yunan yurtseveri! Bulgarlardan daha müreffehler; fizik olarak da, mükemmel sayılamasa da, Osmanlı halkları içinde en güzel olanlar! Aralarında “muhafazacı” ve “ilerici” olarak iki sınıfa ayrılıyorlar. Taşra şehirlerindeki muhafazakârlar Meclis’te halkın temsilcisi olmaktan memnun ve bu konudaki ayrıcalıkları konusunda kıskançlar. Bazen korku bazen de çıkar hesaplarıyla iktidarla işbirliği yapıyorlar. Eğitimde de yeniliklere karşılar.. İlericilerin sloganı “Embros!”, yani “İleri!”.. Ahlak vb’de başkalarından kötü olmayıp, enerjik olma ve girişimcilikte hepsinden iyiler.. 19. yüzyılın ikinci yarısında ahlaki bir gelişme (moral development) yaşamışlar. Oysa haklarındaki önyargılar sürüyor. Prusyalı bir diplomat haklarında “para için babalarını öldürürler” demiş ve bunun gibi bir sürü sözler..

Grek aristokrasi yok olmuş; toplum çok demokratlaşmış (eminently dmocratic); fakat sıfatlar (“your honour”, “your highness”) devam ediyor. (s. 56). Hala devam eden ahlaki zaaflarına (over-ambitious, conceited, too diplomatic, wily)  ve “Türklere hile için ellerinden geleni yapmalarına” rağmen “onları büyük şeyler bekliyor” (“They are destined to great things”); Helen adına layık olacaklar..